ecotopianetwork

Gıda Ormanı Bahçesi Oluşturmak / Yenebilir Orman Bahçeleri: Maceraya Davet

Gıda Ormanı Bahçesi Oluşturmak – Larry Santoyo

Çeviren: Ayda Sevin Küyel

Bereketli bir orman sistemi oluşturmak için, bitki ve hayvanları işlevsel açıdan ahenkli bir etki yaratan “birlikler” [guilds] halinde bir araya getiririz. Ahenkli etkilerle kasıt, iki ya da daha fazla öğeyi bir araya getirdiğimizde, bunların tek başlarına veremeyecekleri, daha fazla üretim, daha az haşere ve yırtıcı hayvan sorunu, ya da toprak verimliliği gibi sonuçlar doğuran etkilerdir. Bir birlikteki her bir bitkinin ve hayvanın ayrı bir işlevi vardır.

Bir birlikteki ana öğe, besleyici madde görevi gören gübre, toprak yapımı veya haşere denetimi işlevlerinden en azından birini yerine getiren bitki(ler) ve hayvan(lar) tarafından desteklenecektir. Birliğe katılacak  öğelerin seçimi, doğada zaten işbirliği içinde olan bitki ve hayvanlar gözlemlenerek, daha sonra ise bunlar üzerinde deneme ve yanılma yöntemi uygulanarak yapılır.

Gıda Ormanını Tasarlamak

Tasarlanması planlanan ormanlık alanın bitişiğindeki (benzeri bir cepheye ve konuma sahip olan) yaban hayatta süregiden doğal ortaklıkları gözlemlemek ve kataloglamak, herhangi bir arazi için seçilecek bitki ve hayvan ortaklıklarını belirlemekte izlenecek en iyi yoldur. Birlik ortaklığı denemelerine –1) Aynı öğelerin kullanılması (cins ve türler); 2) daha üretken veya yenebilir türlerin başka bir türün yerine kullanılması (aynı cinsten olup, tür bakımından seçkin olan ve/veya kültür bitkisi bulunan); 3) aynı aileden olan cins ve türlerin birbirlerinin yerine kullanılması; 4) aile, cins ve türlerin, her bir öğenin doğal işlevlerini temel almak yoluyla birbirlerinin yerine kullanılması (dikkatli gözlem ve araştırma gerektirir) ya da 5) bu stratejilerin hepsinin birleştirilmesi suretiyle– bahsi geçen doğal ortaklıklar ve durumların yeniden oluşturulması veya taklit edilmesiyle başlanabilir.

Gıda Ormanı Denemeleri

Doğal bir ortaklık şunlardan oluşabilir: köknar ağaçlarının oluşturduğu yüksek bir gölgelik [kanopi]; bunun altında akçaağaç, mürver ağacı ve taş armudunun oluşturduğu orta yükseklikteki gölgelik ve de alt bitki örtüsü ya da toprak örtüsü olarak da, bektaşi üzümü, inci çiçeği, ağı otu, nane ve menekşeler. Bu bölgeye daha yakından bakıldığında çeşitli böcek türleri ve mantarlar da görülecektir. Zaman içinde tek tük av kuşları yiyecek aramak için buraya gelecek, toprağa fosfat ve azot bırakacaktır. Geyikler de burada otlayacak ve gübre bırakacaktır. Yağmacı çakallar, rakunlar ve kokarcalar tarafından bırakılan balık ve küçük hayvan leşlerini de burada bulmak mümkün olacaktır.

Yukarıda anlatılan bu doğal örneğin içerdiği birbirleriyle eşgüdümlü öğeleri yeniden yaratarak, hasat edilmeye ve insani gıdalara daha uygun, hayli verimli yeni bir sistem kurmaya başlayabiliriz.

Akçaağaç (Kızılağaç), azot tutma özelliği olan ve her yıl yapraklarını döken bir ağaçtır. Büyük miktarda biyokütle üretir ve körpe ağaçların yetişmesini sağlar. Aynı işlevi görecek başka bir ağaç (bezelye çalısı ya da iğde türleri) ise daha az yayılmacı olabilir, yeni gıda ormanına daha çok fayda sağlayabilir, daha az suya ihtiyaç duyabilir ve de arılar ile kümes hayvanlarına nefis yem bitkileri sunabilir.

Taş armudu (Amelanchier alnifolia), taze ya da kurutulmuş olarak, ayrıca pastırma yapımında kullanılan yerli bir bitkidir. Taş armudunun seçkin türleri (“Pembina”, “Smoky” ya da “Northline”) diğer yerli türlere oranla daha çok meyve verir ve üzerinde daha az asalak yaşar. Taş armudu, gülgiller ailesinden elma ve armuda benzer yumuşak çekirdekli bir meyve üretir. Dolayısıyla elma ve armut ağaçları ortaklığa eklenebilir veya başka ağaçların yerine kullanılabilir. Taş armudunun anaç gövdesine elma türleri aşılama deneyleri yapılmaktadır (Bu uygulama yerli yaban elması üzerinde başarılı olmuştur).

Alt Bitki Örtüsünü Meyvelendirmek

Bektaşi üzümü (frenk üzümü), mayhoş bir yaş meyve üretir ve dikenli olması nedeniyle hayvanlar yapraklarını çok fazla yiyemez.  Bektaşi üzümünün seçilen çeşitli türleri, daha büyük, daha çok miktarda ve daha tatlı meyveler verir. Bektaşi üzümünün yerine siyah ve kırmızı kuş üzümü (başka bir frenk üzümü türü) kullanılabilir. Birçok frenk üzümü türünün beyazsinekleri uzak tuttuğu bilinmektedir. Kartopu ve üzümsü bitkiler de bu listeye dahil edilebilir.

Yer Örtücüler

Topraktaki iplikkurtlarını denetim altına almak için doğal yer örtücülerden faydalanılabilir ya da bu işlevi latin çiçekleri ve kadife çiçeklerinin görmesi sağlanabilir. Çilekler ve mantarlardan faydalanılması da mümkündür. İlkbahar başında ve yazın ortasıyla sonu arasında biçilen karakafes otu, bakla ve sarıyonca, eser mineraller, malç ve azot sağlarlar. Malç ürünlerinin işlenmesi [tilling] tavsiye edilmez.

Böceklerin Beslenmesi ve Üremesine Uygun Bitkiler

Maydanozgiller (dereotu, anason, tohumlama için bırakılmış havuçlar), ağı otu ve diğer küçük çiçekli bitkilere benzerler. Bu bitkiler ve gülgiller, yağmacı böcekleri kontrol altında tutan eşek arılarına doğal bir yaşam ortamı sağlar.

Sebze Ekimi

Ormandaki/bahçedeki ağaçlar olgunlaşırken bir yandan sebzeleri ve üzümsü meyveleri hasat etmek ve pazarlamak, “faydalı getiri” [yield] elde etmek için izlenebilecek en iyi yoldur. Orman kenarları ile meydana getirilmiş gıda ormanlarının güneş gördüğü sınır şeridinin tamamı, yıllık sebzeleri yetiştirmek için harika bölgelerdir. Toprağı asgari seviyede işlemek yeterli olacaktır ve bu işlem ağaç sıralarının dışında kalan bölgede (damla sulama hattı) uygulanmalıdır.

Toprak ve Arazi Hazırlığı

Toprak hazırlığı ve aşılama, üretken gıda ormanlarının vazgeçilmezleridir.
Arazi hazırlığı için önerilenlerden biri, gıda ormanına büyük miktarda organik madde girdisi sokmaktır. Arazideki toprak yığınlarına ya da eşyükselti çizgisi boyunca uzanan yağmur hendeklerine ekim yapılabilir. Yaklaşık 30 cm kalınlığında alfa alfa, bunun üstüne de yine bu kalınlıkta gübre eklenebilir (olgun ağaçların genişliğinde). Organik maddeler ve eser mineraller için esmer suyosunundan faydalanmak da çok iyi olacaktır. Üç ilâ beş yıl sonrasında yeşil gübreleme yapmak ve toprak koruyucu bitkileri biçmek, toprağın bakımını sağlayacaktır. Yeni arazinizi aşılamak için komşu ormandan ya da örnek alınan ormandan temin edeceğiniz toprağı kullanın. Yetişmekte olan meşelerde bulunan toprak mikropları cevizleri yetiştirmekte iyi iş görür (ya da tam tersi). Baklagillerden oluşan yer örtücülerin de uygun aşılara gereksinimi olabilir (mevcut tarlalardan temin edilebilir ya da satın alınır).

Hayvancılık 

Hayvanlar, her türden orman sistemi için, özellikle de insan eliyle yapılmış ve bol meyve barındıran gıda ormanları için vazgeçilmezdir. Her dengeli sistemin içinde hayvanlar olmalıdır ve bunlar beslenme amaçlı avlanmamalıdır. Yine de hayvan nüfusu denetim altında tutulmalıdır. Av kuşları ve kümes hayvanları teşvik edilmeli ya da yeniden sisteme kazandırılmalıdır. Daha dikkatli olmak ve çit kullanmak kaydıyla, domuz ve kuzulardan da faydalanılabilir. Keçilerden kaçınılmalıdır. Tüm arazinin çevresini ya da her bir ağacın etrafını çitle çevirerek geyiklerin yaprakları yemesi etkin olarak denetim altına alınabilir. Avcıların ve köpeklerin varlığı, geyiklerin örüntüleri ve alışkanlıkları üzerinde son derece etkili olmaktadır.

Tavsiye Edilen Gıda Ormanı Ortaklıkları
Elma, dut, armut ve ceviz1
Frenk üzümü ve kartopu çiçeği türleri
Karakafes otu, burçak ve yonca

Pikan cevizi, ceviz ve meşe2
Çakal eriği ve kayısı
Papatya ve kekik

Çitlembik, ceviz3
Frenk üzümü türleri

Doğal Gıda Ortaklıkları4
Boylu mazı, batı sugası, büyük sahil göknarı
İkiz çiçek, büyük yaban mersini, Utah hanimelisi, Paxistima
Kaya eğreltisi, yabani zencefil, menekşe

Boylu mazı, batı sugası, büyük sahil göknarı, duglas göknarı, beyaz çam

Büyük yaban mersini, kokulu ahududu, sarı boya çalısı, kayalık dağ akçaağacı
Diğer Olası Gıda Ormanı Ortaklıkları

Fındık / kayısı

Vişne / salkım ağacı, yalancı akasya [locust]

Kestane / Sassafras ağacı

Meşe / Dağ maunu


1 Sürdürülebilir Bir Yaşam için Uygulama Kılavuzu, Bill Mollison, Island Press 

2 Orta Teksas’ta gözlenmiştir

3 New Mexico’nun kuzeyinde gözlenmiştir

4 Washington’ın doğusunda gözlenmiştir

Yazarın izniyle tekrar basılmıştır. Larry Santoyo, permakültür tasarımcısı, öğretmen, işletme danışmanı ve arazi kullanımı planlamacısıdır. Earthflow Design Works isimli internet sitesinden kendisine ulaşılabilir.

Yazının orjinaline şu adreste yer almaktadır: http://www.permaearth.org/foodforestarticle.html

http://permakulturplatformu.org/?p=772

YENEBİLİR ORMAN BAHÇELERİ: MACERAYA DAVET– BAHAR 2002

Çeviri: İlknur Urkun [düzelti: hira d.]

Orijinal metin: http://www.nofa.org/tnf/sp02/supplement/edible.php

Yenebilir Ormanlar/Bahçeler: Lezzetli ve Uygulanabilir bir Ekoloji (2002, David Jacke ile Eric Toensmeier) adlı kitaptan alınmıştır.

[not: “Edible Forest Garden” ile “Food Forest”, bizim anladığımız kadarıyla hemen hemen aynı kavramlardır. Ancak, görünen o ki, “Food Forest” (Gıda Ormanı) artık yerleşmiş bir permakültür terimi haline gelmiştir; oysa “Edible Forest Garden” (yenebilir orman bahçesi) kavramı permakültürden bağımsız şekilde (örneğin Robert Hart sayesinde) gelişmiştir. Yazarların bu ayrıma dikkat ederek özellikle “Edible Forest Garden” tabirini kullandıklarını varsayarak, biz bunu “Gıda Ormanı” olarak değil “Yenebilir Orman Bahçesi” olarak çevirdik.]

“Kendiliğinden bitmiş çimenlerin arasına gel,

meşeler palamutlarla dolu, tatlı kökler sürülmemiş toprağın içinde….”,

Ursula K. LeGuin, Hep Yuvaya Dönmek


Ardıllık [succession] sürecinde ekolojik benzeşmeler: eski tarlalarda genellikle çeşitli ve yüksek verimli türler bulunur. Mevcut yararlı türleri kullanıp, daha az yararlı türlerin yerine yararlı bitkilerle benzer nişler oluşturarak bu tür ekosistemleri taklit edebiliriz. Bu ilke ardıllığın her aşamasında geçerlidir. Mevcut bitki örtüsünü inceleyin, kullanabileceklerinizi ve insanlar için daha doğrudan kullanımı olan hangi türleri ekleyebileceğinizi bulun. Ekolojik Benzeşim süreci örnek aldığımız ekosistemlere benzeyen orman bahçeleri tasarlamak için iyi yöntemlerden biridir.

Kendinizi etrafınızdaki hemen her şeyin yenebileceği bir ormanda hayal edin. Olgun ve olgunlaşmakta olan meyve ve yemiş ağaçları açık bir çatı oluşturmuş durumda, dikkatli bakıldığında birçok dalda dolgunlaşan meyveleri görülebilmekte –armutlar, elmalar, trabzon/japon hurmaları, cevizler ve kestaneler. Çatıdaki boşlukları dolduran çalılar ise yılın farklı zamanlarında ahududu, yaban mersini, kuşüzümü, fındık ve daha az bilinen meyveler, çiçekler ve yemişler vermekte. Çeşitli yerli kır çiçekleri, yabani yenebilir otlar, şifalı otlar ve çok yıllık sebzeler yerde kalın bir örtü oluşturmuş. Bu bitkilerin çoğunu siz yemek ya da şifa için kullanırken diğerleri yararlı böcekleri, kuşları ve kelebekleri cezbediyor, toprak inşa ediyor ya da sadece ayrık otlarını engellemeye yardım ediyorlar. Orada burada yapraklar arasında meyveleri saran tırmanıcılar -dayanıklı kivi türleri, üzümler ve saat çiçeği meyveleri- ağaçlara, çalılara ya da çardaklara tırmanıyor.. Daha güneşli açıklıklarda kocaman yer elmaları yerfıstığı sarmaşıkları ile birlikte yetişiyor. Bu bitkilerin sarı ve koyu mor çiçekleri gökyüzünün parlak sıcaklığının tadını çıkarırken, kökleri geç hasat ve kış için enerji biriktirerek birbirlerine destek oluyorlar.

Yenebilir Orman Bahçesi Nedir?

Yenebilir orman bahçesi çok işlevli bitkilerden olşan çok yıllık bir çoğulkültürdür –birçok tür birlikte yetişir (çoğulkültür), çoğu bitki tekrar ekmek gerekmeden bir sonraki sene tekrar yetişir (çok yıllıklar), her bitki birçok işlev yerine getirerek bütünün başarısına katkıda bulunur. Diğer bir deyişle, yenebilir bir ekosistem: bilinçli bir şekilde insanlar için gıda üretimi için tasarlanmış birbirlerine yararlı bir bitki ve hayvan topluluğu. Yenebilir orman bahçeleri sadece çok çeşitli yiyecekler sağlamakla kalmaz, aynı zamanda da gıda, yakıt, lif, hayvan yemi, gübre, “ilaçlar” ve eğlence de sağlarlar. Güzel, yemyeşil bir ortam, bahçe tasarımının ya bilinçli olarak merkezindedir ya da yararlı bir yan etkisidir.

Yenebilir orman bahçesi dünyanın nemli bölgelerinde doğal olarak bulunan çok yıllık çoğulkültürler olan orman ekosistemlerini taklit eder. Kuzey Amerika’nın büyük bölümünde toprağı sürmekten ve ayrık otlarını ayıklamaktan vazgeçerseniz bahçeniz kısa zamanda ormana dönüşecektir. Boş toprağı önce tek yıllık ve çok yıllık ayrık otları işgal edecektir. Bir kaç yıl sonra çalılar baskın hale gelecektir. Sonunda öncü ağaçlar gelecek ve bir orman doğacaktır. “Ardıllık” denen bu sürecin yetişkin bir ormana dönüşmesi on yıllar sürebilir.

Biz insanlar ardıllığı bastırmak için çok çalışıyoruz –biçiyor, yabani ot ayıklıyor, toprağı sürüyor, ilaçlıyoruz. Eğer ardıllık süreci rüzgâr için olsaydı, hiç durmaksızın bunu tersine çevirmek için uğraşacaktık. Bunun yerine, neden toprağın orman olma yönündeki doğal eğilimine yelken açıp onun yönünde gitmeyelim ki? Yenebilir orman bahçıvanlığı gıda yetiştiriciliğinin ufkunu genişleterek onu ardıllık diziliminde tarladan ormana her aşamadan yararlandırmayı amaçlıyor.

Yiyecek Ormanı Bitkileri Örnekleri
Çok yıllık otlar    
Soğan  Allium cernuum
A. Tricoccum 

A. cepa, etc.

Lezzetli yeşil kısım ve kökler, zararlılarla mücadele, bazıları gölgeye oldukça dayanıklı
Yabani lahanalar Brassica oleracea Çok yıllık karalahana, çok yıllık pazı, çok yıllık brokoli
Yabani lahana (Deniz lahanası) Crambe maritima Açık renkli sürgünler, lezzetli tomurcuklar.
Türk rokası Bunias orientalis Hardalımsı yapraklar, gölgeye dayanıklı.
Isırgan otu Urtica dioica Bahar yeşillikleri, besin toplayıcı.
Kuzey Amerika ısırganı Laportea candensis Yerli, bahar yeşillikleri, gölge sever, batar!
Misk maydanozu Myrrhis odorata Tatlı, anasonlu yapraklar, çiçekler, tohumlar, gölgeye dayanıklı, yararlı böcekleri çeker.
Dağ kuzukulağı Oxyria digyna Tadı güzel, yerli, güneş ya da gölge, kıvrık yapraklı.
Kalkanlı kuzukulağı Rumex scutatus Lezzetli, iyi bir öbeklenen yer örtücü.
Good King Henry Chenopodium bonushenricus Yaprakları ıspanak tadında, kuşkonmaza benzer sürgünler, gölgeye dayanıklı.
Sarmaşıklar    
Dayanıklı kivi türleri Actinidia argua 

Maypop, A. kolomikta

Yüksek C vitaminli meyve, odunsu.
Saatçiçeği/pasiflora/çarkıfelek Passiflora incarnata Muhteşem çiçekler, lezzetli meyve, otsu.
Ağaçlar    
Cevizler Juglans species Yemişleri, odunu.
Hikoriler Carya species Yemişleri, odunu.
Kestaneler Castanea spp. & hybrids Yemişleri, odunu.
Dutlar Morus alba, M. rubra Meyvesi, budanan dalları.
Trabzon hurmaları Persimmons Meyvesi.
Fıstık çamları Diospyros virginiana, D. kaki,
Pinus edulis, P. cembra,
P. pumila. P. flexilis,
Yemişleri, rüzgar kesici.
Papav Asimina triloba Çok besleyici meyveler, kısmen gölge.
Çalılar    
Amerikan eriği Prunus americana Meyvesi, thicket-forming.
Chickasaw eriği Prunus angustifolia Meyvesi, thicket-forming.
Saskatoon Amelanchier alnifolia Meyvesi, comm. varieties available.
Fındıklar Corylus species Yemişleri, çalılık, bazıları ağaç.
Kuşüzümleri Ribes species Meyvesi, kısmi gölgede meyve verebilir.
Kolay yetişen mantarlar    
Shiitake Lentinula edodes Meşe kütüğünde yetişir, lezzetli, şifalı.
Kuritake Hypholoma sublateritum Kütüklerde, talaşta, köklerde, lezzetli, yerli.
Pösteki mantarı Coprinus comatus Sert ağaç parçalarında (malç), lezzetli, yerli.
Reishi/Gadonerma mantarı Ganoderma species Köklerde, kütüklerde, yerli, lezzetli, şifalı.
King Stropharia Stropharia rugoso-annulata Sert ağaç parçalarında, samanda, toprakta, kompostta, malçda, lezzetli, yerli.

Doğrudan insan kullanımı yanında, orman bahçesini kendi kendine yenilenme, kendinden verimli olma ve kendi kendine bakım için tasarlamak çok önemlidir. Yenebilir orman bahçelerinde kullanılan bitkilerin çoğu ya kendi kendine yenilenen çok yıllıklar ya da kendi tohumunu döken tek yıllıklardır. Sürekli malçlanan ve bunun dışında müdahale edilmeyen toprak sağlıklı ve çeşitli bir toprak canlıları topluluğunun gelişmesini sağlar. Azot bağlayıcı, topraktaki mineralleri toplayıcı, malç görevi gören ya da bu işlevlerin bir kombinasyonunu sunan bitkilerin kullanılması da toprağın verimini artırır. Bazı türler böcek yiyici kuşlara, zararlıları yiyen avcı ya da parazit böceklere gıda veya barınak sağlayarak zararlı ve hastalıklarla mücadele işlerini azaltır ya da tamamen ortadan kaldırır. Bitkilerin toprağın durumuna ve mikro klimaya uygunluk, ihtiyaç duydukları işgücü, oynadıkları ekolojik roller ve ulaşacakları büyüklüğe göre seçmek ve yerleştirmek bakım işlerini azaltır ve mahsulü artırır. Doğanın işleyişini taklit ederek yapılacak işleri, malçlama, biraz budama, nadiren yabani ot temizleme ve zararlı ve hastalıklarla asgari mücadeleye indirgeyebiliriz. Ah tabii, bir de hasat var!

Esasen yenebilir orman bahçıvanlığı, bitkileri karşılıklı yarar sağlayıcı ilişkiler kuracakları şekilde bir orman örüntüsüne benzer şekilde bir araya getirme, parçaların toplamından daha fazlası eden bir gıda üretme sistemi yaratma sanatı ve bilimidir. Temel fikir, meyve, yemiş, sebze, ot, mantar ve diğer yararlı bitki ve hayvanların doğal orman ekosistemlerini taklit ederek yetiştirilmesiyle güzel, çeşitli, yüksek mahsul veren ve büyük ölçüde kendi kendinin bakımını yapan bir sistem yaratabileceğinizdir.

Orman BENZERİ Bahçeler mi yoksa Ormanın İÇİNDE Bahçıvanlık mı?

Orman İÇİNDE bahçıvanlığın birçok yolu vardır. Bunlar arasında doğal ormanların restorasyonu, ekolojik ormancılık, tarımsal ormancılık ve estetik orman bahçeleri oluşturulması sayılabilir. Biz ormanın İÇİNDE yapılan bu ve diğer bahçıvanlık biçimlerinden bahsetmiyoruz. Bizim sözünün ettiğimiz orman BENZERİ bahçeler.

Fotoğraf: David Jacke

Erik ağacı altında Ebegümeci (geniş yapraklar) ve ağaca tırmanan kivi; Bullock Brothers Çiftliği, Orcasis, WA.

Orman BENZERİ bahçeler oluşturmak için sağlıklı doğal orman ekosistemlerinin yapısı ve işlevlerine yön veren dinamiklerin, örüntülerin ve ilkelerin derinlemesine anlaşılması gerekir. Daha sonra bu bilgilere dayanarak ihtiyaçlarımıza hitap eden ve bahçe ekosisteminin kendi ihtiyaçlarını karşılamasına yarayan yapı ve işlevleri taklit ediyoruz. Ormanı bir tasarım metaforu, bir yapı ve işlev modeli olarak kullanıyor, küçük alanlarda insanların ihtiyaçlarını karşılamak için bu tasarımı benimsiyoruz. Daha sonra ise bir yandan bir ekosistemin arka bahçemizdeki evrimine katılarak ekoloji ve kendimiz hakkında birçok şey öğreniyor, bir yandan da karnımızı doyuruyoruz.

Mevcut bir ormanı iyi işleyen bir yenebilir orman bahçesine dönüştürebilirsiniz ama biz bunu pek tavsiye etmiyoruz. Birçok yönden ağaçsız bir alanda baştan başlamak daha iyidir. Böylece bitkileri ekmeden önce toprak koşullarını iyileştirebilir, çok verimli bitkilerle en çok güneş alan çatıyı oluşturabilir, bunun yanında alttaki daha gölgeli alanlardan ek ürün alabilirsiniz. Mevcut ağaçlıkları kullandığınızda -mevcut ağaçları kesmeyecekseniz ya da zaten Trabzon/Japon hurması, ceviz, hikori ya da diğer ürün veren ağaçlardan bir çatıya sahip olacak kadar şanslı değilseniz- toplam yüksek sistem verimliliği fırsatınız azalacaktır.

Yenebilir orman bahçıvanlığında en çok bilinen taklit biçimi, sağlıklı ormanlardaki tabakalara benzer çok tabakalı bir bitki örtüsü yaratılmasıdır. Ancak, bitki katmanları yenebilir orman bahçesi yaratmak için üzerinde çalışmamız gereken beş fiziksel mimari öğeden yalnızca biridir. Ayrıca toprak katmanlarının ve de ormandaki bitki örtüsünün işlevlerini anlamamız, yapılarını, yoğunluğunu, örüntülerini ve çeşitliliğini de taklit etmemiz gerekir. Örneğin, ekoloji araştırmaları göstermiştir ki, “topaklanmış doku” dediğimiz dokudaki doğal ekosistemlerde, kanopi tabakasında kuş nüfusu daha büyük bir çeşitlilik gösterir ve daha fazla avcı böceğe evsahipliği yapmaktadır.† Eşit aralıklı ve aynı büyüklük, yaş ve türdeki ağaçlardan oluşan, çalılara yer verilmeyen, tekdüze bir alt tabakaya sahip meyve bahçeleri oluşturduğumuzda ise homojen, mülayim, mercimek çorbasıvari bir doku yaratırız. Bu doku avcı tür çeşitliliğini ve ürün zenginliğini azaltır, iş yükümüzü artırır ve bizi bir şekilde kimyasal mücadeleye zorlar.

Ekosistemler fiziksel mimarinin yanı sıra, “sosyal yapılar” ve zaman içinde değişimler (yani ardıllık örüntüleri) de sergilerler. Eğer dikkat eder ve iyi tasarım yaparsak bu da bize bakım işlerinin azaltılması ve mahsulün artırılması fırsatı yaratır. Sosyal yapı hem yer üstü hem de altındaki gıda ağları ile bitki birlikteliği [guild] adı verilen, kaynakları bölüşerek işbirliği ve dayanışma ağları oluşturan bitki ve hayvan birlikteliklerinin tasarlanması ve bakımını içerir. Gittikçe daha da karmaşıklaşan toprak gıda ağları bilimi, bazı sistemlerde gübre ihtiyacının neredeyse ortadan kalkması ve de sağlıklı toprak gıda ağlarının oluşması için gerekli kaynak ve koşullar sağlandığı takdirde, hastalık ve zararlılarda radikal azalmalar gibi heyecan verici bulgular ortaya koymaktadır. Yüksek verimli çoğulkültürlerin tasarımında özellikle kaynakları bölüşen birliktelikler temeldir. Örneğin, farklı bitki türlerinin kök örüntülerini anladığımızda, toprak kesitinin farklı bölümlerini kullanan birliktelikler oluşturabiliriz. Bu sayede, birbirleriyle rekabetlerini artırmadan bitkileri daha yakın gruplaştırabilir, sistemin bütün olarak kullandığı toprak kaynaklarının hacmini artırabiliriz. Tekilkültüre dayalı bir anlayışla yetiştirilen aynı sayıda bitkinin birim alan başına vereceği ürünün daha fazlasını veren bir çoğulkültür yaratma şansımız böyle bir düzenlemeyle en üst düzeye çıkar.

Bütün bunlar, yenebilir orman bahçıvanlığı yaptığımızda, sadece bitkilerle değil böcekler, kuşlar, mikroorganizmalar ve evimizi paylaştığımız tüm diğer yaşam formları ile tasarım yaptığımız ve bahçe yarattığımız anlamına gelir. Efendi ve hizmetkâr olarak değil, yaşam oyununun katılımcıları olarak çalışır ve bahçıvanlık ederiz. Bu işte ortaklarımızı ne kadar iyi anlarsak, onlarla birlikte bilinçli bir şekilde çalışarak uyumlu bahçe örüntüleri oluşturma kabiliyetimiz o kadar artar. Yani sonuç itibariyle: ağaç dikmeyin, ekolojiler dikin!

Cennet Bahçesi: Kulağa Hoş Geliyor, Ama Uygulanabilir mi?

Yazının girişindeki tanımlamadan da anladığınız gibi, Eric’le ben yenebilir orman bahçıvanlığını cennet bahçesini yeniden yaratma işi olarak görüyoruz. Peki bu kadar verimli ve az bakım gerektiren bir gıda bahçesi gerçekten mümkün mü?

Tarihten Alınan Birkaç Ders

Birçok yönden antik olmasına rağmen, yenebilir orman bahçıvanlığı modern batı kültüründe ve özellikle Kuzey Amerika kıtasında nispeten yeni bir kavram. Tropik Afrika, Asya ve Latin Amerika insanlarının ağaçlar, çalılar, hayvanlar ve otsu bitkileri bir araya getiren çok katmanlı tarım gelenekleri eskiye dayanıyor. Meralarda hem hayvan yemi, hem rüzgâr kesici hem de gölgelik olarak kullanılabilen ağaçlar yetiştirirler. Bu ağaçların bazıları havadaki azotu toprağa bağlayarak toprağı da iyileştirirler. Karıklı üretim sistemlerinde azot bağlayıcı ve gıda ağaçları ile mısır ve patates gibi yıllık bitki sıraları kullanılır. Tropik bölgelerin çoğu kısmında kullanılan çok katmanlı “gıda ormanı” sistemlerinde yağmur ormanlarını taklit edilerek hindistan cevizi, yağ palmiyeleri, muz, kahve, ananas ve zencefil yetiştirilir. Köy ve ev ölçeğindeki tropik orman bahçeleri Java’da en azından 10. yy.dan beri bulunmakta ve ekili köy arazisinin %15 ila %50’sini oluşturmaktadır.†† Orman bahçeleri tropik iklimlerde uzun zamandır bulunmaktadır ve işlevseldir.

Daha soğuk iklimlerde de benzer sistemlerin yüzlerce yıl önce var olduğuna dair güçlü kanıtlar bulunmaktadır. Örneğin bazı ılıman orman ağacı türleri kökünden kesilirse coşkulu bir şekilde tekrar büyümektedir. Bu dipten budama sürgünleri [coppice], türüne göre yakıt, lif, yem ya da malç olarak kullanılabilmektedir. Kütükler, direkler, fidanlar ve çalıların yapı malzemesi olarak kullanıldığı Ortaçağ İngiltere’si ve Avrupa’nın diğer bölgelerinin dipten budama ormancılık sistemleri, arazi kullanımı ile inşaatın entegre olduğu sistemlerinin merkeziydi. Dipten budama arazileri ayrıca ortaçağ beslenme biçiminin önemli bir bölümünü oluşturan yaban av memelileri ile kuşları ve yarı yabani yiyecek ve şifalı bitkiler için önemli bir habitat sunmaktaydı.

İngiltere’de sürekli dipten budanan birkaç ağacın 500 ila 800 yaşında oldukları kanıtlanmış, kökten budama yönteminin ağaçların ömürlerini ciddi biçimde uzatabildiği görülmüştür.††† Bu oldukça istikrarlı, sürdürülebilir tarımsal ormancılık sistemleri gerilemeye başlamadan önce yüzyıllarca yıl yaşamışlar ve endüstri devriminde tamamen yok olmuşlardır. Ayrıca, Kuzey Amerika’nın batısındaki yerlilerinin kültür ve tarımı hakkında fikir sahibi oldukça, orman yönetimi stratejilerinin karmaşıklığını daha iyi anlıyoruz. Kayıtlar yenebilir orman bahçesi benzeri sistemlerin ılıman iklimlerde de mevcut ve uygulanabilir olduğunu açıkça gösteriyor. Kalbimizi ve aklımızı koyarsak bizim bugün daha iyisini başarmamız mümkün değil mi?

Soğuk iklimlerde az da olsa gittikçe artan sayıda insan bu fikirleri günümüze uyarlamakta. J. Russell Smith’in 1950’de yayınladığı öncü çalışması Ağaç Ekinleri: Kalıcı bir Permakültür, dünya çapında tropikal ve alt tropikal iklimlerin yanı sıra ılıman iklimlerde de tarımsal ormancılık potansiyeline ilgi uyandırdı. Ancak genellikle tropikal ülkeler ve büyük ölçekli ağaç ekim sistemleri üzerine araştırmalar yapılmakta.

Robert Hart’ın 1991 yılında İngiltere’de yayınlanan ilham verici kitabı Orman Bahçıvanlığı †††† arka bahçe sahipleri için başlangıç noktası oldu. Hart’ın ılıman iklimlerde orman bahçıvanlığı vizyonu; tropik tarımsal ormancılık sistemleri üzerine çalışmaları ††††† , Gandi’ci inançları ve arka bahçesindeki deneyimleri sonucunda oluştu. Onun İngiltere Shopshire’daki orman bahçesi vizyonunun inanılmaz güzellikteki bir ifadesi ve dünyada bilinen en eski ılıman iklim orman bahçesidir (1981’de başlamıştır). Patrick Whitefield’ın daha uygulamaya yönelik, İngiltere odaklı önemli bir eser olan Bir Orman Bahçesi Nasıl Yapılır kitabı Hart’ın kitabını takip etti ††††††. Bu iki eser ile Bill Mollison ve David Holmgren’in permakültür (kalıcı kültür) üzerine çalışmaları ††††††† orman bahçeleri ve bunların ekimi konusunda İngiltere’de büyük ilgi yarattı. Bu bahçelerin hepsi yenebilir orman bahçelerinin esas yararlarını olmasa bile potansiyellerini ortaya koymaktadır.

Fotoğraf: David Jacke

Bahçedeki patikada askıya alınmış kivi, meyve ve sebzeler görülmektedir. Sahibi: Charlie Headington, Greensboro NC.

Yenebilir orman bahçesi Kuzey Amerika’da daha yavaş yaygınlaşmıştır. Sadece birkaç kişi bu fikirden haberdar olmuş, dolayısıyla örnekler daha az sayıda ve birbirinden daha uzak olsa da yine de bulunmaktadır. Orman bahçıvanları Washington eyaleti kıyısında deniz ikliminde, 2000 m. rakım soğuğunda, kuru Colorado Rockies bölgesinde, sıcak ve nemli Greensbro’da, Kuzey Carolina’da ve serin güney New Hampshire’da, az ya da çok başarıyla ekim yapmışlardır.

Orman bahçeleri küçük kentsel bahçelerde ve büyük parklarda, banliyö arsalarında ya da kırsal çiftliklerin bir kenarında uygulanabilir. 8 dönümlük kırsal araştırma bahçelerinden, bir dönümlük yenebilir bitki ormanlarına ve yoğun ekim yapılmış 10×15 m boyutlarındaki kentsel konut projesi bahçelerine kadar çok çeşitli örneklere tanık olduk. Daha küçük bahçeler de kesinlikle mümkündür, her ne kadar “orman” tanımını biraz zorluyor da olsak, aynı ilke ve fikirler geçerlidir. “Orman bahçesi” ismine rağmen araziniz iyi güneş alırsa daha iyi olur. Ama tabii ki eğer araziniz gölgelik ve ağaçlıysa da bu fikirleri, bilgileri ve orman bahçıvanlığı bitkilerini kullanabilirsiniz.

Çeşidi Artırmak: Orman Bahçesi Örnekleri

Orman bahçeleri kırsal ya da kentsel, açık alan, ağaçlık ya da sık ormanlarda; çeşitli büyüklüklerde, şekillerde ve habitatlarda olabilir. Gözünüzde canlanması için bazı olası permütasyonlara bakalım. Burada verilen örneklerin reçete niteliğinde ve kapsamlı değil daha ziyade fikir verici olmasını umuyoruz. Kitabımızda çok daha fazla görsel, örüntü ve orman bahçesi tasarımı örneği bulabileceksiniz.

Ağaçlık alanda orman bahçeleri

Eğer arazinizde bir ağaçlık mevcutsa, dökümünü çıkartabilir ve mevcut bitki topluluğuna ekleme ve çıkarmalar yapabilirsiniz. Yapılan müdahale, esasen alt katmanda çok yıllık sebzelerin ve şifalı otların ekimi amacıyla mevcut dokuda yapılan asgari değişikliklerden; odunsu alt katmana çalı ve gölgeye dayanıklı ağaçların eklenmesine ve de kanopiden aşağıya doğru yararlı türler için açtığınız boşlukların doldurulması amacıyla yapılan açıklıklarla ve bir ardıllık içinde bitkilerin ekilmesine çok çeşitli biçimlerde olabilir. Böyle bir ekim işi amaçlarınız, alandaki hazırlıklar, tür tercihleri ve mevcut bitki örtüsünün özelliklerine bağlı olarak yabani bakım gerektirmeyen yüksek riskli bitkiler, yarı yabani kısmen bakım gerektiren bitkiler ya da çok bakımlı orman içi bahçelerine değişiklik gösterebilir. Bu tür sistemlerin yönetiminde olgun orman ardıllığındaki boşluk dinamiklerinin anlaşılması yardımcı olacaktır. Bu tür durumlarda, bölgede egzotik bitkilere hiç rastlanmaması durumunda ya da bu bitkilerin belli tasarım amaçlarına karşılık gelmesi haricinde, yerel ekosistemin bütünlüğünün desteklenmesi ve restorasyonu için öncelikle yerli türlerin kullanmasını şiddetle tavsiye ediyoruz.

Ağaçlık kenarı orman bahçeleri

Ekilmiş arazilerin çoğunda orman ile tarla arasındaki sınırı belirleyen keskin bir çizgi bulunur; yüksek ağaçlardan oluşan orman bir çayır ya da tarlanın sınırında, hemen hiç geçiş örtüsü oluşturmadan birdenbire kesilir. Doğal arazilerin çoğunda ise mera ve orman gibi iki çok farklı habitat arasında geniş geçiş alanları vardır. Bu “kenar mıntıkaları” genellikle küçük bir alanda birçok mikro klima içerir ve bu da genel olarak verimli ve çok çeşitli ekosistemler yaratır. Bu durum “kenar etkisi” olarak adlandırılır. Biz de hem ağaçlık alanda hem tarlada çok çeşitli faydalı bitkilerin ekimini yaparak geniş geçiş alanları yaratıp böyle kenarları yararımıza kullanabiliriz.

“Hızlı -Ardıllığa” sahip Orman Bahçeleri

Eğer yenebilir orman bahçenizi açık bir alan veya bir çayıra dikecekseniz, bahçeyi “hızlı ardıllık” şeklinde tasarlayabilirsiniz “.†††††††† Hızlı ardıllıkta, çok yıllık otsulardan çalılara, genç ağaçlardan ve “zirve ormana” kadar bahçenin her aşamasını tasarlarsınız ve her ardıllık aşamasındaki türleri aynı anda ekersiniz. Zirve aşamasını tasarlayarak başlamalı ve geriye doğru adım adım mevcut duruma gelmelisiniz. Kısa ömürlü güneş seven bitkileri ilk aşamalara yerleştirir, bunların etrafına yerleştikleri uzun ömürlü bitkileri sonraki aşamalara bırakırsınız. İlk yıllarda yeteri kadar yer örtücü ve güneş seven bitki eker ve uzun ömürlü bitkileri uygun aralıklarla yerleştirirseniz, böyle sıkışık bir ekim uzun yıllar asgari bakım ihtiyacı ile yetişebilir. “Hızlı ardıllık” başlangıçta yoğun zaman, para ve bilgi yatırımı gerektirir. Ayrıca en iyi işleyiş biçimini bulmak için bol uygulamalı araştırma gerekir ama bu oldukça eğlenceli ve ilginç bir iştir. Eğer orman bahçesine dönüştürecek büyük bir araziniz varsa bu stratejiyi topyekûn ele almak için oldukça kararlı olmanız gerekir. Büyük bir alanda orman bahçesi yaratmak için başka bir yöntemi aşağıda “Birleşen Çekirdekler”’ başlığında görebilirsiniz.

Banliyö arazilerde taklit

Estetik kaygıları olan kent ve banliyö sakinleri de, ön bahçelerinde bile orman bahçeleri yaratabilirler. Bu durumda estetik hedeflerin bahçe tasarımına etkisi diğer durumlardakinden daha fazla olacak, bitki tercihleri bu ölçüte göre yapılacaktır. Birçok yenebilir ve diğer yararlı bitki oldukça güzel görünümlüdür. Orman bahçeleri resmiden gayri resmiye birçok estetik tarza uyum sağlayabilir, yenebilir bitkiler paravan ve yer örtücü olarak kullanılabilir ve çeşitli renk ve doku şemalarına uyabilir.

Mikro-Orman Bahçeleri ve Birleşen Merkezler

Ekim yapmak için çok küçük bir alanınız olsa da, mesela kentsel alanda bir bahçe, hatta bir terasta bile, bir orman bahçesi oluşturabilirsiniz. Burada “orman” tanımını biraz zorluyor olsak da aynı ilkeler küçük bir alanda 2 ya da 3 yarı cüce ağaç ve bunların etrafında 9 metre genişliğinde bir daire ya da 4,5 metreye 13,5 metre bir dikdörtgen kaplayacak şekilde ekilmiş uygun bitkilere uygulanabilir. Daha büyük alanlarda böyle bir örüntüyle kısa sürede kendi kendine bakabilir hale gelebilen orman bahçesi çekirdek-merkezleri yaratabilir ve bunları dışarı doğru genişleterek sonuçta birleştirebilirsiniz. Bu uygulama birçok bitki topluluğunun ardıllık sırasındaki gelişme örüntüsünü taklit eder. Kendi fidelerinizi yetiştirebilir, başlangıçtaki iş yükü ve yatırımı azaltabilir ve arazinizde hangi bitkilerin başarılı hangilerinin başarısız olduğunu görerek zamanla uyarlamalar yapabilirsiniz.

Büyük ölçekli orman bahçesi

Eric’le ben 9 metreye 15 metrelik bahçelerden, 8 dönümü aşanlara kadar çeşitli büyüklüklerde orman bahçeleri biliyoruz. 6 dönümün üstüne çıktığınızda ve eğer çatı katmanını (kanopi) bir kerede oluşturmak istiyorsanız, bazı büyük ölçekli teknikler işinize yarayabilir. İngiltere Devon’daki Tarımsal Ormancılık Araştırma Vakfı’nda Martin Crawford bu tekniklerden birini sergilediği bir orman bahçesi modeli kurmuştur. Martin çatıyı oluşturacak ağaçların hepsini aynı anda dikerek çayırlık bir arazide dağınık dikilmiş genç ağaçlar elde etti. Birinci yıl Martin 2,5 metre genişliğinde bir bant şeklinde kalın siyah bir polyester malzemeyi malç olarak kullanarak otları öldürdü. Ertesi sene polyester örtüyü yana kaydırdı ve otlardan arınan alanı çeşitli işlevleri olan ama temelde otların yerini alması için ekilen arsız bir yer örtücüyle kapladı. Her yıl bu işlemi tekrarladı. Dönüştürülen alan arttıkça dönüşümün hızı da arttı çünkü çoğaltacak bitki miktarı artıyordu. Bu sırada Martin, alandaki ağaçların altına ve dönüştürülmüş olan toprak katmanına örtü malç tekniği kullanarak gruplar halinde çalılar ekti. Böylece birkaç yıl içinde, otsu alt tabakayı toprağı zenginleştiren ve yararlı böcekleri çeken, aynı zamanda tüketim ve satış için faydalı ürünler veren güneş sever ve kısmen gölgeye dayanıklı türlere dönüştürmesi mümkün oldu. Ağaçlar büyüyüp gölgeleri gittikçe büyüdükçe Martin alt tabakayı gölgeye daha dayanıklı yenebilir türler ve yer örtücülere dönüştürdü. Sonuç yer örtücü tabakanın yoğun olduğu ve birkaç yılda iyi bir çatı ve çalı katmanının oluşturulduğu büyük bir orman bahçesi oldu.

Maceraya Davet

“Yeni” bir fikir olan orman bahçıvanlığının uygulanması konusu, özellikle Kuzey Amerika için, halen ayrıntılı çalışmalar gerektiriyor. İngiliz orman bahçıvanlarının yetiştirdiği türlerden sadece birkaçı Kuzey Amerika iklim ve topraklarına uyum sağlayabilir. Birçok yerli Kuzey Amerikalı tür, özellikle yabani yenebilir türler, şifalı bitkiler ve yararlı böcek çekiciler orman bahçeleri için büyük potansiyel taşıyor ama bu tür sistemlerde yeterince denendikleri söylenemez. Birçok kaynaktan, yerden ve kişiden birçok çiftçilik, bahçıvanlık ve ekoloji bilgisine dayalı güçlü olumlu kanıtlar gelmekte. Eric’le birlikte birçok örneği yerinde gördük, bizzat bu tür bahçeler yaratmak için yeterince girişimde bulunduk ve işlerliği olduğunu, şu ana kadar başarılanlardan daha iyi işleyebileceğini biliyoruz. Açık görüşlülük ve daha fazla bilgi ile -özellikle yararlı bitkilerin ekolojisi hakkında daha fazla bilgi ile- biz biliyoruz ki yenebilir orman bahçeleri fikri ılıman iklimli bölgelerde birçok insanın ilgisini çekecek ve onlar için uygulanabilir olacaktır. Ama halen öğrenecek çok şey var, burada siz devreye giriyorsunuz.

Sizi yaşam boyu sürecek sakin bir maceraya davet ediyoruz. Ekolojik sistemler özünde nispeten basit ilkelerle işler ama yine de sonsuz şaşırtıcı incelikleri vardır. Birçok lezzetli ve yararlı bitki orman bahçelerinde kullanılmaya hazırdır ve birçokları da seçilmek ve geliştirilmek için büyük potansiyel taşır. Yenebilir orman bahçeleri tasarımının ve yönetiminin temelleri hakkında çok şey biliyoruz ama öğrenilecek daha çok şey var. Önümüzde ömürler boyu sürecek yaratıcılık ve tatmin edici eğlence olduğu görülüyor.

Canlıların bizim iklim ve toprağımıza nasıl uyum sağladıklarını kendi sulak alanlarımızdan, tarlalarımızdan, çalılıklarımızdan ve ormanlarımızdan öğrenmeye ve üretken tarımsal ekosistemler ile bunları taklit etmeye çalışıyoruz. Amacımız çok amaçlı bitkiler kullanarak kendimizi idame ettirebilmek için karşılıklı birbirine faydalı topluluklar oluşturmak ve kendimizi de doğal sisteme dâhil edebilmek. Cennet bahçesini tekrar yaratmak istiyoruz, Bill Mollison’un dediği gibi “neden olmasın?”

Kaynaklar: Bitki ve Mantarlar

Oikos Tree Crops, PO Box 19425, Kalamazoo, MI 49019, 616-624-6233 – Many kinds of plants. Oaks!

Bear Creek Nursery, PO Box 411, Northport, WA 99157-.

Edible Landscaping, PO Box 77, Afton, VA 22920 800-524-4156 .

St. Lawrence Nurseries, 325 State Hwy 345, Potsdam, NY 13676, 315-265-6739.

Tripple Brook Farm, 37 Middle Road, Southampton, MA 01073, 413-527-4626.

Prairie Moon Nursery, Rt 3, Box 163, Winona, MN 55987, 507-452-1362.

Garden in the Woods, 180 Hemenway Rd, Framingham, MA 01701-2699, 508-877-7630.

Perennial Vegetable Seed Co, P.O. Box 608, Belchertown, MA 01007 http://www.perennialvegetable.com .

Wild Earth Native Plant Nursery, P.O. Box 7258, Freehold, NJ 07728, 732-308-9777.

Fungi Perfecti, P.O. Box 7634, Olympia, WA 98507. 360-426-9292.

Field & Forest Products, N 3296 Kozuzek Rd, Peshtigo, WI 54157, 715-582-4997.

Kitaplar ve diğer bilgiler

Edible Forest Gardens: A Delicious and Practical Ecology, Dave Jacke with Eric Toensmeier, 2001.

Designing and Maintaining Your Edible Landscape Naturally. Robert Kourik, 1986.

How to Make A Forest Garden, Patrick Whitefield, 1996.

“Agroforestry News“, Agroforestry Research Trust’ın (Devon, İngiltere) süreli yayını, Permaculture Activist Magazine kanalıyla ulaşılabilir (Box 1209, Black Mtn., NC 28711).

Gardening with Native Wildflowers, Samuel Jones, Jr. & Leonard Foote, 1990.

Growing Gourmet and Medicinal Mushrooms, Paul Stamets, 1993.

Nut Tree Culture in North America. Richard A. Jaynes, editor, 1979. Northern Nut Growers Assoc.

Edible Wild Plants, Lee Allen Peterson, 1977.

Backyard Fruits and Berries, Miranda Smith, 1994.

Uncommon Fruits Worthy of Attention, Lee Reich.

Native Trees, Shrubs and Vines for Urban and Rural America, Gary Hightshoe, 1988.

http://www.soilfoodweb.com Toprak gıda ağları ve bunların bakımı ile ilgili temel bilgiler ve de güzel bağlantılar.

http://www.tandjenterprises.com Mycorrhizal fungi hakkında yararlı bilgiler.

http://www.mycorrhizae.com Mycorrhizal Applications, Inc.

http://www.icserv.com/nnga/ Northern Nut Growers Association: harika bilgiler ve bağlantılar!

http://www.nafex.org North American Fruit Explorers, sıra dışı bitkilerle ilgili kapsamlı bilgiler.

http://www.agroforestry.co.uk Agroforestry Research Trust web sayfası.

† Perry, David, 1994. Forest Ecosystems. Johns Hopkins University Press, Baltimore. Pages 202-3. MacArthur, R.H. and J.W. MacArthur, 1961. “On bird species diversity.” Ecology. Pages 594-598.

†† Reijntjes, Colin, Bertus Haver Kort, and Ann Waters-Bayer, 1992. Farming for the Future: An Introduction to Low External-Input and Sustainable Agriculture. MacMillan Press, London. Page 38.

††† Rackham, Oliver, 1993. Trees and Woodland in the British Landscape: The Complete History of Britain’s Trees, Woods and Hedgerows. Weidenfield and Nicolson,London.

†††† Hart, Robert A. de J., 1991. Forest Gardening. Green Books, Totnes, Devon, England.

††††† Douglas , J. Sholto and Robert A. de J. Hart, 1984. Forest Farming: Towards a Solution to the Problems of World Hunger and Conservation. Intermediate Technology Publications, London.

†††††† Whitefield, Patrick, 1996. How to Make a Forest Garden. Permanent Publications, Clanfield, Hampshire, England.

††††††† Permaculture One (1978) and Permaculture Two (1979), the first books on permaculture, are no longer in print, but have been succeeded by Introduction to Permaculture (1991) and Permaculture: A Designers Manual (1988), both from Tagari Publications, Tyalgum, NSW, Australia.

†††††††† Bill Mollison’a teşekkürler.

http://permakulturplatformu.org/?p=626

Advertisements

May 17, 2011 Posted by | anti-endustriyalizm, ekokoy - permakultur, ekoloji, kent yasami, kir yasami | Leave a comment

Permakültür Arazi Tasarımında Dilim [Sector] ve Mıntıka [Zone] Analizlerinin Kullanımı

Permakültür Arazi Tasarımında Dilim [Sector] Analizinin Kullanımı

Orijinal kaynak: http://www.small-farm-permaculture-and-sustainable-living.com/permaculture_sectors.html
Çeviri: Ayda SEVİN KÜYEL, Permakültür Platformu

Herhangi bir arazide, aynı anda hem yararlı hem de yıkıcı enerjiler bulunur: Rüzgâr, güneş, ateş, su ve hatta yabani hayvanların hareketleri ve görünümlerinin araziniz üzerinde olumlu ya da olumsuz etkileri olması mümkündür.

Kendimize ait beş dönümlük arazi için çizmiş olduğum bir dilim analizi grafiği

Bu enerjiler permakültür arazi tasarımında dilim [sector] analizi yoluyla hesaplanır. Tasarım bileşenlerinin doğru yerleştirimi ile beraber olarak dikkate alındıklarında, özel amaçlar için yönlendirilebilir, araziye buyur edilebilir, asgariye indirgenebilir ya da arazinin enerjisini, estetiğini ve kaynaklarını muhafaza etmek adına engellenebilir ya da yönleri değiştirilebilir.

Arazideki enerjileri nasıl hesaplarsınız?

Kilit nokta gözlem yapmaktır!

Birçok durumda, söz konusu enerjileri tam olarak anlamak araziye yalnızca bir kez gitmekle mümkün olmayacaktır. En azından tam olarak bir yıllık bilgiye, bunun yanısıra da, daha uzun vadeli verilerin derinlemesine incelenmesine ve uzun süredir orada yerleşik olan bölge sakinlerinin hafızasına ihtiyaç duyulacaktır.

Elde edilen bilgiler daha sonra arazinin şematik dilim grafiğinde gösterilir. Dilim analizi grafiği, enerjilerin arazinin içine doğru akış yönünü açık ve net biçimde gösterir.

Bu aşamadan sonra, bileşenlerin düzenlenmesinde ve tasarım içinde uygun mıntıkalara yerleştirilmesinde elde edilen dilim verilerinden nasıl faydalanılacağını belirleyecek olan, sağduyudan başka birşey değildir.

Tüm dilim grafikleri gibi bu da kavramsal bir tasvirdir; merkezde bulunan evin konumu, tüm yabanıl enerjilerin içinden geçip gittiği nokta olarak gösterilir. Ardından gelen 1 ilâ 4. mıntıkalar ise bu merkezden dışarı doğru yayılıyor.

5. Mıntıka yaban hayat için olduğundan diğer tüm mıntıkaları içine alıyor. Bizim arzumuz, bölgeye özgü kuşları bahçemize ve arazinin tüm diğer bölgelerine çekebilmek.
Grafiğimizde dilimler şeklinde gösterilen yabanıl enerjiler şunlardır:

Güneş Enerjisi
Güneş, kış ve yaz aylarında gökyüzünde farklı bir yol izler. Verimli ev ve arazi tasarımında, kış güneşini yakalamak ve yazın da dışarıda bırakmak yoluyla, güneşin bu mevsimsel hareketinden olumlu yönde faydalanılmış olunur.

• Yaz güneşi dilimi:
Dilim grafiğinde gösterildiği üzere, burada, yani Batı Avustralya’da bulunan Perth’de, yaz ortasında güneş doğunun 28 derece güneyinden yükselir ve batının güneyinden batar. Ayrıca yazın güneş daha yükseğe çıkar (Yaz ortasında yatay düzlemden hesaplandığında 81 derecelik bir açıya ulaşır).

Kuzey yarıküre için güneşin mevsimlere göre izlediği yol

• Kış güneşi dilimi:
Benzer şekilde, kış ortasında Perth’de güneş doğunun 28 derece kuzeyinden doğar ve batının kuzeyinden batar. Gökyüzünde izlediği yol yaza göre hem çok daha alçak, hem de kısadır (bu da günlerin kısalmasına neden olur); öyle ki, kış ortasında yatay düzlemden hesaplandığında yalnızca 34 derecelik bir açıya ulaşır.

Rüzgâr enerjisi
Arazideki çalı çitleri, otlatma sistemleri, binalar ve ormanlar gibi bileşenler, tahrip gücü olan rüzgârların yönünü saptıracak veya onları kesecek bariyerler olarak kullanılabilir. Benzer şekilde, bu bileşenler, rüzgârları araziye faydalı olacakları biçimde yönlendirebilecekleri konumlara yerleştirilebilir: örneğin rüzgâr tribünlerine doğru ya da yaz aylarında işlev gören buharlı soğutma havuzlarının üzerinden esecek şekilde.

• Sıcak yaz rüzgârları
• Serinletici yaz rüzgârları
• Soğuk kış rüzgârları

Ateş enerjisi
• Yangın tehlikesi dilimi

Tıpkı bizimki gibi, sizin dilim analiziniz de arazinizin karşı karşıya olduğu başlıca yangın tehlikesinin hangi yönden gelebileceğini göstermelidir.

Burada, en sıcak yaz rüzgârlarının hangi dilimin bulunduğu yönden estiğine, yaz fırtınasının etkin olduğu dilimin hangisi olduğuna (Avrustralya’da bu fırtınaları çoğunlukla yıldırım, dolayısıyla da yangın takip ettiğinden bu bilgi önemlidir), ayrıca, çalılık arazi ve arazinin otlak olarak kullanılmayan, özel uğraşlar için ayrılmış bölümü gibi, arazinizin içinde ve bitişiğindeki çabuk tutuşan maddelerin bol olduğu bölgeler gösterilebilir.

Yollar, taş duvarlar, domuz yolları, toplama havuzları ve de rüzgârı kıracak düzeneklerde, otlatma sistemlerinde ve meyveliklerde yer alan ateşe dayanıklı bitkiler gibi arazi bileşenleri, ateşin eviniz gibi önemli yapılara yaklaşmaması ya da yavaşlaması için, arazinizde yangın riski bulunan dilime set oluşturacak biçimde düzenlenebilir.

Diğer taraftan, okaliptus korulukları, doğal bitki örtüsüne sahip bölgeler, samanlıklar ve çam ağaçları gibi yangın riskini arttıran bileşenler, merkezî mıntıka altyapısından uzağa yerleştirilmeli ve ateşe dayanıklı setler aracılığıyla yangın tehlikesi diliminden korunmuş olmalıdırlar.

Yabani Hayvanların Enerjileri

Arsamız büyük bir milli parkın bitişiğindeki eski bir tarım arazisi üzerinde bulunduğundan, bölgeye özgü ve yabani birçok hayvanın akınına maruz kalıyor.

Kanguruların rahatsız edici boyuttaki fazlalığının dışında, bir de, yerlilerin arazimize sürekli uğradıklarına dair bizi uyarmış olduğu 100 kadar yabani keçiden oluşan bir sürü var ve arazinin tamamını bir yabani hayvan dilimi haline getiriyorlar.

Bu hayvanların ağaçların yaşamı üzerinde zararlı etkileri olduğundan, ilk işimiz onları arazinin dışında bırakmak oldu. Bütün çiftlik sınırını çevreleyecek şekilde yüksek bir köpek çiti yaptık ki, aynı zamanda yakındaki hobi çiftliklerinde yaşayan evcil köpekler de içeri giremesin.

Tasarımımızı etkileyen diğer yabanıl hayvan enerjileri, yabani tilkiler, kartallar ve kargalara ait. Toplama havuzunun üzerine kazlarımız için bir yüzer ada yerleştirmek ve tavuk kümesinin üstünü çatıyla kaplamak gibi yırtıcılardan korunma stratejileri uygulamamız gerekecek.

Aynı zamanda, büyük yırtıcı kuşları çekmek ve böylece bunların enerjileri sayesinde yabani papağanların meyve ve fındıklarımızdan uzak durmasını sağlamak amacıyla, evin uzağında, ama meyveliğe bitişik olacak (2. ve 3. mıntıkların arasındaki sınıra) bir güvercin kulesi dikmeyi düşünüyoruz.

Bölgede buraya özgü birçok küçük kuş bulunuyor. Bu kuşlara barınak ve kuluçkalama ortamları sağlamak için 5. Mıntıka’ya kalın ve dikenli çalılar va ağaçlar dikerek onları teşvik ediyor olacak; böylece bunların böcek yeme davranışları sayesinde onlardan mıntıkalarımızdaki haşereleri denetlemekte faydalanabileceğiz.

Estetik
Arazinizden estetik bir haz almak sürdürülebilir yaşamın önemli amaçlarından biridir.
• Dışarıdaki istenen manzaralar
• Dışarıdaki istenmeyen manzaralar
• İçerideki istenmeyen manzaralar

Su Enerjisi

Su enerjisi

Arazinizin içindeki ve dışındaki su tutma havzaları, tıpkı fırtına su boşaltım havzaları, kurumayan ırmaklar ve bataklıklar gibi, suyu arazinizin içinde yönlendirirler. Arazinizde bitkiler, hayvanlar ve toprak, ayrıca toplama havuzları tarafından depolanan suyu artırmak için suyun enerjisini yakalamak, hem tasarımınızın önemli amaçlarından biri, hem de arazinin vereceği gizil faydalı çıktının [yield] doğrudan bir belirleyicisidir. Yüksek miktarda enerji depolanması, aynı zamanda yerçekimi enerjisi depolanmasına tekabül eder; ki böylece arazideki öğeler başka enerji girdileri olmaksızın yerçekimi kullanılarak sulanabilir.

Tüm Tasarım Bileşenlerini Giren Enerjileri Yönetebilecek Şekilde Yerleştirin

Permakültür arazi tasarımının enerjiyi muhafaza etmeye yönelik en temel kuralı, sisteminizdeki her bir bileşeni birden fazla işlev görecek şekilde yerleştirmek, ayrıca önemli işlevlerden her birini (ör. yangından korunma, su toplama) yerine getirecek birden fazla bileşenin bulunmasıdır.

Bunu aklınızdan çıkarmadan, dilim/mıntıka grafiğinizi arazinizi planlamak için kullanabilirsiniz.

Örneğin kış güneşi ile serinletici yaz esintilerinin enerjilerini eviniz (0. Mıntıka) ve bahçenizde (1. Mıntıka) daha kolay tutabilmek istiyorsunuz.

Dolayısıyla, 2. veya 3. mıntıkalar için düşünülmüş olan daima yeşil kalan uzun ağaçları ve büyük ahırları, kış güneşi dilimininin 0. ve 1. mıntıkalara ulaşmasına engel olmayacak şekilde yerleştirmelisiniz.

Buna karşın, kış güneşi diliminin yapraklarını döken ağaçların bulunduğu meyveliğe denk gelmesi daha iyi olacaktır; çünkü bu dilim kış güneşinin içeri girmesine olanak tanır, yazın gölgelik görevi görür, aynı zamanda da ateş alma riski azdır.

Çalı çitler ve rüzgârkıranlar (ki bunlar hayvanlara ve size gıda veya yakıt da sağlayabilir), serinletici yaz esintilerini evinize yönlendirirken, zararlı yaz güneşinin ve soğuk kış rüzgârlarının da buraya ulaşmasını engelleyecek şekilde yerleştirilebilir.

Tavuk kümesi gibi küçük bir yapı, 1. Mıntıka’nın sınırında, yangın diliminden uzağa, yıllık ürünlerin olduğu bahçenin bitişiğine (hem gübreden, hem de hayvanların sizin yerinize yaptıkları toprak eşeleme, gübreleme ve yabani otları ayıklama işlemlerinden daha kolay faydalanabilmek için); sırtı yem bitkilerinin bulunduğu bölgeye dayalı ve rüzgârkıran sisteminin bir parçasını oluşturacak şekilde yerleştirilmelidir.

Aslına bakılırsa, arazi enerjilerinin muhafaza edilmesi söz konusu olduğunda, mıntıka ve dilim etmenleriyle uyumlu olmaksızın yerleştirilmiş hiçbir arazi öğesi bulunmamalıdır.

http://permacultureturkey.org/dilim-analizinin-kullanimi/

Permakültür Arazi Tasarımında Mıntıka [Zone] Analizinin Kullanımı

Orijinal kaynak: http://www.small-farm-permaculture-and-sustainable-living.com/permaculture_zones.html
Çeviri: Ayda SEVİN KÜYEL, Permakültür Platformu

Permakültür arazi tasarımında mıntıkalar, arazinizin bileşenlerinin, insanların, makinelerin, atıkların ve yakıtların enerjisini muhafaza etmeyi temel alan enerji tasarruflu bir temel örüntüye [master pattern] tekabül eder.

Mıntıka analizi, dışarıdan gelip arazinizin içinden geçip giden enerjilerin göz önünde bulundurulması olan dilim analizi ile beraber kullanıldığında, kaynak verimliliğine sahip bir tasarım elde edilmiş olunur.

Amaca yönelik bu tarz bir verimlilik, kendine yeterlik ve sürdürülebilir yaşam için elzemdir.

Uygun bir yerleştirme örüntüsü sayesinde, bileşenleriniz, belirlenmiş mıntıkalar içerisinde kullanım sıklığı, erişim ve zaman itibariyle birbirleriyle verimli bir enerji ilişkisi içine girer.

Bileşenin bulunduğu noktaya ne kadar sık uğranılacaksa, burası arazinizin ana faaliyet merkezine o kadar yakın olmalıdır. Uğrama sayısı, bileşenin ne sıklıkta bakımınıza gereksinimi olduğuna, ayrıca faydalı çıktılarına [yields] erişebilmek için hangi aralıklarla oraya gitmeniz gerektiğine bağlıdır.

Kümesi ele alalım:

Bir kümese yılda kaç kez uğrarsınız? Yumurta toplamak ve hayvanları beslemek için her gün, su vermek için haftada bir kez, gübre toplamak için ayda bir kez ve sürüden hayvan seçip alma işlemi için arada bir yaptığınız ziyaretler ile bu sayı 450’yi kolayca geçebilir.

Buna karşın, bir çalı çite yılda ancak sekiz defa, oradaki mahsülü toplayıp çitin üzerinden hayvanlara atarak kurak mevsimde onları beslemek için gidilir.

O halde her bir bileşen arazi planınızın neresinde olmalıdır?

Permakültür mıntıkası kavramı, sisteminizdeki tüm öğeler için akılcı bir yer seçilmesini ifade eder.

Her ne kadar mevcut arazinizde uygulamaları hiçbir zaman tam planladığınız gibi yapmak mümkün olmasa da; permakültür mıntıkaları arazinin faaliyet merkezinden dışarı doğru yayılan eş merkezli bir dizi daire şeklinde düşünülebilir.

0. Mıntıka: Ev

Her gün sık aralıklarla uğranır – En içteki daire ya da 0. Mıntıka, sistemdeki faaliyetin merkez noktasıdır. Küçük bir çiftlikte burası genellikle evdir. İnsan faaliyetinin “en yoğun” olduğu bu bölge, şemamızda kırmızı renkle gösterilen yerdir.

Eğer enerji verimliliği sağlamak istiyorsak, sistemimizdeki sıklıkla ziyaret edilmesi gereken öğeleri 0. Mıntıka dahiline yerleştirmemiz mantıklı olur. Burada, ev ve bitişiğindeki sera ya da gölgelik, ayrıca asma çardağı, saksı bitkileri ve yoldaş belleyip beslediğimiz hayvanlar gibi ev yaşamının bir parçası olan canlı bileşenler bulunur.

1. Mıntıka: Bahçe

Her gün düzenli olarak uğranır – Evin yaklaşık 6 metre civarına, yakından izlenmesi, sıklıkla ziyaret edilmesi ve yoğun mesai harcanması ya da devamlı olarak karmaşık teknikler uygulanması gereken öğeler yerleştirilmelidir.

1. Mıntıka’nın amacı, evin kendine yeterliğini ve iklim denetimini sağlamaktır. 1. Mıntıka aynı zamanda arazinizde ilk olarak şekillenmesi gereken mıntıkadır:

İşe arka kapıdan başlayıp oradan devam edin!

1. Mıntıka’yı çitle çevirip denetim altına aldıktan sonra, hem gereksinimlerinizin çoğunu karşılıyor, hem de kendiniz ve aileniz için hoş bir yaşam alanı oluşturmuş olacaksınız.

Böylece, yağmur suyu depoları; limon ağacı; diğer aşılı veya ağaç kafesinde yetiştirilen bodur meyve ağaçları; tavuk kümesleri; küçük havuzlar; mutfaklık bitkiler; ev atıklarının geri dönüşümünü sağlamak için solucan çiftliği; hızlı büyüyen yıllık bitkilerden oluşan yoğun, tamamen malçlanmış sebze yatakları; fide yetiştirme alanları; ve balık, tavşan, güvercin gibi küçük ve sessiz evcil hayvanlar, evin bahçesinde hemen el altında olacaktır.

2. Mıntıka: Meyvelik

Birkaç günde bir uğranır – 2. Mıntıka’nın idaresi bir nebze daha az yoğundur. Buraya yerleştirilmesi uygun olan öğeler, yer yer malçlanmış meyvelikler, çok yıllık sebzeler, (ticari amaçlı) ana ekin yatakları ve bakılmak için yanlarına gidilen kümes hayvanları ile keçi ya da inek gibi süt veren çiftlik hayvanları için otlaklar ve meralardır. Bu hayvanlar, sağım, besleme ve gözetim amaçlı olarak her gün ziyaret edildiklerinden, 2. Mıntıka’daki çiftlik ve kümes hayvanlarına ait barınaklar çoğunlukla 1. Mıntıka’ya bitişiktir. Bu mıntıka sık kullanılan patikalar aracılığıyla merkezden daha uzak olan mıntıkalara doğru genişletilebilir.

3. Mıntıka: Çiftlik

Haftalık ilâ aylık olarak uğranır – Daha geniş ölçekli ticari ekinler ile ticari amaçlı yetiştirilen hayvanların yanısıra, doğal ağaçlar, toplama havuzları, rüzgârkıranlar ve ahırlar burada bulunur. Bu bölgeyi çekip çevirmek için, toprağın bakımı yapılır, yeşil gübre bitkileri ve 2. Mıntıka’dan elde edilen gübreden faydalanılır.

Dördüncü Mıntıka: Gözetimli Orman

Seyrek olarak uğranır – Odun toplama, ağaç budama ve “yaban hasadı” için seyrek olarak yanlarına gidilen dayanıklı, kendi kendine bakabilen ormanlar ve koruluklar, arazinin en uzak köşelerinde bulunur. Bu bölge, 5. Mıntıka’daki yaban hayat alanlarının korunması için tampon görevi görebilir ve arada bir hayvanları otlatmak için de kullanılabilir.

Beşinci Mıntıka: Yaban

Hoş vakit geçirmek, izlemek ve öğrenmek için arada sırada uğranır – Burası, arazinin doğaya teslim edilmiş olan bileşenidir. Doğal orman, doğal kalıntılar, eski doğal haline kavuşturulmuş bitki örtüsü ve bölge hayvanlarından oluşur ve bir yaban yaşam koridoru ile bahçeyle bağlantısı sağlanabilir.

Mıntıka kavramı, mahallelerin, çiftçilik topluluklarının, okul ve kurumların; aslına bakılırsa, her türden insani düzenin tasarımında da pekala uygulanabilir.

Sürdürülebilir yaşam için permakültür arazi tasarımında, iç enerjileri muhafaza etmek için bunun gibi mıntıka analizleri, beraberinde ise dış enerjilerin en uygun duruma getirilmesi için  “dilim analizinden” faydalanılarak, kaynak ve enerji verimliliği sağlanır.

http://permacultureturkey.org/permakultur-arazi-tasariminda-mintika-zone-analizinin-kullanimi/

May 17, 2011 Posted by | ekokoy - permakultur, ekoloji | Leave a comment

TDT: Toplum Destekli Tarım ya da Toprak Destekli Toplum – Mete Hacaloğlu

Endüstriyel gıda üretim/pazarlama/satış sisteminin insanın kendisine, hemcinsine, ait olduğu eko sisteme ve evrene yabancılaştırma konusundaki başarısına şapka çıkarmamak elde mi ? Mahalle kültürü, küçük esnaf, bütüncül ticaret hakimken ülkenin şehirlerinin önemli bir bölümüne, sadece 10-15 yılda gelinen noktaya bakıverin: “Eskinin” her türlüsünü patavatsızca ve aşağılayarak yok eden bir AVM kurma ve yüceltme yarışı !

Tarımsal/hayvansal üretim ve gıda işleme ise altmışlardan kalma “kalkınmacı” zihniyetin ve “çağdaş dünyaya yetişme” hastalığımızın son perdesi AB mevzuatlarının güdümü altında tüm gelenekselliğini, bütüncüllüğünü, sürdürülebilirliğini kendi kendine yok ediyor. Toprakla uğraşan bostan yapmıyor nenesinin yaptığı gibi, çünkü artık monokültür yüksek teknolojili endüstriyel üretimden elde ettiği ürün geliri var. O gelirle bulgurunu da, salçasını da, sebzesini de bir AVM’ye ailesi ile gidip alabilir. Alışverişin hediyesi de “çağdaş, batılı, tüketim” toplumuna koskoca bir hoş geldiniz kapısının aralanması olacaktır kuşkusuz.

Organik Tarım ve -soft organik- İyi Tarım’a ne demeli ? Şehirli, entelektüel, bilinçli “tüketiciler” için sıkı bir oportünizm zemini gibi geliyor bana. Hele hele 50 milyar dolarlık küresel pazarı ile organik üretimin, konvansiyonel üretimden ne kadar –şeklen- ayrılabileceğini düşünebiliriz ki ? Yıllardır, organik sektör büyüdükçe, mevzuat yumuşuyor garip bir şekilde, 20 yıl önce konulmuş olan sosyal, etik, ekolojik prensipler birer vicdan temizleme girişgahından öteye geçemiyor ve de gittikçe kenara atılıyor yönetmeliklerde. Doksanların bio fach’ında, organik fuarlarında sabolu, kotlu neo-çiftçilerin, köylülerin sohbetlerini, uluslar arası dev gıda şirketlerinin organik departmanlarından lacivert takım elbiseli satış elemanları yerlerini çoktan almış bile.

Büyüme –her anlamda-  işin cılkının çıkmasını, nesnenin tüm masumiyetine rağmen bir güç merkezi, rant merkezi olmasını da zaruri olarak ortaya koyuyor. Organik Gıda’da da bu oldu bence. Halbuki Schumaher ne güzel demiş 35 yıl önce yazdığı kitabında: Küçük güzeldir diye. Bu karamsar tablo karşısında kuşkusuz birçok insan kuramsal bir karşı duruş içerisine girebiliyor. Ancak kendi bireysel tercihlerini çok sınırlı bir şekilde bu karşı duruşun içine alarak ne yazık ki. Kimilerimiz de –kollektif ya da bireysel- formüllerle yaşamımızın temeli olan gıdayı yeniden kurgulamaya çalışıyor.

Romantizm, idealizmle birleşince Tire, Milas, Urla pazarlarında dolaşıp yaşlı teyzelerin topladıkları otları tüketmek, başka birinin pekmezini, peynirini almak, diğerinden –kökeni ile fazla ilgilenmeden- bez parçaları içindeki “yerel” tohumlardan almak son derece tatmin edici geliyor. Bu sosyal iletişimin kalitesine tek bir olumsuzlama yapmadan şu gerçekliği de görmemiz gerekiyor: Bu üretim-tüketim ilişkileri baş döndürücü bir hızda yok oluyor. Pazarlar kalsa da, satıcılar daha çok pazarcılar olacak, kalan üretici – satıcılar da birer endüstriyel gıda üretim sisteminin parçası olacaklar.

Bir örnek vermek istiyorum. Çay ve şeker. Bu toprakların vazgeçilmezi gibi değil mi ? Halbuki çayın bu topraklardaki mazisi 60 yılı, şekerin de 80 yılı anca geçiyor. Ankara’nın planlamacı ekonomistleri üretim ve tüketimi ne de güzel tasarlamışlar: her köşeye birer şeker fabrikası ve etrafında binlerce şeker pancarı üreticisi; Doğu Karadeniz’in her kasabasına birer çay fabrikası ve binlerce çay üreticisi bir tarafta. Diğer tarafta da milyonlarca çay ve şeker tüketicisi. Sonuç kendi planlamacı merkezi ekonomi anlayışı içinde başarılı bir üretim ve tüketim sistemi tasarımı.

İşte TDT (Toplum Destekli Tarım) de bizler için bu tür bir tasarım kanımca. Hem de elzem bir tasarım. Özet bir tanımı ile TDT, bir tarafta 20 – 30 veya daha çok tüketici hanesinin –genelde şehirli- bir araya gelmesi, diğer tarafta da bir veya daha çok üreticinin organize edilmesi ile oluşan aracısız bir doğrudan üretim-satış sistemi. Ürün dediğimiz küçük bir bahçeden çıkabilecek mevsimlik sebzelerden tutun da, tahıllar, bakliyatlar, işlenmiş geleneksel ürünler, her tür hayvansal ürünler, ekmek vs’ye kadar mutfağa girebilecek her türlü ürün bu sisteme dahil edilebilir. Önemli olan bir üretim üssü veya bölgesinin oluşması, aynı zamanda da bu üretimin sağlıklı bir şekilde planlanması, üyelere dağıtılması ve para akışının sağlanmasında yatıyor. Üretimin yerel tohumlar kullanılarak, ekolojik tarım prensipleriyle, kompost desteği ile yapıldığını belirtmeye gerek yok sanırım.

Yapının güçlü yanı sistemin insani boyutta sınırlandırılması. Diğer bir deyişle tüketenin üreteni tanıyor olmasında, istediği zaman üretim alanına gidebilmesinde, hatta tüketeceği ürünü kendisinin bile toplayabilmesinde yatıyor sistemin temeli. Bu birebir ilişki, insani bir güven ilişkisini doğuruyor. Bu güven ilişkisi de organik sertifikalandırmaya, organik satış organizasyon kurumlarına ve devletin üretim izinlerine/kısıtlamalarına olan ihtiyacı ortadan kaldırıyor. Ciddi bir maliyet düşüşü söz konusu burada. Fakat aynı zamanda da yukarıda bahsettiğim endüstriyel gıda sisteminin getirdiği yabancılaşmayı kökünden yok ediyor. Yapı insani boyutu aştığında bir hücre bölünmesi gibi kendisini ikiye bölerek gereksiz ara yapıların ortaya çıkmasını, dolayısı ile güç, kontrol ve maliyet unsurlarını bertaraf ediyor.

TDT aynı zamanda bölgesel bir organizasyon olduğundan şehirlerarası ulaşımın doğurduğu maliyet ve karbon salınımını da azaltıyor. Hazırlanan üretim deseninin bir mutfak ihtiyacını haftalık karşılama temelinden dolayı çok çeşitlilik arz etmesi, üretimin de ister istemez mono kültürden uzak bir yapı sergilemesini doğuruyor. Hayvancılıkla entegrasyon sağlanabilirse ürün deseninde, yine ister istemez hayvansal gübre tedariğinin sağlanması mümkün olabilir. Aynı şekilde gerek sebzelerin sevkiyata hazırlanmasında ortaya çıkan organik atıklardan, gerekse de salça, turşu, pekmez gibi geleneksel ürünlerin üretim atıklarından ciddi miktarda kompost üretimi söz konusudur. Bu gübre ve kompost zinciri aslında şu anda organik tarımda kimsenin uğraşmadığı ürün zincirlerinin tekrar kurulmasına ve de toprağın zenginleştirilmesine de yaramaktadır.

TDT aynı zamanda vergi ve kayıt dışı bir yerel üretim ve tüketim sistemidir. Merkezi hükümetin aldığı vergi, tekrar topluma hizmet olarak aktarılmak üzere toplanır diye bilinir, ancak bu ülkede bunun bu yönde yapıldığına inanmıyorum. TDT ise bu hizmet aktarımını iki yönlü olarak kendi paydaşları arasında zaten yapıyor. Üye tüketiciler kırsaldaki üreticileri, yerel tohumları, toprağı, geleneksel üretimi ve üretenleri destekliyor. Fakat diğer yöndeki –üreticiden tüketiciye – destek salt temiz, güvenilir, sağlıklı, ucuz ürünlerin tedariğinden oluşmuyor. Aynı zamanda özünden kopmuş, toprakla, gıdası ile teması kaybolmuş bir tüketici kitlesini özgürleştiriyor desek yeridir sanırım.

Bu toplumu değiştirici gücü olan yapıların çoğalması dileğiyle.

http://permakulturplatformu.org/?p=1600

May 16, 2011 Posted by | ekokoy - permakultur, komünler, kolektifler, kooperatifler vb modeller | Leave a comment

‘Örüntü’ Kavramına Kısa Bir Giriş Denemesi – Hira Doğrul

Bill Mollison haricinde permakültür camiasında üzerinde çok durulmasa da Mollison için permakültürün belki de can damarıdır ‘örüntü’ler (patterns). Örüntü kavramının ihmal edilmesi, muhtemelen doğal olaylarda bunları yakalamak, incelemek, açıklamak ve sonrasında da tasarımlarda uygulamanın çok ciddi bir emek, bilgi ve düşünce kıvraklığı gerektirmesinden olsa gerek. Bu kısa yazının permakültür açısından [bir hayli karmaşık bir konu olan ve ancak örnekler üzerinden bol bol giderek kavranabilen] “örüntü” kavramına çok basit bir giriş yapmanın ötesinde bir iddiası bulunmuyor.

Mollison doğal olguların belli örüntüler, kendini tekrar eden biçimler, şekiller ve düzenler içinde ortaya çıktığı görüşünde. Bu örüntülerin ortaya çıkması Mollison’a göre asla tesadüfi değil, yaşam biçimlerindeki belli ihtiyaçların karşılanmasının, belli işlevlerin yerine getirilmesinin birer tezahürü. Doğal olgulardaki örüntüleri saptamak ve incelemek, o yaşam biçiminde ısıya, devinime, akışkanlığa, geçirgenliğe, döngüselliğe, hıza dair çok çeşitli bilgileri bize vermekte. Çünkü doğal olgular bünyelerinde yaşadıkları ısı, ışık, temas, devinim, basınç gibi olaylar ve süreçler sonucunda kendini tekrar eden belli şekillere bürünmekte ve belli döngüler ortaya koymakta. Biz her ne kadar o doğal olgunun ya da doğal sürecin özü, tözü hakkında kesin bir bilgiye ulaşamasak da, örüntü bilgisiyle hangi durumun içinde olduğu ya da ilişkiler ağı içindeki yeri açısından sağlam verilere ulaşabiliriz.

Dahası, bu örüntüleri, kendini tekrar eden biçimleri, şekilleri, yapıları inceledikçe doğada kendini tekrar eden bir düzenin, yaşam biçimlerinde büyüklük, hacim, uzunluk gibi ölçülerde, boyutlardaki artışta belli oranların, belli denge, tahammül ve yanyanalık sınırlarının olduğunu saptamak da mümkün. Örüntüleri kavradıkça da doğanın döngülerini ve bütünselliğini, çeşitlilikteki iç içeliği ve birliği biraz olsun kavramak mümkün hale gelmekte.

Doğadaki başlıca biçimler olarak Dalgalar (denizdeki dalgalar, kumulların dalgalanmaları), akışkan çizgiler, bulutsu biçimler, sarmallar, yuvarlak çıkıntılar, dallanmalar (ağaç dalları, nehir kolları), ağlar sayılabilir.

Mollison için örüntülerin bu denli önemli olması, bunların tasarımcı için çok sağlam bir dayanak noktası oluşturmasından. Örüntüler, hangi işlevlerin genelde hangi formlarda yerine getirildiğinin bize bilgisini verdiğinden, tasarımcıya enerji tasarrufu sağlayan, işlev ve estetik açısından tatmin edici, verimli ve sürdürülebilir yapılar kurmasını sağlar. Örüntüler aslında tasarımcının bilgileri, varlıkları, malzeme ve teknolojileri ve de unsurlar arasındaki ilişkiyi içinde oturtacağımız çerçeveyi vermekte. Misal, belli malzemeleri toplamak veya dağıtmak üzerine bir tasarım yaparken ‘dallanma’ örüntüsüne başvurabiliriz.

Dallanma örüntülerinin düz bir hat takip etmemesi, ana dal ile ondan uzanan dallar arasındaki orantı (genelde ilk hattan çıkan ikinci hat ilkinin yarısı kadardır), dallanma oranı (bire iki, yani ilk hattan iki yeni hat), dallanma sayısı (genelde 7, yani bir kütlede ana hattan en fazla 6 hat daha çıkıyor), hangi hatta ne tür davranış kalıplarının yaşandığı, hatlardaki akış hızı, taşıma kapasitesi, vb. bunların hepsi tasarımcıya kuracağı yapıda, ne hacimde ve ne hızda bir akış trafiği yaşaması gerektiği, bunları hangi genişlikteki yol hatları üzerinden aktarabileceği, hangi hatta hangi akış yoğunluğunun gerçekleşebileceğine dair bir çerçeve sunar. Örüntü bilgileri sayesinde tasarım unsurlarımız faydalı bir ilişkiler ağı içinde işler.

Mollison’ın tasarım açısından belki de en önem verdiği örüntü bilgisi, ‘kenar etkisi’dir. Doğada iki farklı yapının, oluşumun, maddenin kesiştiği sınır noktalar Mollison’a göre çeşitlilik, verim, tür sayısı, enerji akışı vb. açısından çok zengin yerlerdir. Su ile toprak, orman ile çayırlık, bir dağdaki buzul sınırı gibi iki ekosistemin birleştiği sınır bölgelerinde daha karmaşık, yeni, üçüncü bir ekosistem oluşur. Hem her iki ekosistemin de çoğu üyesi burada yaşayabilir, hem de buraya özgü yeni türler ortaya çıkar. Bu yüzden, arazi tasarımlarında ‘kenar etkisini’ azamiye çıkartacak girintili çıkıntılı, çok kenarlı yapılar (havuz, bahçe, bina …) yapılmalıdır. Çeşitlilik, akışkanlık, birleşimler yaşamı beslemekte, kapalı sistemler zamanla durağanlaşarak çürümektedir.

Tasarımda kenar sayısı arttıkça ‘kenar etkisi’ de artmakta.

[‘kenar etkisi’ için ayrıca Erol Scott’un yazısı: http://patikayolculari.wordpress.com/2009/08/28/sinir-etkisi/ na bakılabilir.]

Mollison geleneksel toplulukların örüntüleri her zaman, her yerde kullandığına dikkat çeker. Örüntüler evleri, halıları, dış duvarları, silahları, hatta bedenleri süsler; şarkılarda, danslarda, masallarda defalarca yinelenir. Bu semboller, şekiller, motifler temel, yaşamsal bilgilerin topluluğun bütün bireyleri tarafından içselleştirilmesini sağlar. Böylece yön bulma, iklim akışları, tıp, ekin, hayvanlar, coğrafyadaki dönüşümler gibi pek çok bilginin bireylere aktarımının yanı sıra 9, 11, hatta 20 yıllık döngüler ve karmaşık olaylar öngörülebilir. Mollison’a göre bizim kullandığımız sayılar ve harfler ise örüntülerin, dolayısıyla da yaşamsal bilgilerin öğrenilmesi açısından bir faciadır. Harfler ve sayılar kendi başlarına bir anlam taşımaz, bütün yaygınlık iddiasına karşın temel, yaşamsal bilgiler son derece dar bir kitlenin elindedir, hatta öyle ki bireylerin kendi başına ayakta kalamaması ve hiyerarşik bir yönetim mekanizmasına bağımlı olması için, özellikle onlardan esirgenmektedirler. [Günümüzün 11-12 yıllık temel eğitim sistemi barınma, beslenme ve birarada yaşamaya ilişkin bu yaşamsal bilgiler haricindeki her şeyi körpe zihinlere boca etmektedir.] Üstelik bu tür bilgiler kolaylıkla unutulabilirler [oysa dans ederek öğrenilen bir örüntü artık bünyeye kazınır].

 

Mollison’ın bununla ilgili verdiği sayısız örnekten işte sadece biri: Avustralya yerlilerinin kamplarına her gidişinde Pitjantjatjara yerli kadınlarının pencerelere ve giysilerine çok karmaşık birtakım örüntü desenleri çizdiğine tanık olur. Bu şeklin anlamını öğrenmeye çalışsa da kadınlar bu bilginin kadınlara has olduğunu söyleyerek onu cevaplamaz. Bir süre sonra ufak bir uçakla çölün üzerinden geçerken kaybolurlar; Mollison yukarıdan çöle baktığında bu şeklin bir ekolojik harita olduğunu anlar. Kadınlar çölün ekolojisiyle ilgili bilgileri bu şekil üzerinden gündelik yaşama aktarmaktadır. Bu şekil akla kazındığında çölün bir bölgesine hiç gitmemiş bir kabile üyesi eliyle koymuş gibi aradığını bulabilmektedir. Ya da nereye ağaç dikilebileceği veya dikilmeyeceği gibi bilgiler nesilden nesile aktarılmaktadır.

Fotoğraflar © patternunderstanding.pdf

Son olarak, Mollison düz mantığa dayalı, cetvelle çizilmiş gibi duran çizgisel, ‘düzgün’ yerleşim tasarımlarının sürdürülebilirlik açısından sınıfta kaldığını söyler. Doğada mükemmel bir yuvarlak ya da kare yoktur, doğanın şekilleri yamuk yumuktur, karmaşık, karışıktır. Sürdürülebilir yerleşimler kurmanın temel ilkesi de doğayla uyumlu örüntülere başvurmaktır. Bir ev yaparken, bir bahçe, havuz, su bendi oluşturuken ya da bir köy, herhangi bir insan yerleşimi kurarken belli yapılara özgü belli oranları, dinamikleri, büyüklük, taşınabilir nüfus ve yan yanalıklardaki tahammül sınırlarını sürdürülebilir kılmanın yolu örüntülerin dilini bilmekte yatar.

Kaynakça:

  • A Designer’s Manual, Bill Mollison; Tagari, 1996.
  • Designing for Permaculture, Bill Mollison; Yankee Permaculture, 1981.

Yazan: Hira Doğrul, Permakültür Platformu

http://permacultureturkey.org/%E2%80%98oruntu%E2%80%99-kavramina-kisa-bir-giris-denemesi/

May 6, 2011 Posted by | ekokoy - permakultur, ekoloji | 2 Comments

Doğanın Alfabesiyle Tasarlamak: Permakültür – Selen Akhuy

Bu yazı ilk olarak Arredamento Mimarlık Dergisi’nin Mart 2011 sayısında yayınlanmıştır.

İnsan etkinliğinin önemli, ayırt edici, belirleyici bir kısmı “enformasyonun” kodlanması ve bu kodların okunması ile ilgilidir. Eğitim, başka pek çok niteliğin ve işlevinin yanında, yetişmekte olan bireyin içinde büyüdüğü toplumun yaşantısına katılıp katkıda bulunmasını sağlayacak kod okuma ve oluşturma becerilerinin aktarılması olarak tanımlanabilir. Benzer bir şekilde sanat, tasarım ve mimarlık, başka pek çok niteliğin ve işlevin yanı sıra, aynı zamanda bir kodlama edimi olarak görülebilir. Bu kodlama sürecinde, bilgimizi veya maalesef cehaletimizi kodlarız.

Bilgimizin en önemli kaynağı ise kendimiz ve çevremizle ilgili gözlemlerimizdir. Bu süreçte, “büyük öğretmen” doğadan öğreniriz.

Doğal olguların gözlenmesi ile elde edilen bulgular, bunların altında yatan işleyiş ilkelerini kavramamızı kolaylaştıracak sadelikte formüllere büründürüldüğünde insan aklı rahat eder.Doğal olguları ve formları geometrik şekiller vasıtasıyla temsil etmek, sadece onları nitelik ve nicelik bakımından kavramak isteyen fizikçilerin değil, tasarımcıların, mimarların ve sanatçıların da uğraş alanına girmiştir. Zira etrafımızdaki nesnelerin insan ölçülerine ve/ veya doğada gizli ölçülere/oranlara göre tasarlanmış olmaları, bizi rahat ettiren unsurlardan biridir. Ayrıca, doğanın işleyişi ve evrendeki yerimiz hakkındaki bilgimiz ve sezgilerimiz bu yolla ifade bulmaktadır.

Örnek vermek gerekirse, doğada çok sık rastlanan altın oran (yaklaşık 1,618) kodunu – biz sezsek de sezmesek de – etrafımızdaki birçok tasarım ürününde bulmak mümkündür.

Sayıların, geometrinin, varoluş sırlarını bize fısıldayacakmış gibi göründüğü en çarpıcı örneklerden biri, Vitruvius’un adeta bir bilmece gibi ortaya koyduğu, insan bedeninin tüm parçalarını birbiriyle ilişkilendirmekle kalmayıp insanı bir kare ve daire içine yerleştirmek suretiyle gökyüzü (ilahi) ve yeryüzü (dünyasal) arasına konuşlandıran tarifinden yola çıkan Leonardo da Vinci’nin gerçekleştirdiği çizimdir.

Fakat insanlar birbirlerine benzemedikleri gibi, beden ölçüleri Vitruvius Adamı’nın ölçütleriyle karşılaştırıldığında da az çok farklılıklar ortaya çıkacaktır. Aynı şekilde, Öklid geometrisinin düz çizgilerine, dairelerine, üçgenlerine, karelerine, piramitlerine doğada pek rastlamayız. Tersine, doğaya baktığımızda kendilerine özgü karakteristikleri nedeniyle birbirinden ayırt edebildiğimiz, fakat hiçbir örneği bir diğerinin tıpatıp eşi olmayan bazı oluşumlar görürüz:

• Suyun veya kumulların üzerinde oluşan DALGA formu
• Nehirlerdeki AKIŞ HATLARI
• Travertenlerde, ağaç tepelerinde veya gökyüzünde gördüğümüz BULUTSU formlar
• Galaksilerde, havanın küresel dolaşımı sırasında, ayçiçeğinde görülen SARMALLAR
• Likenlerde, resiflerin kenarında gördüğümüz LOBLAR
• Ağaçlarda, nehirlerde, çatlayan yüzeylerde, şimşekte gördüğümüz DALLANMALAR
• Kayalardaki likenlerde, adaların dizilişinde gözlemlenen DAĞINIK ÖBEKLER
• Çamur çatlaklarında, örümcek ağında, kuş kemiklerinin içinde görülen AĞLAR

Bütün bu şekiller ve onları doğuran süreçler, bildiğimiz geometrik formlara benzemeyen, doğrusal formüllere oturtulamayan düzensizlikler içerir. Çok parametreli, karmaşık (kaotik) sistemlerin her unsuru birbirlerini karşılıklı olarak etkilediği için doğrusal düşünce biçimleri ve denklemlerle kavranamaz, temsil edilemezler.

“Doğa, kesin ölçümlerin ötesindedir ve ancak duyularla algılanıp “sistem” olarak idrak edilebilir.” (Mollison, s. 71)

“Fizik bilimi var olduğundan beri doğanın yasaları araştırılıp sorgulanmış, ancak, fizikçiler atmosferde, çalkantılı denizlerde, yabani popülasyonların dalgalanmalarında, kalp ve beynin titreşimlerinde var olan düzensizlik konusuna gelip dayandıklarında dünyayı bu konuların cahili olmaktan kurtaramamışlardır. Doğanın kuraldışı olan, devamsızlık ve düzensizlik gösteren yüzü bilim için bir bilmece, hatta daha kötüsü birer hilkat garibesi olarak kalmıştır. Ne var ki, 1970’li yıllarda (…) birkaç bilim insanı düzensizlik konusuna el atmaya başladı.” (Gleick, s. III-IV)

Hava durumu tahmini, popülasyon değişimleri, akışkanların hareketleri gibi doğrusal olmayan, dinamik sistemleri incelemek, girintili çıkıntılı bir kıyı şeridinin ölçmek, veya bu konularda matematiksel modeller geliştirmek için kollar sıvandı. Bu atılıma ancak 20. yüzyılın ikinci yarısında cesaret edilebilmesinin ardında yatan en önemli sebeplerden biri, bir formülün çıktısını, geri beslemeyle tekrar formüle girdi olarak sunmaya dayanan sonsuza dek yinelemeler (iteration) için ihtiyaç duyulan hesaplama kapasitesini sağlayacak bilgisayarların ancak 70’li yıllardan sonra hayatımıza girmiş olmasıdır. Sonuçta, “fraktal” geometrinin sunduğu olağanüstü karmaşıklıkta ve büyüleyici güzellikte formlar bilgisayar ekranında belirdiği an, ki bunların en ünlüsü, “Tanrı’nın parmak izi” olarak anılan Mandelbrot kümesidir, evrenin işleyişini kavramak çabasında sanatla geometrinin bir kez daha birbirine dokunduğu harika bir an olarak tescillenmişti. Bir yandan da, geri besleme, kendine benzerlik, yineleme, başlangıç durumuna hassas bağlılık ve daha niceleri gibi kavramları içeren, görelilik ve kuantumdan sonra üçüncü bilimsel devrim dalgası “Kaos Kuramı” doğuyordu.

Mandelbrot Kümesi

Fraktal geometri, kısa zamanda tekstil desenleri üreten veya dağlar, dalgalı deniz, yangın gibi görsel efektler hazırlayan bilgisayar programlarından, cep telefonlarında farklı frekansları alabilecek antenlerin tasarımına varıncaya kadar birçok alanda kullanılır hale geldi.

Öte yandan, bütün bu gelişmeler sayesinde, bilim insanlarının büyükçe bir bölümü, rastgele oldukları gerekçesiyle bir köşede unutulan eski verileri yeni yöntemlerle ele alabileceklerini fark ettiler, bir kısmı bilimdeki bölümlenmenin araştırmalarına engel teşkil ettiği hissine kapıldı, hatta bazıları da parçaları bütünden soyutlayıp incelemenin gereksizliğini düşündüler. (Gleick, s. 300)

70’li yıllardan itibaren bu gelişmeler olurken, aynı dönemde, 1928 Tazmanya doğumlu balıkçı, ormancı, araştırmacı, eğitmen, doğa insanı Bill Mollison ve çalışma arkadaşı David Holmgren çeşitli bilim dallarını birbirleriyle “konuşturacak” bir çerçeveyi oluşturmakla meşgullerdi. Geometri, jeoloji, biyoloji, müzik, sanat, astronomi, parçacık fiziği, ekonomi, fizyoloji, teknoloji ve diğerleri arasında bağlar kuracak ve hepsinde uygulanabilecek bir yaklaşım geliştirmeyi ve bunu bilinçli tasarımlar yapmak üzere kullanmayı hedefliyorlardı. Bu yaklaşım “örüntüleme”ydi, Bill Mollison’ın müfredatını “Permaculture: A Designers’ Manual” – Permakültür: Tasarımcıların El Kitabı (1988) adlı kapsamlı eserinde ayrıntılandırdığı tasarım bilimine de (1974’te) “permakültür” adını verdiler.

“Permakültür, birçok disiplin arasındaki bir çevirmen gibidir, farklı alanlardan enformasyonu bir araya getirir. Çeşitli bilgi biçimlerinin birbirleriyle ilişki haline girdiği bir çerçeve veya örüntü olarak tarif edilebilir. Permakültür, farklı disiplinlerin bir sentezidir.” (Mollison, s. 76)

Mollison’a göre doğal olguların altında yatan örüntüleri anladığımızda ve bunları birbirine bağlı kümeler halinde biraraya getirdiğimizde tasarım için güçlü bir araç geliştirmiş ve birçok disiplini ilişkilendirecek bilimsel bir temel bulmuş oluruz.

Örüntü kelimesinin İngilizce karşılığı olan pattern, Latince “baba” anlamına gelen pater sözcüğünden gelir. Benzer şekilde, “rahim” ya da “kalıp” anlamlarını taşıyan İngilizce matrix sözcüğü de “ana” anlamındaki mater’den gelir. (Lundy, s. 62)

TDK’nın Güncel Türkçe Sözlüğü’ne göre örüntü, olay veya nesnelerin düzenli bir biçimde birbirini takip ederek gelişmesidir. Buna göre, haftanın günleri bir örüntü oluştururlar.

Semboller, desenler ve form hakkındaki kitap ve kaynakların çoğu bunları genel modeller haline getirmezler veya günlük yaşamda faydalanabileceğimiz uygulamalı örnekler sunmazlar. Genellikle listeler veya kataloglar oluşturmakla yetinirler.

“Bazıları da anlam sadece sayılarda veya örüntülerde yatıyormuş, örüntüler esrarlı bilgilerin sembolleriymiş ve bunların güçlerini ortaya çıkarak tek anahtar da sorgusuz sualsiz bir inançmış gibi bir yaklaşım sergilerler.” (Mollison s.71)

Mollison’ın örüntü kavramıyla kastettiği, biçim – işlev ilişkisini açık eden, sadece anlık görüntüleri, durumları değil, dinamik süreçleri de okumamıza yardım eden kodların kolay akılda kalan, kolay öğrenilen formlara veya kalıplara dökülmesidir.

Tasarımda uygun örüntülemeler sayesinde, akış, büyüme, bilgi akışı gibi unsurları kullanarak enerji tasarrufu sağlayan, işlev ve estetik açısından tatmin edici, verimli ve sürdürülebilir sistemler kurmak mümkündür.

“Örüntüleme, tasarımlarımız için çerçeve oluşturur. Gözlemlerimizden elde ettiğimiz bilgiyi, varlık ve nesneleri, bağlantılar hakkındaki analitik yorumlarımızı, belirli malzeme ve teknolojileri bu çerçeve içine oturturuz. Örüntüleme sayesinde öğeler etkileşime girer ve faydalı ilişkiler kuracak şekilde işlev görmeye başlar. Örüntü, tasarımdır, tasarım da permakültürün konusudur.” (Mollison, s.94)

Dağ zirvelerinin, akarsuların ve kollarının, ağaç dallarının, kum tepelerinin oluşumları gibi ilk bakışta düzensiz, gelişigüzel, karmaşık gelen görünümler içinde bir “düzen” okumayı başaranlar, sadece son 30 – 40 yılda, bilgisayarların gücünü arkalarına alan bilim insanları değildi. Birçok kadim topluluk gök cisimlerinin hareketlerini isabetle tespit edip çeşitli periyotlardaki döngüleri desenlere ve mimarilerine aktarmışlar, ilkel dediğimiz kabileler şarkılarına çölde veya okyanusta yollarını bulmalarını sağlayacak yol haritaları işlemişler, evrenin ve toplulukların işleyişi hakkındaki görülerini masallarına, törenlerine yansıtmışlar, örüntüleri kullanarak coğrafi ve ekolojik bilgileri kodlamışlar.

“Sayısal ve alfabetik sembolleri geliştirdikten sonra, eğitimimizin parçası olarak örüntüleri öğrenme ve kaydetmeyi terk etmemizin” bir hata olduğunu belirten Mollison (s.97), kolayca yeniden üretebilecek sözel ve görsel örüntülerin (sağaltım, gıda temini, hava durumu tahmini, yön bulma, gök cisimlerinin döngüleri gibi toplulukların yaşamsal gereksinimlerinin karşılanmasıyla ilgili) çeşitli bilgileri kodlamak suretiyle kültürel birikimin aktarılmasına katkı sağladığını söylüyor. Semboller, desenler, masallar, şarkılar, danslar ve törenlerle bilgi, nesilden nesile iletilebiliyor ve tekrarlana tekrarlana topluluğun tüm bireyleri tarafından içselleştirilebiliyor. Ne var ki, örüntülerle haşır neşirliğimiz tekrarlardan ibaret kaldığında zaman içinde bunların içi boşalmış kalıplara dönüşmesi ve örneğin kilim motiflerinin bilgi ve anlam aktarmaktan uzak, turistik dekoratif unsurlar olarak karşımıza çıkması da söz konusu olabilmekte.

Gözlem, doğadaki örüntüleri okuma ve bunu günlük yaşama aktarma pratiğine kendi coğrafyamızdan da pek çok örnek vermek mümkün. Buğday Derneği’nden Güneşin Aydemir, bizzat tanışma fırsatı bulduğu Salih Amca adlı bir Anadolu yörüğünün, her yıl ağustosun ikinci yarısında 12 gün boyunca tabiatı gözlemlediğini ve bunun sonucunda, 12 günün her biri bir aya denk düşecek şekilde, bir yıllık hava tahmini yaptığını anlatmıştı. Salih Amca, üç beş günden fazla hava tahmini yapamayan modern meteorolojinin aksine, büyük oranda isabet kaydediyordu. Ağustos ayını seçmesinin nedeni, bu ayda halk arasında bilinen “ağustosun yarısı yaz, yarısı kıştır” deyişiyle ifadesini bulan (bir başka örüntü!), çok farklı hava koşullarının görülmesiydi.

Yine Buğday Derneği’nin düzenlediği Yaşam Okulu’nun eğitmenlerinden akademisyen Sinan Canan, bu fenomenin, fraktal geometride karşımıza çıkan “kendine benzerlik” ilkesiyle açıklanabileceğini söylüyor: “Eğer bir sistem kaotik ise ve küçük ölçeklerde kendine benzerlik özellikleri sergiliyorsa; sistemin seyir düzeninin zaman içindeki küçük bir parçasına bakarak, ileride izleyebileceği yollar ve geçireceği durumlar -bir dereceye kadar- öngörülebilir. Hatta şartlar uygun olduğu takdirde, değişik zaman pencerelerinde yapılan gözlemlerle yine farklı genişliklerde tahminler üretilebilir. Kuramsal olarak, nereye ve ne zaman bakacağınızı bilirseniz, bir saat gözlemle gününüzü; bir günlük bir gözlemle önünüzdeki bir yahut 10 yılı, kaba hatlarıyla öngörebilme olasılığınız var!” (Canan, http://sinancanan.blogspot.com/2009/01/yarn-soyle-guzel-bir-piknik-yapmay.html)

Örüntülemeyi tasarımda nasıl kullanabileceğimizi, birbiriyle yakından ilintili üç örüntüyü ve bunlardan hareketle uygulanan tasarımları inceleyerek örneklendirebiliriz.

1.       KENAR ETKİSİ:

Kimyasal, fiziksel özellikleri veya soyut karakteristikleri açısından farklı her ortamın az çok tanımlanmış bir sınır durumu vardır. Bu sınırlar, yüzeyler veya algılanabilir farklılıklar iki ortam arasındaki etkileşim ve alışverişin meydana geldiği yerlerdir. İşte permakültürde, ortamlar arasındaki bu sınır özelliğini kullanmak, iki ortam arasında akışı sağlayacak unsurlar yerleştirerek mekânsal ve zamansal nişler yaratmak verimliliği artıracak temel tasarım stratejilerinden biridir.

Doğada bu sınırlar organizmaların yerleşmesi için genellikle çok elverişli yerler oluştururlar, zira sınırda, her iki ortamın da özelliklerinden faydalanmak mümkün olduğu gibi, iki ortamın etkileşime girmesinden doğan özel dinamikler de geçerlidir, dolayısıyla bu bölge üçüncü bir ortam oluşturur. (Orman ve çayır veya deniz ve kara gibi) İki ekosistemin karşılaştığı yerde (ekotonlarda), her iki sisteme ait türler bulunabilir, buna ek olarak birçok durumda ekotonlar, kendilerine ait türleri de barındırırlar.

Orman ile çayırlık alanın kesiştiği bölge, kenar etkisi nedeniyle tür ve habitat zenginliği barındırır.

İki soyut veya somut sistemin sınır temasına girmesiyle oluşabilecek etkileşim şu olasılıkları doğurur:

• Getiri, istikrar veya büyüme açısından iki sistemde de bir fark oluşmaz.
• Sistemlerin biri, diğeri pahasına fayda sağlar.
• İkisi de fayda sağlar.
• İkisi de getiri veya canlılık açsından kayba uğrar.
• Biri fayda sağlarken, diğerinde bir değişiklik olmaz.
• Biri kayba uğrarken, diğerinde bir değişiklik olmaz.

İyi haber şu ki, organizmalar ve sistemler genellikle birbirlerine iyi uyum sağlarlar. Birçoğu karşılıklı fayda görürken ancak pek azı diğerlerinin getirisini düşürür veya birbirini ortadan kaldırır. Yetiştirmekte olduğumuz bitki grupları söz konusu olduğunda, getiri ve sistem istikrarı açısından güçlü bir strateji, uyumlu unsurları seçerek bir araya getirmeye dayanır. İki uyumsuz sistem arasına karşılıklı uyum sağlayacak bir bileşen yerleştirebiliriz. Önemli olan, uyumsuzluğun sıfırlanacağı, karşılıklı bağımlılığın artırılacağı bileşenleri seçip yerleştirmektir. Yapılacak en büyük hata ise, farklılıkları yaratıcı bir şekilde kullanmak yerine bunları yok etmeye çalışmaktır. Tasarımın altın anahtarlarından biri, ölçeği küçük, çeşidi bol tutmaktır. (Mollison, s. 79-81)

İki sistem arasındaki etkileşim olasılıklarının tümünü kapsayan “kenar etkisi”, permakültürde önemli bir faktördür, zira sınır bölgelerinde ortamlar arası alışveriş ve buna bağlı olarak çeşitlik ve verim artar. Dolayısıyla tasarımcıların, bitkileri, su unsurunu veya binaları kullanarak uyumlu “kenarlar” yaratmaları tavsiye edilir.

İki ortam arasındaki kenar uzunluğunu, dolayısıyla da kenar etkisini artırmaya yönelik üç pratik örnek:

Birbiriyle uyumlu bileşenleri en fazla ilişkiye girebilecekleri şekilde yerleştirmek, kenar etkisini, dolayısıyla da çeşitliliği ve verimliliği artıran tasarım uygulamalarından biridir. (Çizim: Mustafa F. Bakır)
Gölet yüzey alanını değiştirmeden kenar uzunluğunu değiştirmek mümkündür. (Çizim: Mustafa F. Bakır)
Eşyükselti eğrileri boyunca kazılan yağmur hendekleri ve oluşan tümsek üzerinde türce zengin bir bitki örtüsü oluşturmak kenar etkisinden azami derecede faydalanmayı hedefleyen bir tasarım örneğidir. (Çizim: Mustafa F. Bakır)
Bill Mollison ve öğrencisi Geoff Lawton, Mollison’ların Tazmanya’daki çiftliğinde bir yağmur hendeğinin önünde. (Fotoğraf: Mustafa F. Bakır, 2007)

2.       SARMALLAR:

Doğada özellikle de büyümeyle ilgili birçok görüngü, sarmal formunu içerir. Bunlar dönüş halinde (dinamik) veya sabit (statik) olabilir ve daha ziyade yüzeyler üzerinde belirli bir hızdaki akışın içkin özelliğidir. Zaman içinde belli bir yörünge izleyen cisimler de bir sarmal çizerler. Kimi deniz canlılarının kabukları, bitkilerin dal ve yaprakları sarmal çizerek gelişirler. Üç boyutlu sarmallar, karmaşık şekilli uzun şeritler oluştururlar. Örneğin DNA çifte helezon formu sergiler.

Farklı yerleştirildiğinde iyice yayılıp yer kaplayacak şeylere derli toplu bir biçim vermek veya su ve rüzgâr akışlarını arazideki amaçlarımıza hizmet edecek şekilde yönlendirmek için, tasarımlarda sarmal formuna sıklıkla başvurabiliriz.

Bill Mollison tasarımı şifalı ot sarmalıyla ilgili bir çizim. Bu tasarım derli toplu formuyla küçücük bir alanda, yemek pişirirken gerekli bütün otları yetiştirmeyi olanaklı kılar ve tek bir fıskiyeli sulama borusuyla sulanabilir. Yaklaşık 2 metre genişliğinde bir tabanı olan ve 1 ila 1,3 metre yüksekliğe kadar çıkan toprak bir sarmalın üstüne ekilen bütün otlara rahatlıkla ulaşılabilir. Bu form, ışık alma açısı, rüzgâra maruz kalma ve drenaj açısından farklı olanaklar sağlar ve bitkiler ihtiyaçlarına uygun bir şekilde yerleştirilebilirler.(Çizim: Toby Hemenway, Gaia’s Garden: A Guide to Homescale Permaculture, 2000)

3.     DALLANMALAR

Elektrofizik alanında önemli deneyler yapan Lichtenberg (1742 – 1799), hızla hareket eden yıldırımın hemen hemen hiçbir zaman doğrusal bir yön izlemediğini gözlemleyerek, yıldırımın karakteristik özelliğini açıkça ortaya koyan bir örüntüye parmak basmıştır: Elektrik yükü, iyonize bir parçacıktan bir ötekine atlar. Akımın bir noktadan ötekine geçerken izleyeceği yol, her adımda yeniden belirlenir. Bu yolu önceden kestiremeyiz belki, ama oluştuktan sonra hemen tanırız!

Dengeden alabildiğine uzak bir düzlemde, yani yüksek enerji düzleminde, madde ile enerjinin aynı anda bir ortam tarafından taşınması durumunda, ortaya her zaman aynı örüntü çıkar. Bu oluşumların sadece zaman parametreleri farklı olabilir. (Cramer, s. 174) Nitekim akarsu deltaları ve ağaçlardaki dallanmalar aynı belirleyici ilke ile biçimlenir.

Bir ağacın olası biçimi, genetik düzlemde belirlenmiştir, dolayısıyla ne şekle girerse girsin, bir çam, bir kavaktan farklı olacaktır. Ama genetik sistemin sunduğu olasılıklar yelpazesi içinde, ağacın ilerideki somut şekillenişini önceden kestirmek olanaksızdır. Zira ağacın bulunduğu yerin ve konumun, çevre iklim koşullarının, rüzgârın, etrafındaki diğer canlı ve cansız varlıkların bu gelişmeye nasıl etki edeceği önceden hesaplanamaz.

“Bir ağaç da, belli bir genetik programa göre açılımlar yapıp gelişen dallanma, çatallanma noktalarından sıçrayan bir sistemdir; bu sistemde de çok yüksek bir enerji düzeyinde (canlının enerji düzleminde) madde aktarımı ve özümsenmesi süreçleri gerçekleşmekte ve (…) tersinmez kararlar birbirini izlemektedir. İlkece baktığımızda, bir ağaç, sadece yavaşlamış (yavaşlatılmış!) bir yıldırımdan başka bir şey değildir; sadece yıldırıma göre onun zaman göstergesi alabildiğine ağır akar.” (Cramer, s. 176)

Bir ağaçta dallanmayı temsil eden bu çizim, her kırılma noktasında uzunluk ve genişlik açısından meydana gelen değişiklikleri gösteriyor. (Çizim: Mustafa F. Bakır)

Nehirlerde veya ağaçlarda görülen dallanmanın (ya da büyüklük ve hacim değişikliğinin) her noktasında, basınçlardan, akışlardan, hızlardan, gaz alışverişinden dalların özgül büyüklüğüyle bağlantılı yaşam biçimlerine kadar her şey değişir. Aynı şekilde, dallanmanın her bir aşamasının yarattığı farklı koşulları, örneğin ekosistem katmanlarında, insan yerleşimlerinin büyüklüklerinde, nehir ve yolların taşıma kapasitesinde gözlemleyebiliriz. Dolayısıyla yerleşimlerimizi, trafiği, binaları tasarlarken bu işlev-boyut ilişkisine dikkat etmemiz gerekir.

Malzemeleri toplamak, dağıtmak veya çift yönlü bir akış temin etmek gerektiğinde düz hatlar kullanmak yerine dallanma örüntüsüne başvurmak pek çok fayda sağlar. Örneğin bahçede çıkmazlar veya “anahtar deliği” biçimli yürüyüş yolları kullanılabilir, böylece daha kısa rotalar izleyerek bahçenin bakımını yapmak ve ürün toplamak mümkün olur, türler arasında alışveriş kolaylaşmış olur.

Bu çizim, bir “anahtar deliği patikası” tasarımını gösteriyor. Burada, toplama ve dağıtma işlevleri açısından enerji tasarrufu sağlayan bir dallanma söz konusu. Aynı zamanda kenar etkisi azami düzeye çıkarılmış. Yaya yollarının yürüme mesafesini kısaltacak şekilde yerleştirildiği, ekim yapılabilecek alanların konumlandırılmasında ise insan kolunun ulaşabileceği mesafenin gözetildiği böyle bir bahçede çalışan kişi, daha az yol kat ederek daha geniş bir alana hakim olabilmektedir. (Çizim: Toby Hemenway, Gaia’s Garden: A Guide to Homescale Permaculture, 2000)

Bu yazı kapsamında ele alınmamakla birlikte, estetik duyarlılığımıza hitap eden formlardan, sürdürülebilir insan yerleşimlerine ve yaşayan sistemlere kadar çeşitli tasarımlara temel oluşturabilecek (rüzgâr ve su gibi akışkanların yeryüzündeki ve atmosferdeki hareketleri, gök cisimlerinin döngülerinin yeryüzüne etkisi gibi) daha pek çok örüntü mevcuttur. Bu örüntüleri yan yana getirdiğimizde, üst üste çakıştırdığımızda, iç içe geçirdiğimizde, doğanın işleyişini anlama yolunda önemli ipuçları elde ederiz.

Ne büyüme, ne de dallanma sonsuza kadar sürer. Örneğin doygun ekosistemlerde (toprak içindeki mantarlar ve yumrular, yer örtücüler, otsu bitkiler, çalılar, bodur ağaçlar, yüksek ağaçlar ve tırmanıcı bitkilerden oluşan) 7 bitki örtüsü katmanı gözlemlenir. İnsan vücudunda omuz, dirsek, bilek, el ayası ve parmakların üç boğumunu sayarsak yine yedi aşamalı bir dallanmanın söz konusu olduğunu görürüz.

Pek çok bitkinin yaprakları, sapın etrafında bir önceki veya bir sonraki yaprağa göre arada yarı yarıya, üçte bir vs. oranında mesafe bırakacak sarmal şekilde dizilir. Bu konumlanmalar Fibonacci serisine [Bu özel seride, bir sonraki sayı, önceki iki sayının toplamından (1, 1+0 = 1, 1+1= 2, 1+2= 35, 8, 13, 21, 34, 55…) veya  bir oran önceki iki oranın toplamından (1:2 + 1:3 = 2:5; 1:3 + 2:5 = 3:85:13, 8:21, 13:34…) meydana gelir] uygun bir şekilde gerçekleşebilir. Ancak bu gizemli düzenlilik bile zaman içinde bir evrede bozulur, büyüme sona erer.

Öklid geometrisi, doğadaki formların kavranmasında ne kadar yetersiz kalıyorsa, düz hatlardan oluşan örüntüler de arazi ve insan yerleşimi planlamasında verim, estetik ve çeşitliliğin desteklenmesi açısından sınıfta kalır.

Dikkatli bir gözlem ve örüntü bilgisi, dengesizlik durumlarının akışa ve harekete, akışın sona ermesinin ise durağanlaşma, çürüme ve bozulmaya sebep olduğunu, fakat her çürümenin de yeni bir yaşam formunun oluşmasına katkı sağladığını fark etmemizi sağlar. Evren, dengesizlik ve dengenin, düzensizlik ve düzenin, basitlik ve karmaşıklığın, yaşam ve ölümün, bir ve aynı bütünün içinde salınıp durduğu sonsuz bir olasılıklar kümesidir adeta.

“Tasarımın geleceğinin, örüntülerin bilgece uygulanmasında yattığına ve bu sayede zorlu problemlere birçok çözüm getirilebileceğine inanıyorum” diyen Mollison (s. 71), biyolojik veya toplumsal herhangi bir sistemin kavranması ve üretilmesi söz konusu olduğunda, aynı anda hem parçayı hem bütünü gözetecek hem de aralarındaki ilişkileri sezecek kadar iyi bir gözlemci olmamızı, çeşitliliği desteklememizi, karşılıklı fayda sağlayacak etkileşimleri teşvik etmemizi ve nihayet, bütün bunları doğanın alfabesiyle kodlayıp ifade etmemizi öneriyor.

Örüntülerle haşır neşir olmak, insanı form anlayışının ötesinde, varoluşla ilgili farklı bir algı ve kavrayışa götürdüğünde, dünya üzerindeki sorumluluğumuzu ele alıp etik bir yaklaşım içinde düşünmeye ve davranmaya başlarız, ki permakültürün belki de en can alıcı katkısı buna parmak basmasıdır.

Yararlanılan Kaynaklar:

  • Bill Mollison, Permaculture: A Designers’ Manual, Tagari Publications, 1988. (Kitabın Türkçe yayınlanması için çalışmalar sürüyor, gelişmeleri Türkiye Permakültür Araştırma Enstitüsü’nün İnternet sitesinden takip edebilirsiniz.)
  • Friedrich Cramer, Kaos ve Düzen – Sırat Köprüsündeki Hayat, Alan Yayıncılık, 1998.
  • Hira Doğrul, ‘Örüntü’ Kavramına Kısa Bir Giriş Denemesi, http://permacultureturkey.org/%E2%80%98oruntu%E2%80%99-kavramina-kisa-bir-giris-denemesi/
  • James Gleick, Kaos, Tübitak Yayınları, 1995.
  • Miranda Lundy, Kutsal Geometri, neKitaplar, 2001.
  • Sinan Canan, kaos kuramı, fraktal geometri ve kenar etkisi hakkında çeşitli yazılar, http://sinancanan.blogspot.com

 

Belgeseller:

Permakültür hakkında daha fazla bilgi için Türkçe İnternet siteleri ve haberleşme grupları:

Yazının orjinal adresi: http://permacultureturkey.org/doganin-alfabesiyle-tasarlamak-permakultur/

http://permakulturplatformu.org/?p=1362

May 6, 2011 Posted by | ekokoy - permakultur, ekoloji | Leave a comment

Permakültürle Kenti Dönüştürmek – Emet Değirmenci

“…topraktan bir şey almadan önce yerine ne koyacağını düşün!”
Maori sözü

Kentler kültürel, ekonomik ve sosyal birikimin yoğunlaştığı yerler olduğundan nüfusun da çok olduğu yaşam alanlarıdır. Yiyecek en temel gereksinmelerin başında geldiğine göre kentte bulunduğum sürece düşünmüşümdür; bu kadar yapılanmış çevrede bunca insan nasıl yiyecek bulabilir –hiç değilse bir kısmını nerede üretebilir diye… Aynı zamanda kentler tüketim odaklı endüstriyalist bir yaşam tarzının dayatıldığı mekanlar olduğundan ekolojik ve toplumsal krizin yoğunlaştığı yerler haline gelmiştir. Ancak kentte yaşayanlara ‘kırsala dönüp ekolojik bir yaşam kurarsan kurtulursun’ diyemeyeceğimize göre bulunduğumuz yerlerde çözüm üretmek durumundayız.

Öncelikle bir kent uzmanı olmadığımı belirteyim. Ancak yaşamımın büyük bir kısmını dünyanın en güzel, bazı yönlerden ise en sorunlu sayılabilecek kentlerinde geçirdim ve geçirmekteyim. Bu durumun aynı zamanda beni zenginleştirdiğini düşünüyorum. O halde benim kente bir borcum var, çözümün bir parçası olmalıyım. Ekolojik konulara uzun yıllardır kafa yoran biri olarak son beş yıldır permakültür odaklı edindiğim profesyonel deneyimler, bana kentte hem iyi bir gözlemci olmam gerektiğini hem de yukarıda Maori deyişinde belirtildiği gibi hep almayı değil, almadan önce yerine ne koyacağımı düşünmek gerektiğini daha iyi öğretti. Bu yazıda permakültürle yaşadığımız yeri nasıl ‘bizim’ kılabileceğimize bakmaya çalışacağım. Evimizin önünü temiz tuttuğumuz gibi, bizim olanı da kirletip yok etmeyiz hatta sahip çıkarız değil mi?

Ekolojik yaşam tasarımı diye tanımlanan permakültür organik yiyecek yetiştirmekten ötedir. Kentte yaşamımızı planlarken bir düşünelim; merkezileştirilmiş su ve elektrik şebekesi ya da ulaşım sistemi herhangi bir nedenle sekteye uğrasa yaşamımız ne kadar kendine yeterli olacaktır? Suyumuz ve yiyeceğimiz nerden geliyor ve bize ulaşana değin ne kadar ekolojik ayak izi ya da karbon ayak izi oluşturuyor? Komşularımızla ne kadar karşılıklı dayanışma ve yardımlaşma içindeyiz? Permakültürle tüm bunlara hem bireysel hem de toplumsal anlamda çözümler ararız. Karbon ayak izimizi azaltmak (hatta mümkünse yok edecek şekilde) yerelliğe dayanan tasarımlar yapmaya çalışırız. Üreteceğimiz tasarımlar biyolojik ve ekolojik bilgeliğe dayanıp zorluklara (herhangi bir afet anı dahil) dayanıklı olmalıdır. Bu nedenle çözümlerimiz yerel kültüre, iklime, coğrafyaya, sosyal yapıya ve daha bir dizi öğeye bağlıdır.

kentte permakültür olursa nasıl olur?

Permakültür küçük ölçekli alanlarda bolluk yaratmayı amaçladığına göre kentteki yaşam alanları buna iyi bir örnek teşkil eder. Bu yöntemle yarım dönümlük bir bahçeden dört kişilik bir ailenin yiyecek gereksiniminin yarıdan çoğu karşılanabilir. Bu kadar alanınız yok ve hatta apartman dairesinde yaşıyorsak yine de bir şeyler yapabiliriz. Örneğin, apartman ya da site yönetimini yağmur suyu hasadı yapmaya ikna edebilir, mutfak ve banyodan gelen gri suyu yeniden kullanıma sokabiliriz.

Bunların yanı sıra balkon bahçeciliği ve dikine bahçecilik gibi yapılabilecek yaratıcı uygulamalar bulabiliriz. Öngörülere göre su sorunumuzun gittikçe artacağını dikkate alınırsa önerilerime su tasarrufu odaklı devam edeceğim. Ankara’da bir arkadaşıma balkonunda şifalı otlar ve yenebilir çiçeklerden kilim desenli bir bahçe oluşturmayı önermiştim. Böylece hem balkonundaki alan genişleyecek hem de şifalı otlar mutfağında yanıbaşında olacaktı. İşte size Zon (Mıntıka) 0’da yani yaşadığımız evin içinde Zon 1 yaratmak. Burada tasarımlarımızda kullanılacak alanımızı kullanım sıklığına göre bölgelere ayırdığımızı anımsatmalıyım. Üstelik bu modelde yukardan azıcık su konmasıyla -eğer doğa dostu temizlik ürünü kullanıyorsanız hatta küllü suyu kendiniz yapıyorsanız- bulaşık suyunuzla tüm bahçeyi sulayabilecek ve salatanıza koyacağınız maydanoz, nane, kekik vb baharatlı otların kokusuyla salatanızı yiyeceksiniz. Buna ek olarak belki apartmanınızın tepesine kolektif bir çatı bahçesi yapabilir, hatta bir köşesini haftada bir paylaşacağınız potlaçlara ayırabilirsiniz. İstanbul’un göbeğinde yaşadığım yıllarda böylesi bir alan oluşturduğumuzu ve çocuklarımızın bile ortamdan ne kadar zevk aldığını hala anımsıyorum. Yalnız çatı çok güneş aldığından bitkilerinizi kanopi bahçesi olarak yerleştirmeniz önemli olabilir.

Bir de solucan kompostunun apartman dairelerinde dahi hiç kokusu olmadan yapılabileceğini yine kendi deneyimimden biliyorum. Solucan kompostu mutfağınızdan çıkan birçok biyolojik atığı toprağa dönüştürecektir. Bunun altından alacağınız suyla ve toprağıyla yapacağınız kompost çayı bitkilerin yaprakları ve dalları üzerine serpilirse, hem hastalıkları önler hem de büyümelerini hızlandırabilir. Evinizde direk güneş almayan bir yere koymanız yeterlidir. Ben bir sene boyunca yaşadığım dairede yer olmadığı için banyomda uyguladım ve gayet iyi çalıştı. Üstelik banyonun nemi de en sıcak yaz aylarında dahi kompostumuza serinlik sağlamış oluyor. Solucan şerbetinin balkon bitkileri için kullanımı çok pratiktir ve oldukça çekici bir rengi vardır. Avustralya’da çalıştığım organik yiyecek kooperatifinde şişeleyip satıyorduk ve yanlışlıkla meyve suyu sanılıp içilmesin diye şişenin üzerine uyarıcı etiket yapıştırıyorduk. Üç ayda bir solucan kompostunun en altında biriken toprağı ve solucanları ayırıp apartmanın bahçesindeki bitkilere koyduğunuzda onlar da bayram edecektir.

kolektif projeler toplum bahçeleri ve kent çiftlikleri

İstanbul’un eski bostanlarında ne kadar kolektif bir çaba vardı bilmiyorum ama çocukluğumda İstanbul Bostancı’daki bostanları biraz anımsıyorum. En azından gidip oradan soğan, marul, domates alırken yiyeceğimizin bir kısmının nereden geldiğini ve hangi koşullarda kimin yetiştirdiğini biliyorduk. Tarihsel olarak daha da öteye gidersek, bir zamanlar İstanbul tarihi yarımada çevresinin kentin yiyecek ambarı olduğunu biliyoruz. Günümüzde büyük bostanlara yer kalmadığına göre küçük ölçekli de olsa kolektif kent bahçeleri yaratabiliriz. Eğer kolektif bir ruhla yapılırsa kent toplum bahçeleri dediğimiz bu alanlar aynı zamanda sosyal olarak da topluma çok şeyler kazandırıyor.

Altı yıl önce Yeni Zelanda’nın başkenti Wellington’da bir kilise bahçesinin bir dönüm kadar alanını
atıklardan temizleyerek yenebilir bitkilerden oluşan bir peyzaj yarattık. Böylece hem atıl ve atık deposu haline getirilmiş bir toprak parçasını yeniden diriltmek hem de eğimli bir arazide nasıl tarım yapılacağı konusunda bilgi ve becerilerimizi geliştirmiş olduk. Daha öncesinde, kent belediyesinden talep ettiğimiz kentin göbeğinde bir başka alan daha vardı ki; oranın bize tahsis edilmesi neredeyse üç yıl uğraştırdı. Proje detaylarının kent belediyesi tarafından kabul görmesi ve yerel gruplara kendimizi anlatmamız çok çetrefilli bürokrasiyle uğraşmayı gerektirdi. Yaklaşık dört dönümlük bu alandaki toprak DDT’den orta düzeyde etkilenmişti. Toprağını iyileştirme (remediation) yöntemlerini de böylelikle beceri dağarcığımıza ekleme fırsatı elde ettik. Kendi insiyatifim olan “Innermost Gardens” adını verdiğimiz her iki proje de aynı zamanda çok kültürlülüğe hizmet ediyor. Şu anda çeşitli permakültür eğitimlerinden, okul çalışmalarında toprakla ilgili beceriler kazandırmaya kadar çok sayıda etkinlik için eğitim merkezi haline gelmiş durumdadır.

Türkiye’de ekolojik pazarların yanı sıra Toplum Destekli Tarım’a adım atılması sevindirici. Yakın çevrenizdeki bir grup insanla ortaklaşarak; örneğin İstanbul’da Şile, Çatalca, Silivri’deki çiftçilerin kendi arazilerinde yetiştirilmiş ürünleri tercih ediyor olmak o çiftçilerin doğrudan desteklenmesi anlamına geliyor. Böylelikle üretici ve tüketici arasında doğrudan kurulan organik bağlar mevsim dönüşümlerini toprakla ilintili birçok paylaşıma açık olacaktır.

Bunun yanında kent bahçelerinden daha büyük ölçekte bir mahalleliye yetecek çokyıllık bitki ve ağaçlardan (aralarında tekyıllıklar da olabilir) bir yiyecek ormanı yaratmak da mümkündür. Avustralya’dan İskandinavya’ya kadar artık pek çok şehirde kolektif yiyecek ormanları oluşturuluyor. Şimdi yaşadığım ABD’nin Seattle kentinde dar gelirlilerin yararlanabileceği ve emek koydukları 10 dönümlük bir alanı kapsayan büyük bir toplumsal yiyecek ormanı projesi oluşturmaya çalışıyoruz. Şunu tekrarlamalıyım ki; bu tür projelerde gelişmiş ve demokratik denilen ülkelerde dahi bir dizi engele karşılaşabiliyor. Dolayısıyla sabırlı ve kararlı olmalısınız!

okullarda kolektif yiyecek peyzajları

Anadolu kültürünün bitkilerle tedavi birikimi bir hayli köklüdür. Bu zenginliği henüz kaybetmemişken gelecek nesillere taşımamız iyi olmaz mı? Örneğin, bahçesi olan okullarda bir bölüm yenebilir peyzaja dönüştürülebilir. Olmayanlara ise pencerede perde şeklinde atık (plastik tetrapak vb.) kutulardan bir pencere bahçesi oluşturabiliriz. Ve bunu çocuklarla ya da gençlerle yapacağınız bir proje haline getirebilirsek onlar da bu işten çok zevk alacaklardır. Genelde hidroponik denilen yalnızca suyla yapılan bu tür bir tarımı aslında az bir toprak kullanarak bitkilerimizi arada solucan suyuyla besleyerek de yapabiliriz. Örneğin, koşarken düşen bir çocuk aloverayı alıp dizine sürüp kendini tedavi edebilir. Bu durumda okulda kimyasallardan oluşan bir ecza dolabı yerine çoğunluğu bitkilerle tedaviyi esas alan doğayla bütünleşme kültürü geliştirebiliriz.

Bir diğer örnek de anaokulu çocuklarının dahi çok zevk aldığı tohum topları yapma etkinliği var. Örneğin, gelincik papatya vb. vahşi yerlerde yetişebilecek yabani meyve tohumları dahil toplayarak yapılan tohum toplarını ilkbahar ve sonbahar da okulun ya da mahalledeki yolun bir kenarına bırakıp gelişmesi öğrencilerle izlenebilir.

Bugün gelişmiş ülkelerin çoğunda çocuklara ve gençlere sağlıklı yiyecek programları sunuluyor. Daha duyarlı okul yönetimleri bunu -okula kompost tuvalet yapmak gibi- permakültür uygulamalarına kadar götürebiliyor. Öyle ki, okul kantinlerinde öğrencilerin kendi yetiştirdiği sebze ve meyvelerden öğrenciler kendileri yiyecek hazırlayıp sunmaktalar. Hatta çocuklar, projelerine fon sağlamak için kafa yormaya ve pratik olarak bir şeyler yapmaya teşvik ediliyor. Oğlum ortaokuldayken yenebilir bitkiler bahçesini (bütçesi dahil) arkadaşlarıyla kolektif bir şekilde oluşturdu. Böylece hâkim eğitim sistemi birazcık da olsa sıkıcı olmaktan uzaklaşıp gerçek yaşamın bir parçası haline geliyor.

gözlem, deneyim ve paylaşım

Permakültür tasarımında alanla ilgili fiziksel olduğu kadar sosyal anlamda da dört mevsimlik (hatta olabiliyorsa daha fazla) bir gözlem yapılması önemlidir. Örneğin, Seattle’da kiralık evimin sahibi benim bir permakültür uzmanı olduğumu duyunca sevinmişti. İlk sorduğu bahçesindeki kara böğürtlenle nasıl başa çıkabileceği oldu. Bahçenin her yerini sarmış olan kalın köklü dikenli böğürtlenle başa çıkmak yağışı bol olan bir yerde kolay değildir. Buna çare olarak önce keçi sonra da domuz kiralamamız gerektiğinden söz edince ev sahibim güldü… Oysa gerçekten bunu iş edinen keçi ve domuzlar vardı. Hatta çevre düzenleme uzmanları, “eyvah ekonomik krizin olduğu bu yıllarda işimizi keçilere ve domuzlara kaptırdık” diye serzenişte bulunuyorlardı ve bu tür haberler basına da yansıyordu. Ev sahibim Lorena gelip gittikçe bakıyor ve kayda değer bir değişiklik görmeyince bir gün bahçemi ne zaman yapacağımı sordu. Ben de, “acelem yok bakıyorum; biz permakültürcüler önce uzun süre bakar düşünürüz” dedim. Nasıl bir tasarım yapmalıydım ki var olan alanı maksimum düzeyde verimli olarak kullanmalıydım. Üstelik kiracı olarak da giderken toprağa, kendime ve dostlarıma geride bir şeyler bırakmalıydım. Buna kiracılar için permakültür diyoruz.

Ev sahibim benden neredeyse umudunu kesmiş olacaktı ki sık sık sormaktan vazgeçti. Ancak ilkbahara doğru gelip gördüğünde “şimdi ne demek istediğini anladım” dedi. 10 çeşit böğürtlen, sonbaharda topladığım yapraklar ve alışveriş yaptığım marketten getirdiğim atık kutuları kendi yaptığım kompostla birleştirince bahçeyi ilkbahar için ekime hazır hale getirmiştim. Çevresi renkli şişelerden oluşan yılan biçimli şifalı otlar sarmalı ise küçücük ön bahçemde gelip geçenlerin ilgisini çekmeye başlamıştı. Benim için de verandada kitabımı okumak ve çayımı yudumlamak daha zevkli hale gelmişti.

su kullanımı

Su gereksinimi yağmur hasadı dışında mahalle bazında kurulacak sarnıçlarından karşılanabilir. Meksika’nın Oaxaca Etno Botanik bahçesini geçen sene (2010) ziyaret ettiğimde bu bahçenin suyu yaz aylarında bahçenin altında bulunan ve bir dönüm kadar alanı kaplayan devasa bir sarnıçtan karşılanıyordu. Bu sarnıç tamamen yağmur suyu hasadıyla dolduruluyor. Elbette bitkilerin çoğunun o iklime dayanıklı olanlardan seçildiğini eklemeliyim.

Son yıllarda gri su dediğimiz banyo ve mutfaktan çıkan suyun yeniden kullanıma sokulması yaygınlaşmaktadır. Akiferin gittikçe kuruduğu ve tatlı suyunun yüzde bire kadar düştüğü dikkate alınırsa bizim de bunu vakit geçirmeden dikkate almamız iyi olabilir. Endüstriyel etkinlikler ve yanlış arazi kullanımı Türkiye’nin de iklim değişiminden hayli payını aldığını, hatta Avrupa’da Karbondioksit emisyonları en fazla ülkelerden biri halinde olduğunu gösteriyor. Bu durumda her damla suyun korunması ve yeraltında yeniden döngüye geçirilmesi gerekmektedir. Ayrıca kullandığımız atık suyun belki de kilometrelerce ötedeki tesislerde temizlendikten sonra (eğer varsa) denize verilmesinin gideri yine bizim cebimizden çıkıyor. Oysa kompost tuvaletler oluşturulması, gri suyunsa bahçede kullanılması doğrudan bir çözüm oluşturabilir. Bazı verilere göre yağmur, kar vb. suların akiferde birikmesiyle dünya su stokunun sadece %1-5 arası bir kapasite yaratılabildiği söyleniyor. Bunu artırmanın önlemlerini bugünden almazsak su çatışmalarının arttığı bir gelecek bizi bekliyor olacaktır. Bunun yanında suyun özelleştirilmesinin ve akan dereler önünde barajlar yapmanın da en büyük tehlike olduğunu eklemeliyim.

kurulacak yeni kentler köy düzeyinde olmalı

Bu kadar sosyalleşmeyi seven bir toplum olarak sokakları ve kamusal alanları geri istemeliyiz. Kavşak noktalarını, bankları, açık hava toplanma yerlerini ve toplumsal imece evlerini yeniden yaratmalıyız. ABD’nin Oregon eyaletinde Portland kent halkı toplumsal ve ekolojik dönüştürme projeleri konusunda yalnızca ABD ye değil dünyaya örnek oluyor. “Kenti Onarma” (City Repair) adı altında gerçekleşen projeler her yıl 10 günlük bir festivalde uygulamaya dönüştürülüyor.

Bu etkinliklerde permakültür uygulamalarından eko köy tasarımlarına ve evsizler ve toplum dışına itilen diğer insanların projelerine yer veriliyor. Kavşaklar sanatsal bir şekilde yayalar için onarılıyor. Geri dönüşümlü doğal malzemelerden oturma yerleri, heykeller yapılıyor ve motifler yapılıyor. Bu toplumsal projeler imece şeklinde kolektif bir şekilde gerçekleştiği için ne belediyeye fazla yük oluyor ne de büyük paralar gerektiriyor. Böylece kente yaşayan bir kimlik kazandırıyor. Kentte bisiklet neredeyse temel ulaşım aracı haline getirilme durumundadır. Böylelikle orada yaşayanlar kendi emek verdiği köşe için ‘bizim’ diyor gerekirse ona zarar veren kişiyi uyarıyor. Aynı zamanda ‘kent arabalar için değil insanlar içindir’ mesajı veriliyor.

Bu sene 10. su yapılacak olan Portland City Repair projesinin öncüsü Mark Lakeman bir kent tasarımcısıdır. Lakeman’ı çeşitli konferans ve toplantılarda birçok kez izledim. Kentlerin tarihsel gelişimine bakarak, “Biz hepimiz aslında köylüyüz. Kenti köy haline dönüştürmek lazım” der. Yapılan etkinliklerin adına da ‘Village Building Convergence’ bir başka deyişle ‘Köy Yaratma Birlikteliği’ deniliyor. Kenti büyük ve atıl olmaktan ancak onu küçük birimlere bir başka deyişle köylere bölerek gereksinmelerimizin çoğunu yerel olanaklarla karşılayabilir, karbon ayak izimizi azaltabilir yabancılaşmanın büyük ölçüde önüne geçebiliriz.

Yukarıda söz ettiğimiz permakültür zonlarında (mıntıkalarında) kenti tasarlarken ya da revize ederken yaşam alanlarını daha fonksiyonel hale getirebilir böylelikle de karbon ayak izimizi daha da aza indirirken zamandan da tasarruf etmiş oluruz. Lakeman bu hareketi başlattıklarında yaptıklarının büyük bir kısmının yasal olmadığını ekliyor. Diyor ki, “ama yerel yönetime daha iyi uygulamalar için yardımcı olduk”. Görüyoruz ki yurttaş olarak verilenle yetinmemek daha iyisi için permakültürün bir diğer ilkesi gibi çözümü problemin içinde aramak, marjinal olanın yaratıcılığından yararlanmak daha güzel sonuçlar verebiliyor.

Bu yazı ilk olarak Mart 2011 tarihinde Arredamento Mimarlık Dergisinde yayınlandı.

KAYNAKLAR
-Pencere bahçeleri http://www.windowfarms.org/
-YZ deki InnermostGardens http://www.innermostgardens.org.nz/
– Meksika’nın Oaxaca kentindeki EtnoBotanik bahçesinin yeraltı su sarnıcı- http://gardenerinmexico.blogspot.com/2007/08/oaxaca-ethno-botanical-gardens.html
– Dünyada kullanılabilir ve su çatışmaları hkd- http://www.worldwater.org
-Seattle daki Permakültür Yiyecek Ormanı projesi- http://jeffersonparkfoodforest.weebly.com/
-ABD Portland Kenti Onarma Projesi- City Repair http://vbc.cityrepair.org

http://permakulturplatformu.org/?p=1551

May 6, 2011 Posted by | anti-endustriyalizm, anti-kapitalizm, ekokoy - permakultur, ekolojist akımlar, kent yasami, komünler, kolektifler, kooperatifler vb modeller | Leave a comment

Permakültür Birlikleri (Guilds) – Ben Haggard

(çeviri: hira d.)

Permakültür bahçeleri, ormanlar, bozkırlar ve diğer doğal toprak örtüleri gibi bitkiler, hayvanlar ve mantarlar arasındaki dayanışma ilişkilerine göre örülür. Permakültür doğal süreçlerle kavga etmektense doğa ile uyum içinde işler; permakültür bahçıvanları sağlıklı, capcanlı ortamlar yaratmak üzere geniş çaplı ittifakların yardımına başvurur.

Bir permakültür alanı yaratmadaki kilit stratejilerden biri “birlikleri” kullanmaktır. Bir birlik, bitkiler, hayvanlar ve mantarlardan oluşan ve bütün üyelerine destek sağlayacak şekilde dayanışarak iş gören bir topluluktur. Bir permakültür bahçesi, doğal ormanlarda vuku bulan çeşitli işlevsel ilişkileri aynen uygulayarak bir gıda ormanı yaratma fikrine dayanır.

Birliklere doğada sıkça rastlanır. Örneğin, ormandaki bir alaçam ağacı boy atan sürgünlerinde şeker üretir. Sincaplar bu besleyici sürgün uçlarını kemirir. Sincaplar yüksek protein değerine sahip mantarları yemek için ağacın dibine iner. Sincaplar artık şeker, protein ve etkinleşmiş mantar sporları içeren dışkılarını ağacın dibindeki toprağa bırakır. Etkin haldeki ve besinlerle sarıp sarmalanmış mantar toprağı filizlendirir. Ağacın köklerinde büyüyen mantar, toprağın içinde ağacın kullanacağı besin maddeleri üretir. Ağaç bu besin maddelerini yeni sürgünler çıkarmak için kullanır. Bu böylece devam eder.

“Birlikler” kavrayışı doğa üzerine düşünmenin yeni bir yolunu bize sunar. Tek tek nesnelere -ağaç, mantar ya da sincap- bakmaktansa, iç içe geçmiş bir ilişkiler ağını görebiliriz. Mantar olmaksızın ağaç ihtiyaç duyduğu besinleri elde edemez. Sincap olmaksızın ağaç ihtiyaç duyduğu şekeri aşağıdaki mantara ulaştıramaz. Sonuçta da ağaç güçten düşer ve ölür. Aynı şekilde, sincap da beslenmek için ağaca ve mantara ihtiyaç duyar. Bu karşılıklı bağımlılık ilişkileri fark edilince, hayvanlar ile bitkiler arasındaki ayrım daha az anlamlı hale gelir. Biri nerede başlamakta, diğeri nerede bitmektedir ki?

Beyni biraz yoruyor belki, ama işe yarıyor. Sadece şeylerin kendisine değil, şeyler arasındaki ilişkilere de bakarak, gerçekten sürdürülebilir alanlar yaratmak mümkün hale geliyor. Eğer bir ağaç dikerken, bunun sağlıklı ve verimli bir hayat sürmesini sağlamak üzere ona yardımcı olacak bütün canlı unsurları da oraya sokarsam, bir sürü iş yükünden kurtulmuş olurum. Tasarımımda bu ilişkileri ihmal edersem, (gübreleme, sulama, budama, vb. yaparak) arayı kapatmak durumunda kalırım. Ya o ağacın kölesi haline gelirim ya da ağaç bu ihmalkârlığımdan dolayı zorluklar yaşar.

Bir bahçıvan “birlikler” kavramını pratik olarak ne şekillerde uygulayabilir? Örneğin, meyve ağaçlarına bakalım. Pek çok meyvelikte ve bahçede meyve ağaçları tek başına dikilir, genellikle diplerinde de otlar bulunur. İşin komiği, meyve ağaçları ile otlar kadim düşmanlardır. Aynı besinler ve su için rekabet ederler. Yani, birbirlerine destek vermezler.

Ben meyve ağaçlarını çok yıllıklar, soğangiller, çalılar ve tek yıllıklardan oluşan zengin bir karışımın içine dikerim. Bir elma ağacında kullanacağım tipik bir karışım azot bağlayıcıları, böcek çekici bitkileri, arı çekici bitkileri ve diğer faydalı türleri içerecektir. Azot bağlayıcılar kökleriyle topraktaki bakterilerle çeşitli ilişkiler kuran, bu bakterilerin atmosferdeki azotu bitkilerin kullanabileceği bir hale sokmasına olanak tanıyan bitkilerdir. Bahçenizde azot bağlayıcı bitkiler bulundurmak, mekanınızda kendinize ait bir biyolojik gübre fabrikasına sahip olmanız anlamına gelir. Bu nedenle, ben doymak bilmez bir azot bağlayıcı bitki toplayıcısıyım.

Elmalar ile birlikte kullanmayı en sevdiklerim arasında fiğ, Sibirya bezelye çalısı, yalancıakasya, acıbakla, mor yonca ve bahçe bezelyeleri ile fasulyeleri yer alır. Bunların hepsi baklagil ya da bezelye ailesindendir. Ayrıca baklagil olmayan (çoğu yenebilir meyve veren) çeşitli azot bağlayıcı bitkiler, özellikle de İğde kullanırım. Çölde, yani azotun bir hayli kıt olduğu bir yerde yaşadığımdan, yerel ağaçların ve çalıların çoğu azot bağlayıcıdır. Meyveliklerimde yerel türleri sıklıkla kullanırım.

Ağacın azot ihtiyacını bu şekilde karşıladıktan sonra, dikkatimi diğer önemli meselelere verebilirim. Her zaman böcekleri, özellikle de zararlı hayvanları kontrol altında tutan yararlı türleri çekecek yönelik bitkiler ekerim. Bahçemde pek çok farklı türün yaşıyor olmasından emin olmak isterim. Onların gelmesini sağlamanın bir yolu onlara nektarlı çiçekler sunmaktır. Yararlı böceklerin çoğu en başarılı işlerini bebekliklerinde çıkarır. Yetişkin olduklarında nektara ihtiyaç duyarlar. Onlar için mutlaka şemsiye şeklindeki çiçeklerden dikerim. Bunlar arasında tere, rezene, maydanoz, civanperçemi, kişniş, yabani havuç, keraviye, vb. sayılabilir. Avcı yaban arıları, zarkanatlar ve uğurböcekleri bu nektar kaynaklarına bayılır.

Arılar için de bitki ekerim. Meyve ağaçlarında döllenmenin iyi bir şekilde gerçekleşmesi için arılar şarttır. Arılar ayrıca bal, arı sütü, arı poleni ve balmumu üretir, dolayısıyla sağlıklı bir kovan bahçemin üretkenliğini ciddi şekilde artırır. Lakin, baharda açan elma çiçekleri sadece birkaç hafta kalır, ki bunlar bir kovan için yeterli değildir. Arıların ilkbaharın başından sonbaharın sonuna dek yararlanabilecekleri çiçekli bitkiler dikmeye çalışırım. Akasya ağacı, üçgül ve diğer baklagiller hem azot bağlar hem de arılara besin sağlar. Güz ahududuları ile yıldızçiçekleri mevsimi daha da uzatır. Bir bahçe planlarken, bir kovana niyetlenmesem bile, arıları mutlaka hesaba katarım.

Daha büyük yaratıklara yönelik olarak da plan yapmak mümkündür. Yaygın yer örtücüler ve biraz su bahçe yılanlarını, kertenkeleleri, karakurbağalarını ve kurbağaları davet eder – hepsi de mükemmel ve kendi başlarına hareket eden musallat böcek avcılarıdır. Kuşlar da her gün bol miktarda böcek yiyerek çok fayda sağlayabilir. Kuşların dışkıları yüksek kalitede fosfat içerir ki, bu ağaçların ihtiyaç duyduğu gübrelerden biridir. Ağaçların dallarına tünediklerinden, kuşlar dışkılarını tam da en çok ihtiyaç duyulan yere bırakır. Meyve yetiştiricilerinin bir kısmı kuşlara karşı ihtiyatlıdır, ancak ağaçların civarında kuşların bayıldığı yabani meyveler ve yemişler bulunursa, zararları asgari düzeyde kalır. Ben hep “hepimize bol bol var” diye düşünürüm, özellikle de bahçemdeki hayvanlar pek çok işi benim yerime yapıyorsa!

Bazı permakültürcüler düşen meyveleri temizlemeleri, çeşitli böcekleri yemeleri ve toprağı eşeleyip gübrelemeleri için meyveliklerine kümes hayvanlarını sokar. Büyücek bir bahçe için bu mükemmel bir yaklaşımdır, ancak bunun dikkatli bir şekilde planlanması gerekir. Birkaç tavuk göz açıp kapayıncaya bütün marullarınızı yok edebilir.

Bitkiler arasındaki diğer önemli bir ilişki de mekansal ilişkidir. Ağaçların altı gölgedir. Ağaçların güneybatı tarafında zemin daha çok güneş alır, daha çok ısınır ve kurur, kuzeydoğu tarafındaysa tam tersi koşullar gerçekleşir. Birkaç metre içindeki bu değişen koşullara “mikroiklim” denir. Farklı bitkiler farklı mikroiklimlerde daha rahat eder. Bulunduğum yer olan yüksek çölde, bitkilerin çoğu meyve ağaçlarının sunduğu gölgeyi ve korumayı minnetle kabullenir. Kuzey ve doğu taraflara frenküzümü, ahududu, çiçekler ve sebzeleri koyarım. Ağacın altına karakafes otu, yabani soğanlar, güngüzeli ve diğer yer örtücülerden ekerim. Burada sıcağın ve rüzgarın vurduğu güney ve batı tarafına, bir çeşit sağlam yerli rüzgarkıran çalıları güneybatıya dönük şekilde ekerim. Domatesler de sıcağı ve güneşi sever, dolayısıyla güneye ekilirler.

Bahsettiğim bütün bu bitkiler, kuru ama soğuk bir iklime sahip, yüksek rakımdaki yaşadığım yerde mutlu mesut yaşar. Deneme yanılmalar ve biraz aklıselimle bahçemde iyi işleyen birliktelikler yarattım. Ülkenin diğer yerlerinde, bahçıvanlar bulundukları bölgede neyin iş göreceğini yine deneyerek ve fikir alışverişleriyle bulacaktır. Temel ilkeler her yerde geçerlidir:
1) Bir bitkiyi ya da hayvanı bir ağın ya da ilişkiler ağının bir parçası olarak düşünün.
2) Dikim planlamanıza faydalı ilişkileri katmaya çalışın.
3) Gübre sağlaması için azot bağlayıcı türleri kullanın.
4) Musallat böceklerle mücadeleye yönelik bitkiler dikin.
5) Mikroiklimleri lehinize kullanın.

Birlik oluştururken sizlere kolay gelsin!

Ben Haggard bir permakültür yazarı, tasarımcısı ve öğretmenidir; Santa Fe’de (New Mexico) yaşamaktadır. [email: HomegrownTexas@yahoo.com]

Yazının orijinal adresi: http://www.homegrowntexas.com/issues/JulAug05/index.html

http://permakulturplatformu.org/?p=1193

May 6, 2011 Posted by | ekokoy - permakultur, ekoloji | Leave a comment

Toplumsal Permakültür Küresel İklim Değişim Yaralarını Sarar Mı? Emet Değirmenci

…bu gezegende permakültürcüler diğer gruplardan daha önemli işler yapıyor.
-David Suzuki

Yukarıdaki deyimi Kanadalı biyolojist David Suzuki ekolojik krizin yoğunlaştığı ve küresel iklim krizinin net olarak yaşandığı 20. yüzyılın sonlarında söyledi. Permakültürün doğayla uyumlu insan yerleşimleri tasarımı olduğunu biliyordu. Permakültürle insanın kendini doğanın efendisi değil, bir parçası olarak görmesinin mümkün olduğunun da farkındaydı.

Bazı gelecek tahmincileri ‘permakültür küresel iklim değişimine çözüm üretebilir’ diyor. Permakültürün babalarından David Holmgreen de bunlardan biridir. Holmgreen permakültürün, küresel iklim değişimine ilişkin öngörülerde yenilenebilir enerjilerin yanı sıra enerji yoğun olmayan sistem tasarımlarına dayanarak umut veren bir gelecek vadettiğini vurguluyor. Bu yazıyla bu durumun nasıl mümkün olabileceğini göstermeye çalışacağım. Öncelikle permakültürün ne olduğuna, sonra nasıl işlediğine ve gelecek öngörülerinde permakültürün yerine dikkat çekip, sonuç bölümünde de permakültürün küresel iklim krizine nasıl merhem olabileceğine (yerine göre kendi gözlem ve deneyimlerimden örnek vererek) dikkat çekeceğim.

Permakültür nedir ve nasıl doğdu?
Permakültür insan yerleşimiyle ilgili barınak ve enerji kullanımından toplumu yeniden kurmaya kadar bütünlükçü ekolojik tasarım yöntemidir. Permakültürün babası Avustralyalı Bill Mollison’un Bir Tasarımcının El Kitabı (1) nda değindigi şu nokta önemlidir:
… Bir permakültür sisteminde yapılacak iş en aza indirgenir. Atıklar kaynak haline getirilir. Sonuç olarak üretimde zenginlik ve aynı zamanda doğanın yeniden restore edilmesi sağlanır.

Permakültür kıtlık senaryolarına karşı bolluk, bir başka deyişle kendine yeterlilik yaratmayı amaçlar. Böylelikle kapitalizme ve endüstriyelizme karşı duruşu söz konusudur. Avustralya’da 7 yıl yaşamış biri olarak permakültürün neden dünyanın yeraltı suyu anlamında en kurak kıtasında doğduğunu anlayabiliyorum. Orada yaşadığım sürece uranyum madenciliğinden, asırlık ormanların yok edilmesine kadar bir dizi ekolojik etkinliğe katkı verdim. Bugün Avustralya’nın özellikle Mebourne, Sydney ve Brisbane gibi büyük kentlerinde mahalle bazında permablitz yani permakültür halk hareketi gelişiyorsa, bu aynı zamanda küresel iklim değişimi sonucu ülkenin karşılaştığı kuraklık ve susuzluk nedeniyledir. Kuraklık diğer ülkelerde yok mu diyeceksiniz. Ama Avustralya’nın yeraltı yapısı olarak dünyanın en kuru kıtası olduğunu unutmayalım.

Avustralya bugün permakültürü yasalarına geçirererek ülke politikasında permakültüre doğrudan yer vermeye çalışıyor. Permakültür üniversitelerin bazılarında yüksek lisans ve doktora eğitimi durumdadır. Umarım bir gün bu çabalar Avustralya ekolojisine olduğu kadar ekonomi ve politiğine de damgasını vuracak duruma gelir.

Avustralya’nın toprakları (Türkiye dahil dünyanın birçok yerinde olduğu gibi) hassasiyet bekliyor. Çok değil, 12 yıl önce o ülkeye göç ettiğim dönemde oğlumun bebekken Victorıa eyaleti ile New Sout Wales arasındaki büyük Murray Nehri kıyısında çektiğim fotografının yeri bugün adeta hayalet bir tablo oluşturuyor. Hayvancılık ve tarımda kullanılan kimyasallar o koca nehri kurutmuş durumdadır. O yanlış uygulamalar sonucu ülkenin bir kısmının hem toprağı tuzlandı, hem de bazı nehir ve dereleri kurudu. Bunun yanında dünyanın sekizinci harikası olarak bilinen Queensland kıyısındaki Great Barrier Reef mercanlarının renk ve canlılığı kaybolmuş, adeta bir kül tabakasıyla kaplanmış durumda. Hatta toprağı tuzlanan iç bölgelerde bazı evlerin duvarları yıkılıyor. Bunun yanında Avustralya’nın ekonomisinin madenciliğe dayandığını da anımsamak gerekir. Madencilik en fazla yeraltı suyu kullanan endüstridir.

Permakültürün kökü yerli/eski kültürlerde

Mollison permakültürün kökünün eski kültürlere ve yerli (aborijin) kültürüne dayandığını vurgular. Hatta permakültür sembolü; aborijinlerin bir düş zamanı (dream time) öyküsündeki yılanın çevrelediği doğayı ve onun yer ve gökle bağlantısını yansıtır. Mollison’un Japon doğal tarım felsefecisi ve çiftçisi Masanobu Fukuoka’dan da esinlendiği dikkat çeker. Fukuoka 96 yıllık yaşamının yaklaşık son 45/50 yılını endüstriyel tarımın yıkıcılığına karşı doğal tarım yöntemlerini geliştirip dünyayla paylaşmaya adadı. Fukuoka’nın deneyimlerini Ekin Sapı Devrimi kitabında toplayıp dünyada ilk kez yayınlanmasını sağlayan Amerikalı Larry Korn’la son yıllarda ortak çalışma fırsatım oldu. Kendisinden Fukuoka’yla ilgili öyküleri her seferinde başka bir tad alarak dinledim. Korn Fukuoka’nın öğrencisi olarak Japonya’nın güneyindeki ile çifliğinde geçirdiği zamanı ve Fukuoka ile ilgili kitaplara yansımayan izlenimlerini şöyle anlatır:

‘Sensei uzun saçlarım ve sakalıma rağmen beni sıcak karşıladı. Daha önce hiçbir yerde görmediğim (taneleri iri iri olan) pirinç tarlasına şaşkınlıkla yaklaştığımı görünce şöyle dedi: ‘Bu pirinç böyle muhteşem büyüdü. Çünkü bu tarla 25 yıldır hiç sürülmedi’ ” (2).

Doğaldır ki endüstriyel tarımın göz kamaştırdığı dönemde Fukuoka’nın yıllarca doğal tarım bilgi ve deneyimlerini derlediği kitabı uzun süre yayıncı bulamamış. Kimyasallar olamdan, toprağı belleyip sürmeden ona canlılık verilebileceğine kimse inanmamış. Oysa doğal tarım yöntemi bugün permakültür literatürüne girmiş durumdadır. Toprağa her yıl organik madde ilave ederek ona daha fazla can katılabileceği deneyimlerle kanıtlanmıştır.

Korn ayrıca Fukuoka’yı ilk kez Amerikaya davet ettiğinde Los Angeles’daki parklarda ve yol kenarlarında gördüğü her yeni bitkiyi nasıl heyecanla incelediğini paylaşır. Gezisi sonunda ABD’de en çok neyi ilginç bulduğunu sorar. Fukuoka’nın şu bu bitkileri demesini bekler. Fukuoka ise, “Los Angeles’taki insanların yağmuru nasıl uygunsuz buldukları” diye yanıt verir. “İnsanın bu denli doğadan kopmuş olmasına üzüldüm” der Fukuoka… Bu noktada Avustralya’daki aborijin arkadaşlarımın açık havadaki bir toplantı sırasında yağmur başlamışsa hiç istiflerini bozmadan konuya konsantre oldukları aklıma geliyor. Her bir damlanın kendilerini kutsadıklarını düşünürlerdi. Elbette sel felaketi altında yağmur altında kalmayı kastetmiyorum.

Permakültür Mollison tarafından 1970 lerde ‘kalıcı tarım’ (permanent agriculture) olarak geliştirildi. Daha sonraki yıllarda köktenci bir hareket olarak dünyaya yayılmaya devam etti ve ediyor. Örneğin, Afrikalıların bugün okullarda uyguladığı su kullanımını en aza indirgeyen Anahtar Deliği şeklinde bahçeler (Key Hole Gardens), Azteklerin ‘sihirli tenceresi’, Fransız ve Almanların kompost yığınından elde ettikleri enerjiyle sıcak su, Anadolu’nun saman evi ya da Hindistan’ın biyodinamik yöntemlerine ilişkin bilgi ve deneyim birikimi yüzyıllar öncesine dayanıyor. Ve bunlar şimdi permakültürde kullandığımız ekolojik teknik ve yöntemlerden bazılarını oluşturur.

Permakültür etik ve ilkeleri
Mollison’un permakültürü etik temellere dayanır. Endüstriyelist bir dünyada etik gittikçe unutulmuş ve hatta tozlu rafları boylamış durumdayken böylesi bir yaklaşım yararlıdır. Kapitalist toplum doğada kaynak olarak görmediği herşeyi yok eder. Çünkü doğası gereği sürekli büyüme üzerine kurulmuştur. Oysa her canlının doğup büyümeye ulaştıktan sonra durduğu bir nokta vardır. Küresel iklim krizini de tüketime dayalı bu doğrusal büyüme yarattı.

Permakültürün üç temel etik ilkesi ise Yeryüzünü Koru, İnsanları Koru ve üçüncüsü de Ürettiğinin Fazlasını Paylaş’tır. Buna dördüncü bir etik ilke ekleyenler vardır ki; o da nüfusa ve tüketime sınır getirmeye dairdir. Bence sorun tüketime yönelik politikalarla insanın kendini doğanın bir parçası olarak görmekten uzaklaştırılmış olmasındadır. Kendini doğanın bir parçası olarak gören insan zaten kendi türünü de sınırsızca büyütmeyecektir. Yoksa bu ne Çin’de olduğu gibi hükümet politikasıyla, ne de başka bir zorlamayla olur. Tek çocuk politikasıyla erkek egemen toplumda kız çocuklarının kürtaj çöplüklerini boylaması, ya da diri diri gömülmesi insanlığın utancı değil midir? Bunun yanında ekolojistler arasında dahi üçüncü dünya nüfusunu yeryüzünde bir ‘ur’ olarak görenler vardır.

Bir başka örnek de Güney Doğu Asya’dan: Küresel iklim değişimi nedeniyle zamanla ülkenin %70′inin sular altında kalacağı öngörülen Bangaldeş’te son yıllarda kadınları kısırlaştırma politikası izlenmesi söz konusudur. Bu durum; yerlilerin sayıca artmasını istemeyen beyaz adamın kontrol politikasını anımsatıyor. İklim politikası olarak karbon ticaretini yürürlüğe koymak isteyen kapitalist mantık Bangaldeş’in ya da Pasifik’teki adaların sular altında kalmaya başlamasının asıl sorumlusu değil midir?

Yerli dilinde Aotearo denilen Yeni Zelanda’da İnnermost Gardens adlı sığınmacı ve yeni göçmenler için bir permakültür projesi geliştirdiğim(iz) dönemde oranın yerlilerinden öğrendiğim bir şey oldu: Doğadan bir şey almadan önce yerine ne koyacağını düşün! Demek istediğimi bu tümce çok güzel özetliyor. Permakültürle insanlara doğanın bir parçası olduğunu anımsatmaya ve doğanın her acısının bizim de acımız olduğunu anlatmaya çalışmalıyız. Asıl sorun doğaya yabancılaşmış ve onu kullanıp atılacak ya da atık depolanacak bir nesne olarak gören hiyerarşik toplumsal sistemlerdedir! Dolayısıyla permakültürü insanın doğayla bozulmuş ilişkisini ve onun etkisini gidermeye yönelik olarak düşündüğümden yerine göre ‘ekolojik restorasyon’ demeyi tercih ediyorum.

Permakültürle ekolojik tasarımlarımızda, enerji ve su kullanımından arazi kullanımına kadar her elementin birden fazla işleviolması ve her elementin ise birbiriyle entegrasyonu en önemli noktalardandır. Bir sistemin çıktısı diğer bir sistemin girdisi olmalıdır ki, atık üretilmesin.

Sınır etkisi (edge effect) dediğimizde de kullanılacak alanı azamiye çıkarılırken farklı tür ve ekosistemi çeşitlenmesini de amaçlarız. Bu durum komşuyla olan maddi iletişimi de doğrudan ilgilendirir. Örneğin, bahçemizi çit ya da duvarla soğuk bir şekilde ayırmak yerine ortaklaşmayı artıran çok yıllı yenebilir bitkilerden oluşan böğürtlen, asma, vb. dikine büyüyebilen bitkilerden bir alan yaratabiliriz. Böylece hem bütünlüğü oluşan geniş yeşil alanımız olur, hem de komşumuzla ortak paylaşımımızı artırabiliriz. Anadolu’nun bazı yerlerinde iki tarla arasını ‘an’ olarak isimlendirirler. Oralarda en ilginç otlar biter. Bu da kanıtlıyor ki sınırlarda yaratıcılık vardır. Bir başka örnek insan yerleşimlerinden verelim. Örneğin, gerek İstanbul, İzmir gibi tarihsel olarak etniklerin yaşadığı mahalleler olsun, gerekse Batı ülkelerinde, hakim kültürün dışındaki etnik toplulukların alanlarında hem farklı tatlar hem de farklı renkler ve hatta mimari biçimleri göze çarpar.

Dünyanın başka yerlerinde olduğu gibi ABD’nin Oregon ve Washington eyaletlerinde post-karbon kentleri yaratma yolunda bir dizi önlem alınıyor. Bunlardan biri herkesin kompost yapması ya da bahçe ve mutfağından çıkan organik atıkları belediyenin topladığı günlerde hazır etmesidir. Bunun yanında kaldırım ve kavşaklara yenebilir bitkilerden bahçeler oluşturmak ve bahçede yetiştirilen sebze ve meyvelerin fazlasını satmak ya da değiştirmek ve hatta kentte 2 keçi, 4 tavuk ve arı kovanı bulundurmak yasallaşmıştır. Bu yolla hem yiyecek güvenliği sağlanırken hem de karbon ayak izinin yerelliğe odaklanılarak azaltılması amaçlanmaktadır.

Mıntıka ve Sektör (Dilim) analizi
Tasarımlarımızda göz önüne alacağımız başka önemli bir nokta ise zon (mıntıka) ve sektör (dilim) analizidir. Zonları işlevsel kriterlere göre tasarlayabilmemize rağmen sektörleri ekolojik olarak bir arada uyum içinde yaşayacak şekilde düzenleme yaparız. Çünkü sektörler arazi ya da proje ile gelen özelliklerdir. Bizim insiyatif alanımız dışındadır. Onları değiştiremeyiz ancak gözleyip veri toplayarak tasarımımızı ona göre yapabiliriz. Örneğin, bir hastane tasarlarken pasif ve aktif enerji kullanımına dikkat etmek için ğüneşin mevsimlere göre proje alanını nasıl selamladığı, hakim rüzgarların nereden estiği, eğer kaçınılmazsa yakınında olan fabrika bacasından gelebilecek kirliliğe karşı nasıl önlem alabileceğimizi dikkate almalıyız.

Zonlara gelince; arazimizin büyüklüğünü mümkünse beş bölgeye ayılarak en sık kullandığımız alandan en seyrek kullanacağımız alana kadar ve her bölgeye gereksinime göre işlev, hatta birkaç işlev yükleyebiliriz. Böylelikle şifalı otlar bahçesi (örneğin) hastane mutfağının en yakınında (Zon 1’de) yer alırken, yaban hayatına yer ayırdığımız vahşi yaşam koridoru ise hastanenin en uzağındaki (Zon 5’de) yer almalıdır. Böylece hastalar o kimsenin rahatsız etmeyeceği yerde meditasyon yapabilsinler. Ara yerdeki 3. Zonda tavukların ya da kazların meyva ağaçları altında gezinmeleri hatta keçilerin ziyaretçi çocuklarıyla iletişim kudrukları bir alan olabilir. Böylece tavuklar/kazlar serbestçe gezindikleri yerleri doğal olarak gübrelerken topraktaki salyangoz vb. ‘zararlıları’ yem olarak kullanacaktır. Doğayla bütünleşmiş yaşam emek yoğun olmakla birlikte eğer başından itibaren akılcı bir sistem tasarlarsak sonraki yapılacak işi aza indirgemiş oluruz.

Gelecek öngörülerinde permakültür
Endüstriyel yaşamda herşeyin en üst noktaya geldiği dikkate alınırsa enerji yoğun olmayan yaşam kurmamamız gerektiği kaçınılmazdır. Enerji kullanımı açısından önümüzdeki yüzyıl ve ötesi için baktığımızda dört senaryo göze çarpar (5). Bunlardan birincisi yukarıda bahsettiğimiz kapitalizmin devasa enerji kaynakları yaratarak sürekli büyümeye devam etmesidir. Bu durumda öteki gezegenlerde yeni istila alanları aramamız gerekiryor. İkinci senaryo ise teknolojik stabiliteye dayanıyor. Eğer nüfus artışını durdurursak kaynak tüketimi de kendiliğinden azalacaktır. Bu senaryoya göre kimin ne kadar tükettiği dikkate alınmamış oluyor. Sanki bir Amerikalı ile Bangladeşli ya da bir Anadolu köylüsü ile Sabancı’nın yarattığı karbon ayak izi eşitmiş gibi…Üçüncü senaryo ise enerji kullanımını azaltmaya ve toplumu endüstri öncesi yaşam koşullarına çekmeye yöneliktir. Aynı zamanda gerek ekonomik gerekse ekolojik krizlerle nüfusun bir kısmının kendiliğinden zaten yok olacağı varsayılır. Küçük ekoköy dizilerinden oluşan binlerce nüfuslu bir topluluk eger tepeden inme yönetiliyorsa ve kendileri yönetime katılamıyorsa onlar adına başkaları karar verirken demokrasi ne kadar işleyecektir? Dördüncü senaryo ise çöküştür. Bir başka deyişle gelinen noktada uyğarlığın zaten çökmeye başladığıdır… Bu durumda vahşi yaşama dönmekten başka çare yoktur.

Permakültür ise bize yalnızca çöküşle var oluş arasında ümit vadetmekle kalmaz. Aynı zamanda yaratıcı yöntemlerle toplumu yeniden şekillendirmeyi ve evrimine yardımcı olmayı amaçlar. Bunu yaparken de merkezi olmayan insani boyutta yeşil teknonolojiler önerir. Kısacası teknik stabilite ile yeşil teknolojiler arasında yaratıcılığın kullanıldığı bir alanı temsil eder. Sürdürülebilir yaşam tasarımları için eğer kendi kendini yöneten ve besleyen sosyal ve maddi sistemler kurarsak bunu sağlamak mümkündür.

Toplumsal permakültürle küresel iklim değişiminin yaralarını nasıl sarabiliriz?
Bugün geldiğimiz noktada yaşamın her alanında ekolojik restorasyon gereklidir. Öyleyse öncelikle insanın doğayla bozulmuş ilişkisini onarmaya odaklanmalıyız. Bir Toplumsal Ekolojist olarak toplumsal odaklı bir permakültürü benimsiyorum. Seller yükselirken bir adaya ya da dağ başına çekilip kuracağımız ‘permakültür cenneti’nde huzur bulmamız mümkün olmadığına göre…
Permakültürün kökü eskiye dayanmakla birlikte insanlığın bugüne kadarki pratik bilgi ve deneyim birikimi de önemlidir. Permakültürde uygun teknolojiler olarak tanımladığımız merkezileşmiş olmayan teknolojilerle kendimize yeten ve komşu köy ve kasaba ya da kentle dayanışan yaşamlar oluşturabiliriz. Bu noktada kuracağımız sistemin boyutu önemli olmakla birlikte nasıl yönetildiği daha da önem taşımaktadır. Örneğin, yenilenebilir enerji olarak yöreye uygunsa rüzgar tribününe evet. Ama eğer bir kasabanın tüm enerjisi tek bir rüzgar enerjisi firması tarafından kontrol altına alınmışsa bu da merkezileşme demektir. Ayrıca tasarımımıza göre bir sistemin çökmesi durumunda öteki sistem devreye girmelidir ki; bu şekilde sistemimiz dirençli olsun. Bu da permakültürün tek bir kaynağa bağlı kalmaksızın çeşitlilikten direnç doğar ilkesidir.

Araştırmalara göre endüstriyel hayvancılık ve tarımın iklim değişimindeki payı en az beşte birdir. Türkiye’nin de gittikçe artan erozyon ve kuraklıkla yüzyüze olduğu hesaba katılırsa hem var olan uygulamaları değiştirmeyi hem de her damla suyun koruması ve yeniden kullanıma geçirilmesi gerekir. Bu uygulamalar yağmur suyu hasadından, suyun yeraltında ve yer üstünde tutulması ve gri su dediğimiz mutfak ve banyo sularının yeniden kullanılmasını içerir. Buna ek olarak; kent yaşamında su kullanım oranının tuvaletlerde %26 civarında olduğu dikkate alınırsa, bir apartman dairesinde dahi kullanabileceğimiz ve hiç kokusu olmayan kompost tuvaletleri düşünmeye başlamanın zamanıdır sanıyorum.

Bugün küresel iklim krizinin toplumsal, sosyal ve ekonomik boyutlara kadar yaşamımızın her alanını etkilediği açıktır. Oysa kapitalist sistem doğadaki her şeye kaynak olarak baktığı sürece artan kuraklıkta ne dereleri ne de yerin altını rahat bırakacaktır. Türkiye’de derereler ve nehirler üzerine kurulacak iki bini geçen küçük hidro elektrik santral (HES ler) ve yüzlerce maden ruhsatı gelecegimizin su kriziyle karşı karşıya olduğunu gösteriyor. Elbette bunlara karşı duruşu sürdürmeliyiz. Permakültür uygulamalarıyla da bireysel olarak sürdürülebilir bir yaşam tasarlamanın ötesinde toplumsal değişimi amaçlarsak gerçek anlamda farklılık yaratmaya katkıda bulunabiliriz. Yoksa kapitalizm de yeşil teknolojiler kendini yeşillendirme çabasında…

Permakültür projelerinde ölçek önemli değildir. Bir dönümlük arazimizi planlayabileceğimiz gibi onlarca dönümlük ekoçiftlik veya ekoköy tasarlayabiliriz. 21. Yüzyılın başında Çin hükümeti permakültürcülere geleceğin eko kentlerini planlatmaya başladı. Günümüzün bir başka örneği de Afrika’dan: Zimbabve dahil bir dizi Afrika ülkesi kent ve kırdaki tarımı Afrikayı Planla (PlanAfrica ) kuruluşu altında permakültürcülere yaptırıyor ve bu ülke politikası haline gelmiş durumda. Türkiye’de belediyeler düzeyinde hareket edip çok geçmeden permakültür ve doğal tarım uygulamalarıyla kendine yeterliliğine adım atılmasını sağlamaya çalışmalıyız.

Yazının başlangıcında söz ettiğimiz David Suzuki’nin deyimi doğrudur. Permakültürcüler söz üretmekten ziyade iş üretmeye başka bir deyişle mümkün olanı göstermeye çalışırlar. Permakültür köktenci bir yaşam değişimi önerdiği için evrimci olduğu kadar devrimcidir. Hiçbir şey kendi başına var olmadığı gibi permakültür de ne eczacıdan alınıp sürülecek mucizevi bir merhem ne de spiritüel pratiklerle bir an kendimizi rahatlatacağımız ama sonra tekrar gerçekle yüzyüze geldiğimizde bunalıma gireceğimiz bir yöntemdir. Herkesin permakültürü kendine deyip en azından benimki tüm sistemi sorgulamaya yöneliktir. Elbette bu da birçok başka şeyden öğrenmeyi gerektiriyor. En önemlisi de neredeyse 15 yıllık permakültür tanışıklığı ve uygulamalarım bana permakültürün köklerinin Anadolu’daki bilge köylü yaşamında, Afrika’daki kadının anahtar deliği bahçesinde, Hindistan’daki çiftçinin biyodinamik tarımında ve Maorilerin toplumsal seramonilerinde olduğunu gösteriyor. O bilgelikleri bugünün gerçekliğiyle sentezleyebilirsek karbondioksit emisyonlarımızı 350ppm‘in dahi gerisine çekme kültürü geliştirebileceğimize inanıyorum.

[Yazı Üç Ekoloji Dergisi için yazıldı]

Kaynaklar:
1. Bill Mollison, Permaculture : A Designer’s Manual /Bir Tasarımcının El Kitabı.
2. Larry Korn, Fukuoka’nın kitabı ‘One Straw Revolution’ın (Ekin Sapı Devrimi, Kaos Yayınları) editörü .

Web sayfası: http://www.larrykorn.net
3. http://cityrepair.org/ Ekolojik mimar Mark Lakeman kurucularından.
4. Michael Doliner, Oil and War. http://www.swans.com/library/art13/mdolin21.html.
5.Gelecek Senaryoları- http://www.futurescenarios.org/content/view/16/31/

http://permakulturplatformu.org/?p=1263

March 9, 2011 Posted by | anti-kapitalizm, ekokoy - permakultur, ekoloji, iklim, kooperatifler vb modeller, tarim gida GDO | Leave a comment

The Art of Nothing – Thomas J. Elpel

Westerners who first met the Shoshonean bands of Indians in the Great Basin Desert typically described them as being “wretched and lazy”. Many observers remarked that they lived in a total wasteland and yet seemed to do nothing to improve their situation. They built no houses or villages; they had few tools or possessions, almost no art, and they stored little food. It seemed that all they did was sit around and do nothing.

The Shoshone were true hunter-gatherers. They spent their lives walking from one food source to another. The reason they did not build houses was because houses were useless to them in their nomadic lifestyle. Everything they owned they carried on their backs from place to place. They did not manufacture a lot of tools or possessions or art, because it would have been a burden to carry.

We often expect that such primitive cultures as the Shoshone must have worked all the time just to stay alive, but in actuality these were generally very leisured peoples. Anthropological studies in different parts of the world have indicated that nomadic hunter-gatherer type societies typically worked only two or three hours per day for their subsistence. Like the deer and other creatures of the wild, hunter-gatherer peoples have nothing more to do than to wander and eat.

The Shoshone had a lot of time on their hands only because they produced almost no material culture. They were not being lazy; they were just being economical. Sitting around doing nothing for hours on end helped them to conserve precious calories of energy, so they would not have to harvest so many calories each day to feed themselves.

Today many of us westerners find ourselves fascinated with these simple cultures, and a few of us really dive into it to reproduce or recreate the primitive lifestyle. In our typical western zeal we get right into it and produce, produce, produce. We work ambitiously to learn each primitive craft, and we produce all kinds of primitive clothing, tools, containers, and art, and just plain stuff. True hunter-gatherer cultures carried all their possessions on their backs, but us modern primitives soon find that we need a pickup truck just to move camp! In our effort to recreate the primitive lifestyle we find that we have ironically missed our mark completely– that we have made many primitive things, but that we have not begun to grasp the true nature of a primitive culture. To truly grasp that essence requires that we let go, and begin to understand the art of doing nothing.

Understanding the art of nothing is a somewhat challenging concept for us westerners. When we go on a “primitive” camping trip, we take our western preconceptions with us. We find a level spot in a meadow to build our shelters, and if a site is not level then we make it so. Then we gather materials and start from scratch, building the walls and roof of a shelter. We do what we are accustomed to; we build a frame house on a surveyed plot in the meadow. Then we gather materials and shingle our shelter, regardless of whether or not there is a cloud in the sky, or whether or not it has rained at all in a month.

Part of the reason we act this way stems from our cultural upbringing. Another part of it is simply because it is easier for those of us who are instructors to teach something rather than to teach nothing. It is much easier to teach how to make something than to teach how not to need to make anything. The do-something approach to primitive skills is to make everything you need, while the do-nothing method is to find everything.

For example, the do-nothing method of shelter is to find shelter, rather than to build it. Two hours spent searching for a partial shelter that can be improved upon can easily save you two hours of hard-working construction time, and you will usually get a better shelter this way. More so, the do-nothing method of shelter is to look first at the incoming weather, and to build only what is needed. If it is not going to rain then you may be able to do-nothing to rain-proof your shelter. Then perhaps you will only need to put your efforts into a shelter that will keep you warm, instead of both warm and dry.

There are many things, both small and large, that a person can do, or not do, to better the art of doing nothing. This can be as simple as cupping one’s hands to drink from the stream, instead of making and carrying a cup, to breaking sticks to find a sharpened point, rather than using a knife to methodically carve out a digging stick. Hand carved wooden spoons and forks are do-something utensils that you have to manufacture, carry, and worst, that you have to clean. But chopsticks (twigs) are do-nothing utensils that do not need to be manufactured or carried, and you can toss them in the fire when you are done.

Henry David Thoreau wrote of having a rock for a paperweight at his cabin by Walden pond. He threw it out when he discovered he had to dust it. This is the very essence of a do-nothing attitude.

The do-nothing approach to primitive skills is something that you do. Doing nothing is a way of saving time and energy, so that you can finish your daily work more effectively. One thing that I have found through the years of experimental research into primitive skills, is that there is rarely enough hours in a day to complete all of a day’s tasks. It is difficult to go out and build a shelter, make a working bowdrill set, set traps, dig roots, make bowls and spoons, and cook dinner. Hunter-gatherer societies succeeded in working only two to three hours per day, yet in our efforts to reproduce their lifestyle we end up working all day.

Doing nothing is an approach to research; it is a way of thinking and doing. For instance, I do a lot of timed studies of various primitive skills: i.e.: how long does it take to construct a particular shelter? How much of a particular food resource can I harvest per hour? Can I increase the harvest using different gathering techniques? One thing I have noted is that it is only marginally economical to manufacture common primitive deadfall traps. It is time intensive; it adds weight to carry, and the traps often have short life-spans. The do-nothing alternative is to use whatever is at hand, to pick up sticks and assemble them into a trap, without even using a knife. Preliminary tests of this “no-method” have produced results equal to conventional, carved and manufactured traps, but with a much smaller investment of time.

Primitive hunter-gatherer type cultures were very good at doing nothing. Exactly how well they did this is difficult to determine, however, because doing nothing leaves nothing behind for the archaeological record. Every time we find an artifact we have documentation of something they did; yet the most important part of their skills may have been what they did not, and there is no way to discover what that was by studying what they did.

Nevertheless, what you will discover for yourself, as you learn the art of doing nothing is that you are much more at home in the wilderness. No longer will you be so dependent on a lot of tools and gadgets; no longer will you need to shape the elements of nature to fit our western definitions. You will find you need less and less, until one day you find you need nothing at all. Then you will have the time on your hands so that you can choose to do nothing, or even to go do something.

(Thomas J. Elpel is the director of Hollowtop Outdoor Primitive School in Pony Montana)

February 3, 2011 Posted by | anti-endustriyalizm, anti-otoriter / anarşizan, ekokoy - permakultur, ekolojist akımlar, komünler, kolektifler, sistem karsitligi, somuru / tahakkum | Leave a comment

Against agriculture & in defense of cultivation – Witch Hazel

It doesn’t take a health food nut to see that modern society has a dysfunctional relationship with food. As in almost every other arena of life, our priorities are elsewhere — if not in wage slavery and staying out of debt, then in escapist entertainment or selfniumbing addictions. Even among radicals and anarchists, healthy and mindful dietary practices are often considered a luxury reserved for that mythical post-revolutionary era that we are supposedly laying the groundwork for, when our children’s children, or their children, can enjoy safe, pure, nutritious food. Sounds like a plan. Except for a few things…

While time frames are questionable, there is no denying that the current food production system is a recipe for disaster. Soils are becoming sterile, salinated and toxic, eroding into streams and poisoning irrigation and drinking waters. As is a basic natural inclination, “weeds”, insects, viruses, fungi, and bacteria are adapting to each new, stranger dose of pesticide and herbicide with a vengeance/developing resistances that rival that of the pathogens resisting antibiotic drugs in medicine. The health crises resulting from the malnutrition of the industrialized west — and those outside the west who have been force fed our diets for a century or more — multiply and deepen faster than the pharmaceutical industry can develop their quick fixes.

More fundamental problems like global warming, species extinctions, and polluted waters, all of which affect agriculture and health profoundly, complicate the crisis. So when passing off the job of steering our food systems back on a path of ecological and social sanity, just what is it we are asking future generations to inherit?

Feeding Soul, Freeding Soil

“…all of us will come back again to hoe in the ground… Or hand-adze a beam, or skin a pole, or scrape a hive — we’re never going to get away from that We’ve been living a dream that we’re going to get away from that. Put that out of our minds… That work is always going to be there.”

— Gary Snyder, in The Real Work: Interviews and Talks, 1964-1979

In the pre-industrial world, food was the basis of human life. If not deserving of outright ceremonial worship, then certainty food was not something just taken for granted. Sure, this was probably out of pure necessity of survival, and due to technologies in our culture we have more of a margin of error. But I have to wonder when I consider the mindlessness with which so many of us purchase, prepare, consume, and dispose of food, if the “privileges” of convenience and effortlessness are really worth the consequences. On psychological and spiritual levels, the disconnect between our daity lives and the source of our very existence — the raw material that fuels our bodies and minds — has an effect that is both profoundly symbolic, and frighteningly real.

Most of us would agree that food is a catalyst for family and community bonds. Without it, the very fabric of our cultures comes unraveled And we can see that happening today. We have no time to cook, and even less time to eat. Our culture’s fixation on efficiency and timesaving makes it impossible for us to appreciate what goes into producing it. In our ignorance, we demand produce that is not seasonal or bioregional, the transportation of which fills 4 million trucks a year, which use $5.5 billion worth of fuel, and spew 4 million tons of pollutants into the air. The average distance food travels from farm to fork is 1300 miles! (Rodale, 1981) We demand certain tastes at a snap of the fingers, even if it means transporting a spice thousands of miles, or using large amounts of oils pressed from genetically engineered seeds half a world away. We demand to be able to cook rice in ten minutes, which requires industrial processing that removes all the nutrients from the grain. Most meat-eaters in modern society don’t ever see the animal until it ends up packaged and in the grocery store. All these “conveniences” reinforce a dangerous sense of detachment and alienation.

One of the most revealing metaphors relating to modern society’s culinary dysfunction is in our dependence on processed foods. People would be more whole eating whole foods, not fragmented and refined commodities with isolated nutrients added back in. Food in its natural state evolved alongside human beings, and when obtained directly, it provides us with all we need. Food processing is an unnecessary obstacle to nutrition that benefits the long line of manufacturers, packagers and advertizers who take 90% of every food dollar, mediating our physical sustenance.

Lack of vitality is a major component of malnutrition from modern food sources. Grown in depleted soils with chemical fertilizers to mimic fertility, the plants become dependent on the chemicals to survive. Similarly, when we eat a lifetime of nutrient- depleted food our bodies become dependent on pharmaceuticals. Just like in the forest, agricultural soil health can be seen as an indicator of the health of the entire system, of which we are a part. If the soil is depleted of nutrients, so is the food that grows in it, and so are those who eat it.

Ancient Ways: In Defense of Cultivation

“We cared for our corn in those days as we would care for a child; for we Indian people loved our gardens, just as a mother loves her children; and we thought that our growing corn liked to hear us sing, just as children like to hear their mother sing to them.”

— Buffalo Bird Woman (Hidasta)

With a modern food system so tied to capitalism and the industrial production-oriented model, it’s hard for us to see how to feed ourselves outside of them. While it’s imperative that we look forward and adapt to our modern context to some degree, it’s by looking back to times before institutions reigned that we start to see our way out.

The erosion of traditional foodways began at different times for different cultures. A basic misconception (or perhaps miscommunication) about “primitivist” theory is that the dawn of food cultivation some 10,000 years ago represented the “fall from grace” of humanity, and that everything that has been developed since that point has been tainted with die impurity of “domestication” and “civilization”. But this simplistic analysis reflects the same reductionist logic that has led to the social diseases of modern life. What was likely a simple adaptation for survival in die face of massive climactic changes did in many, cases lead people down a slippery slope toward domination of nature, but in many cultures, this was simply not the case. Even today, many indigenous cultures thrive on horticultural, village-scale food systems. At the time of white settlement of North America, dozens of indian groups practiced such methods without the trappings of civilization. (See Native American Gardening By J, Bruchac and Buffalo Bird Woman’s Garden: Agriculture of the Hidasta Indians as told to Gilbert L. Wilson, also available online at http://www.digital. library.upenn.edu/women/buffalo/garden/garden.html)

The fact that many native cultures have endured using traditional horticultural methods, while remaining free from the trappings of civilization (aside from that which was imposed upon them) is testament to the possibilities of egalitarian social relations coexisting with the cultivation of food.

Contrary to the fundamentalist viewpoints that see cultivation itself as inherently dominating, the simple act of collecting seeds and replanting them elsewhere to provide more food sources could actually be seen as a complementary development to a gathering-hunting lifestyle. The transportation of seeds through feces is the basis of much plant reproduction in the wild and in the garden, and may have been the inspiration for humyns to begin cultivating certain plants. Even the selection of certain seeds for desired traits is a way humyns have actually enhanced biodiversity by “opening up” a species to diverse, highly adaptable variations. Instead of viewing the original cultivators with suspicion and doubt, why not appreciate the sensitivity and creativity it required for them to adapt to conditions by entering into a more complex and interactive relationship with nature? Can we make a distinction between cultivation and domestication?

In her book Food in History, Reay Tannahill theorizes that at the beginning of the “Neolithic revolution,” nomadic foragers began camping beside meadows of wild grains waiting for the brief window of ripeness when they could catch the harvest before it fell to the ground. After returning to these places annually, they eventually realized that if duty left some of the grain on the stalk they could expect a heartier harvest the next year. The next logical step was to begin scattering the seeds on the ground, at which point foragers became farmers. Responding to anthropologists’ assumptions that a large labor force was then required to harvest and process grain, thus giving rise to civilization. Tannahill quotes an archaeological study from the mid 1960’s: “In a three week harvesting period, a family of six could have reaped enough wild wheat to provide them with just under a pound of grain per head per day for a whole year” (J.R. Harlan, 1967)

The development of what we know as agriculture was not an overnight phenomenon, but rather a several thousand year-long project. In some places in the world, the earliest stages of cultivation were never surpassed, and remain sustainable today. In many more places, the pressures of the global economy have corrupted these practices just in this last century. But in most of the world today, we are witnessing the full-blown colonization of native foodways, and a nearly complete dependence on western industrial practices. To trace this “biodevestation” directly back to cultivation itself, is to ignore the history of conquest and land displacement that pushed the food systems of subsistence cultures to the brink, where they now teeter on the edge of extinction.

The loss of native foodways in favor of cheap, overprocessed industrial USDA staples has uncoincidenially served as one of the many vehicles of colonialism. The disconnection of food traditions from indigenous cultures has paved the way for illnesses like diabetes, cementing their dependence on western medicine in yet another way. In the Global South, traditional cultures are losing control of their food supplies faster than ever before. Distinct and diverse peoples of the world have become a prime target for conquest by western food producers like Archer Daniels Midland and Caigill. These modern day conquistadors ride the tails of the “Green Revolution” in chemical agriculture of the 50s. After replacing traditional food practices with a cynical “development” agenda based on monocrops and cheap exports, the conquest continues as structural adjustment policies and the current biotechnology phenomenon.

The logic of biotech makes complete sense as planned obsolescence: the same corporations who pushed the Green Revolution and all its chemicals and hybrid seeds, now seek to milk more profits out of fee sterile soil and resistant insects (and displaced peoples) that have resulted. New seeds are developed to adapt to the conditions that were caused by the same companies’ products 50 years ago! Decades of chemical intensive methods have created resistant weeds, so genetically engineered seeds are designed to withstand higher doses of chemicals. Industrial agriculture depends on these methods. At this point, we either turn away from industrial methods, or we accept the fate of high-tech food.

Against Agriculture: Sowing the Seeds of Resistance

For those of us conscious about the way our food choices affect others, the basic act of cutting out meat and/or dairy products, or eating only organic, feels like a huge step and is often as far as we can manage to take our concerns. But the politics of food go far beyond veganism and organics. Economic and social factors like the conditions of migrant farmworkers, or the low labor standards in most Agriculture in the global south, rarely influence our cultures’ purchasing decisions. Even organic farming often reproduces many of the same ecological and economic dynamics at work in commercial farming. What about the soil erosion from over-farming huge fields, even if crops are organic? (According to the Food and Agriculture Organization, topsoil is lost on average 17 times faster than it is formed, and it takes at least 100 years to form one inch of topsoil). The use of Slaughterhouse byproducts to replace the soil lost from heavy tilling, and the overuse of “biological” fungicides and herbicides, undoubtedly maintains an imbalance in the give and take relationship that forms the basis of ecological values.

The trends toward “natural food” and “organic” are quickly being co-opted, as green businesses consolidate their power and corner markets, gobbling up profits as they go. Consequently, these concepts are losing their meaning altogether. The notion of “sustainability” has been colonized by the profit-hungry. The biotechnology industry touts the term whenever they get the chance. Of course, what they are talking about is the sustainability of profits and the dependence of farmers on them, not sustainability of ecological systems and social bonds. So when we examine the idea of sustainability we should always define what ft is we are trying to sustain. If we are thinking of ecology and cultural survival, then we must remove the factors that contradict those: industrialism and capitalism, to start with.

To be against agriculture does not require advocating mass starvation or a return to an exclusively primitive or foraging existence, and it doesn’t lave to mean eradicating cultivated food altogether. We need to make a distinction between “agriculture” and other plant (aid possibly animal, although the ethics of the domestication of animals should be viewed with suspicion) “cultivation” methods that have been, and are continuously being developed by people around the world. The problem of agriculture is largely related to the scale. “Horticulture” refers to garden-scale cultivation rather than field-scale, as in the prefix “agri”. For example, permaculture is a specific cultivation method that aims to integrate die garden system into the wild ecosystem around it. Industrial farming (even organic) places the “field” — the monocrop — outside of our immediate surroundings, removing our social lives from the polycultural, intimacy of “the garden”. Subsistence horticulture doesn’t depend on industrial systems or take more than they give back ecologically, or even require specialization of labor, or long monotonous work hours. The most effective methods have always been diversified community efforts, which cut down on work hours as well as monotony.

When farmers in India plant a seed they pray for its endurance. But the “gene giants” have their sights trained on “terminator” technologies that break the seed’s reproductive cycle. Hybrid seeds produced in laboratory conditions are usually bred to retain certain characteristics patented by the breeder. If saved and replanted they will not show the same traits, and may turn out to be something weird and unpalatable. Open-pollinated seeds defy this controlled approach. When replanted for generations they adapt to local climate conditions, and develop a bioregionally distinct immunity. When saved for many generations they become Heirloom Seeds. For example, we have seeds that have been in circulation since Cherokee gardeners first grew and saved them hundreds of years ago, and took them on the Trail of Tears. They made their way back to the Southeast and to this day are still being passed around. The more they’re grown out, the more decentralized the seed becomes. These seeds are crucial to maintaining plant biodiversity. The reduction in varieties that comes with industrialization and capitalism has created a massive loss of genetic diversity (75% in the last century, according to the Food and Agriculture Organization), which weakens the plant’s insect blight and disease resistance, and their adaptability to changing growing conditions. The Irish potato famine was a direct result of the dependence on one variety. Breeders had to go back to the Andes to find a potato that would resist the blight. In the face of the elimination of ancient varieties in favor of more uniform crops that ship and store more efficiently, heirloom seeds are truly Seeds of Resistance. Check out Seed to Seed by Suzanne Ashworth for detailed instructions on seed saving.

Humanure and Greywater are traditionally used methods intended to keep nutrients in the garden ecosystem, thereby closing the circuit rather than requiring imported materials. As these methods are inherently non-capitalist and non-industrial, it would not be possible to adopt these practices (or to return to them, depending on how we look at it) beyond just a small privileged minority, within the capitalist market or the industrial model. True sustainability actually requires the subversion of those institutions.

On a personal level, we can take steps to re-establish foodways in our cultures by learning about our food, discovering what foods grow where and in what season — and where those foods originated. We should know where our food comes from and seek out food grown locally. We can seek out those with traditional knowledge, learn how to cook with whole foods, then teach others. We can learn about the wild edible plants that grow around us, and about the ancestral people who ate and propagated those foods. This knowledge provides us wilh an essential missing component that early horticultuialists combined with cultivation. (A great reference is the work of Steve Brill, an urban wild plant forager in New York City: http://www.wildmanstevebrill.com). Challenge your taste buds to appreciate foods in their natural state, and replace the junk foods you crave with natural sweets and snacks.

Reconnecting with our food goes beyond the personal. Taking food out of the capitalist market means reintegrating ourselves with the processes of growing food — whether that means getting to know local farmers and buying from them, getting involved in a Community Supported Agriculture (CSA) or a food co-op, going to farmers markets, or even better — growing your own. These options increase the security of our access to healthy food, lessening our dependence on the market. In urban areas this can be much more challenging, but all the more rewarding if you can challenge the obstacles. For some inspiring examples of urban food security check out http://Www.foodsecurity.org. The Hartford Food System in Hartford, CT (www.hartfordfood.org) and The Food Project in Massachusetts (www.thefoodproject.org) are amazing examples of urban food security ] that truly challenge the class structures that keep people dependent on Agriculture.

The challenge of feeding ourselves ! sustainably might be the fundamental question for our future survival. There is not one path forward out of this mess, but many possible options, and we’ll have to make up a lot of it as we go. But our paths will be totally new and unique. Learning from the mistakes and the successes of the past is crucial to bringing the modern world back in direct relationship with nature, and the life-support systems on which we depend. We should celebrate the opportunity we have to examine and analyze what has worked and what has compromised our freedoms and our health, and move toward post-industrial and post-capitalist models of sustenance. Rather than an afterthought of social revolution, reclaiming truly sustainable foodways could itself be a catalyst for challenging the deep alienation of our modern world.

http://theanarchistlibrary.org/HTML/Witch_Hazel__Against_agriculture___in_defense_of_cultivation.html

December 19, 2010 Posted by | ekokoy - permakultur, tarim gida GDO | Leave a comment

KÜRESEL BİR KRİZ İÇİN UYGAR OLMAYAN BİR ÇÖZÜM (Permaculture Activist dergisinden) – Keith Farnish

Sondan başlayalım.

İlk son önceden de meydana geldi. Bir tek ve kompleks bir sistem içerisinde yer alan büyük insan grupları bir müddet için büyük bir atılım meydana getirirler; geride alınacak hiçbir şey kalmayana dek almak istedikleri her şeyi alırlar, ardından sistem çöker. Bu durum insan hırsının faydasız yükseliş ve düşüşlerinde defalarca gözlenmiştir. Bu medeniyetlerin en büyüğü de şu anda içinde yaşamakta olduğumuz medeniyettir. Yıkıldığı zaman son gelmiş olacak ve çöküşün vakti çok yakın. Bu sonla beraber hayatta kalma şansımız çok az.

İkinci son ne yazık ki alışık olduğumuz bir son: bu sonda buzlar eriyor, ormanlar yok oluyor, okyanuslar yükseliyor ve sayısız tür Dünya’dan tamamen kaybolmadan önce son bir kez daha gözlerini açıyor dünyaya. Bu bir çevre felaketi. Bu felaketi savuşturup bizimle alakası olmadığını düşünebilir ve hayatımıza önceki gibi devam edebiliriz. Ancak çevre farklı bir mekan değildir; hayatta kalmak için çevreye ihtiyacımız var, kim ne derse desin onun bir parçasıyız. “Çevre” felaketi aslında bir insan felaketidir. Bu sonla beraber de hayatta kalma şansımız çok az.

Üçüncü sonu seçme şansınız var. Hayatta kalabilme şansımız var.

Dünya üzerindeki hayat geniş bir kontinyum içerisinde var oluyor, mikroskopta dahi görünemeyen organizmalardan devasa boyuttaki organizmalara dek geniş bir kontinyum söz konusu. Her bir organizma birbiriyle bağlantı halindeki ekosistemlerin oluşturduğu komplek bir ağ içerisinde işlev görür, bu ekosistemlerin bazıları bazı anlamda gerçekten küresel mahiyettedir. En şaşırtıcı olan şey şu anda yaptığımız her bir şeyin bir ölçüde başka bir şeyi etkilediği, ve geri dönüşünün hayal edebileceğimizden çok daha sert şekilde olacağıdır. Kendimizi yok ediyoruz.

İnsanlar, bu gezegen üzerindeki diğer canlı varlıklar gibi genlerinin sürdürülmesi amacıyla hareket eder. İnsanlar bu gezegen üzerindeki diğer canlılardan farklı olarak daha yeni ortaya çıkmış bir tür için imkansız görünen bir sınırın ötesine geçebilmiştir.

Ekosistemlerin tamamen çöküşü ve bunun insan hayatı üzerindeki etkisi konusundaki bilgimize, ve insanın hayatta kalması için gereken o kesin ve doğal güdüye rağmen bizler birbirinden ayrılması imkansız olan bu iki faktörü bir araya getirme konusunda tamamen başarısız olduk. Modern zamanların en önemli sorusunun cevabı da şu: sorumlu olan kim? İnsan tarihi ve insanlığın doğasıyla alakalı bildiğimiz şeyler düşünüldüğünde, cevap şaşırtıcı olabilir.

İnsanlık için kabul edilebilecek yegane geleceğin insanların hayatta kaldığı bir gelecek olduğu ortada. Endüstri Devriminin kısa dönem hırsı ile insanların uzun vadede hayatta kalabilme yetenekleri arasında bir yerdeyiz, ve seçimimizi özgürce yapabilmek için bizlere bu seçim şansını vermeyi reddedenlerin olumsuz etkisine karşı direnebilmeliyiz.

Kitabın önceki bölümlerinde Endüstri Devriminin nasıl işlediğini anlattım, özellikle de insanların dominant kültüre, yani iktidarın gerçekte nerde olduğununun açıklaması olan dominant kültüre tehdit oluşturmaması için gereken metodları anlattım. Eğer toplumun elit üyelerini her hareketimizi yönlendirdiği gibi bir komple teorisi bekliyorsanız o zaman hayal kırıklığına uğrayacaksanız. Evet, zenginler ve iktidarı elinde bulunduranlar bu eşitsiz düzenden daha fazla çıkar elde ediyorlar, ama iktidar savaşı arttığı zaman da psikozun sınırlarında yaşıyorlar. Bir sürü insanın Yeni Dünya Düzeni ve benzeri teorilere bağlı olduğunu biliyoruz; bu fikirlerin insan karanlık bir yere sıkışıp kaldığı zaman çok iştah açıcı olduğunu da biliyoruz. İnternet her kartelin, her an her toplantıda ve her anlaşmada iktidarın zaten şu anda sahibi olan insanlarda kalmaya devam etmesi için çalışıldığını açıklayan komple teorisi siteleriyle dolu. Halihazırda ekonomik büyümeyi garantilemek için var olan kompleks yapılar bu paranoyakça eylemlerden büyük fayda görüyor.

İşte size bir örnek: diyelim ki bir balık gemisi var ve her gün ağları balık dolu olarak limana giriyor. Zaman geçiyor ve balık stokları tükenmeye başladıkça başka balık gemilerinin ağları bomboş kalmaya başlıyor. Halktan birisi bir öneri ortaya atıyor, başarılı geminin kaptanının gizemli bir kaynaktan bilgi aldığını söylüyor: mesele doğa üstü bir güçten. Bu fikir kabulleniliyor. Bu üstün güçle alakalı tartışmalar geceler boyu bir çok evde sürüp gidiyor, ama hiç bir şey yapılmıyor; çünkü bu kadar güçlü varlıkları yenebilmek için yapılacak hiçbir şey yok. Bu arada, başarılı kaptan bol bol balık getirmeye, ve balık stokları da azalmaya devam ediyor.

Bir müddet sonra teknedeki sonar sisteminin diğer teknelere oranla daha iyi olduğu ve şu anda yaygın şekilde kullanılan başka bir ülkeden ithal edildiği ortaya çıkıyor. Liman küçük ve önemsiz bir liman olduğu için kimsenin yeni teknolojiden haberi yok. Eğer çalışanlar çevreye daha dikkatlice bakıp kafalarını üstün güçlerle alakalı düşüncelerden temizleselerdi bu teknenin diğerlerinden daha iyi teçhizata sahip olduğunu göreceklerdi. Balık stoklarını korumak için o zaman yapacakları tek şey o teknedeki sonar sistemini kullanılmaz hale getirmek olacaktı. Her tamir edildiğinde onu gene bozacaklardı.

Kanunların balıkçıları yakaladığını düşünsek bile-sonuçta yasalar ekonomik başarıyı her şeyden üstün tutarlar- balıkçıların sonar sistemine verdikleri zararın balık stoklarını bir süre için bile olsa sabit tutacağını biliyoruz. Ancak o zaman limandaki diğer balıkçı gemileri bu sonarı kullanmaya başlayabilir ve böylece balık stoğuna daha büyük darbeler indirmeye başlamış olabilirler. Eğer balıkçılar artık daha da büyüyen bu problemle başa çıkmak için daha da hırslanabilir, sonar teçhizatının ithalini engelleyebilir, teçhizatın üretildiği ülkeye gidebilir, ya da yardım isteyebilir ve üretimin durdurulmasını talep edebilirlerdi. Maksimum Zarar Kültürü gereğince sonunda hırs ve kıskançlık ön plana çıkacak ve diğer gemiler de bu sonara sahip olmanın kendi çıkarlarına olduğunu, balık stoklarının da canlarının cehenneme olduğunu düşüneceklerdi.

Burada iki ders var. Birincisi, bir problemin cevabı insanların sandığından daha sıradan yerlerde bulunur; bizler çözümleri yanlış yerlerde aramak yönünde manipüle edilmişizdir; ya yasalara, ya işe, ya politikaya ya da ümitlere tutunuruz. Cevaplar için daha yakına bakmayı ihmal ederiz. Nadiren aynaya bakıp kendi davranış gerekçelerimizi sorgularız. Peak Everything kitabının yazarı Richard Heinberg şunları söylüyor:” Uygarlık daha fazla sayıda şeyi bizler için ulaşılabilir hale getirdikçe bizler giderek daha fazla bebekleştik, artık kendi adımıza düşünme gücümüz azaldı,kendimize daha az yeter hale geldik, ve bu durum da bizleri bir sürü haline getiriyor- bir sürü mentalitesi geliştiriyoruz. Ne yapıp edeceğimizi etrafımızdaki otorite figürlerine bakarak belirliyoruz.”

İkinci olarak şunu söylemek lazım: bu kültürde iyi niyetlerin ömrü pek uzun değildir. Bir şekilde burada daha üstün bir gücün iktidarından söz edebiliriz: insanların iyi niyetlerinden vazgeçmesini ve Endüstri devrimi tarafından seçilen yolun takip edilmesini talep eden bir güçten söz ediyoruz. Balıkçılar problemin daha da kötü bir hale gelmesini önlemek için çabalamaya son verdiler ve tam tersine denizden kendilerinin ne çıkaracağına odaklandılar. İşler aynen böyle yürüyor: bizler bu şekilde davranacak şekilde yetiştirildik.

Bu meseleyi düşününce bu kültürdeki insanların anlamadığımız şeyler hakkında komplo teorilerinin var olmasını istediğini görüyoruz; yenilmesi mümkün olmayan güçlerin fildişi kulelerdeki hayatlarımızı yönetmesini istiyoruz; bunu istiyoruz; çünkü, belki de bu işte hepimizin işbirliği yaptığını kabullenmek istemiyoruz ve belki de gerçeğin biraz fazla can yakacağından korkuyoruz. Koskoca bir SUV kullanmak, dünyanın sağına soluna sırf zevk için uçabilmek ya da kültürümüz mümkün kıldığı için yağmur ormanlarının yok edilmesiyle elde edilen ürünleri satın alabilmek belki canımızı doğrudan yakmıyor. Yansıtma ve suçlama sisteminin çamurlarına saplı kaldıkça bu çamurdan kurtulma şansımız yok.

Matrix filminde bir şeylerin yanlış olduğu fikri Neo’yu senelerdir rahatsız ediyordu; ama gerçeği öğrenmek onun için hem şok eden hem de özgürleştirici bir şey oldu. Neo durumla alakalı bir şeyler yapabileceğini öğrendi; çünkü artık bilgisi vardı, çünkü artık içinde bulunduğu durumu tamamen anlayabiliyordu. Şeyleri oldukları gibi kabul ettikten sonra, yani problemin bir parçası olduğunuzu ve bu yüzden de çözümde de bir payınız olması gerektiğini kabul ettikten sonra, daha özgür hissetmeye başlarsınız kendinizi, sanki yılların ağırlığı omuzlarınızdan kalkmış olur.

Siz sistemin bir parçasısınız; problemdeki payınız için gereken sorumluluğu üstlenmeniz gerekiyor: nasıl ama…

Sizin sistem içerisindeki yeriniz büyük bir beslenme ağının bir bölümü gibidir. Bütün beslenme ağları gibi, her şey enerji ile yürütülmektedir; petrol, gaz, kömür ve radyoaktif materyaller gibi fiziksel enerji kaynakları paranın elitlerin zenginliklerine zenginlik katması amacıyla vanaya akması için gerekli makineleri çalıştırır. Eğer önemli bir pozisyondaysanız, statünüz varsa o zaman sizin de biraz zenginlik sahibi olmanız mümkün, gerekli materyallerden bazılarına siz de sahip olabilirsiniz. Ağı yürüten enerji olmaksızın para yoktur, o halde ağ da olamaz. Sadece petrol, gaz, kömür ve değişik radyasyon kaynakları değildir söz konusu olan, insanlar da eşit derecede hayati öneme sahiptir aslında. İnsanlar makineleri çalıştırmadıkça, dükkanlarda çalışmadıkça, ürünleri üretmedikçe, kamyonları sürmedikçe, reklamları yaratmadıkça, haberleri okuyup yasayı uygulamadıkça, ağ kendi üzerine yıkılacak ve kendisiyle beraber bütün hiyerarşinin darmadağın olmasına sebep olacaktır.

Morina balığını düşünelim. Hayatta kalmak için ihtiyaç duydukları enerji miktarı anlamında besin ağında üstte yer alırlar: yüksek besin ihtiyaçları vardır ama alt düzeylerde yer alan organizmalar olmadan morina balığının var olamayacağını biliyoruz. Morina balığı olmazsa balık asalakları da acı çekmeye başlar ama bir kademe aşağılarındaki kumbalıkları son derece memnun olurdu: sayıları artardı.

Uygarlık içerisindeki yerinizi düşünün: işinizi ya da toplum içerisindeki yerinizi düşünün, bunların en tepedeki kişiyle, ortalarda yer alan bir kişiyle ya da yukarıları çıkmaya niyetlenen bir kişiyle olan bağını düşünün. Ne olmayı istersiniz? Bir tekerlek ki yoksa bir dişli mi?

Evet, siz sistemin bir parçasısınız; ama ağda daha üst konumlarda bulunan insanlardan çok daha önemli bir kişisiniz; siz motorsunuz, enerji kaynağısınız, bu sistemin sürüp gitmesindeki ana sebepsiniz. Siz sistemsiniz. Sizin işbirliğiniz olmadan, sizin inancınız olmadan sistemin hiçbir enerjisi olmazdı ve artık var olamazdı.

Endüstri Devrimi sona ermek zorunda . Eninde sonunda bu olacak, çöküş gerçekleşecek, kendisiyle beraber nüfusu da yok edecek: petrol krizi, kredi krizi, çevre felaketleri, salgın hastalıklar- sebep ne olursa olsun, endüstri devrimi felaket boyutunda bir biçimde çökecek. Bunun meydana gelmesi 50 sene ya da 100 sene alabilir, bu zamana dek küresel çevre yıkımı kaçınılmaz bir hal almış olacak. Bu seçeneklerden biri: bir diğer seçenek ise sistemin kendi kendine ölmesi, şu andan itibaren bu sistemi geride bırakma gücüne sahip olanlar kendilerini ve hayatımızın tamamen kendisine bağlı olduğu doğal çevremizi koruyabilirler.

Emin olun, kimsenin “makine”nin kalbine gidip de onu parça parça edeceği filan yok, çünkü makinenin kalbi yok, beyni de yok. Bu uygarlık; iktidarı ve zenginliği imtiyaz sahibi bir azınlığa vermek üzerine kurulu bir dizi bilinçli (bazıları kazara) eylemin sonucudur. Şu anda sahip olduğumuz şey, ekonomik büyümeyi her şeyin üstünde tutan bir kültürdür, bu kültürel inancın devam ettirilmesini mümkün kılan kötülük dolu metodları sürdüren, elit ve daima üyeleri değişen, zenginliklerinin korkunç büyüklüğüyle ve bu kültürün onlara bahşettiği iktidarla başa çıkamayan başa çıkamayan patolojik megalomanyaklardan oluşan bir kültürdür.

Bu kadar devasa bir şeyi nasıl olur da yıkabiliriz? Cevap endüstri devriminin doğasında yatıyor- onun en temek özellikleri en büyük zayıflıklarıdır da ayrıca.

Ekonomik Büyümeye olan inancı ele alalım. Sanırım bu konuda sürdürülebilir hiçbir nokta olmadığını hepimiz biliyoruz. Pastayı nasıl keserseniz kesin doğal çevre ekonomi büyüdüğü sürece kaybetmeye devam edecek. Sağlıklı bir ekonomik büyüme elde etmek için tüketiciler para harcadığında ellerinde hala para kalacağından emin olmalı. Kara gün parası tanımı son yıllarda bankalar insanların koşullarının ötesinde para harcayabileceğini halka pompaladıkça değişti. O kara gün parası ister tasarruf şeklinde olsun, ister nakit olsun, yatırım ya da kredi şeklinde olsun, burada önemli olan faktör, potansiyel müşterilerin harcayacak para kalmadığını anladığı anda artık potansiyel bir müşteri olmayacağı gerçeğidir. Maaşlı bir işinizin olması da en azından bir süreliğine satın almak istediklerinizi alabileceğinizi kanıtlar; aslında bu tüketicinin kendini güvende hissetmesini etkileyen en önemli faktördür.

Dünya çapında hükümetler ve onları kontrol eden şirketler tüketici güvenini sürekli bir döngü içerisinde yeniden ölçerler. Tüketicinin kendini güvende hissetmesi ekonomileri için hayati öneme sahiptir.

En basit şekilde söylemek gerekirse, bu güven hissi yükseldiğinde tüketiciler para harcarlar, bu da sağlıklı bir ekonominin işaretidir. Ama bu güven hissi azaldığında o zaman tüketiciler harcadıklarından daha fazla oranda para saklıyor demektir, bu da ekonominin başının dertte olduğunu kanıtlar. Buradaki ana fikir, insanlar gelirlerinin sabit olması konusunda kendilerini güvende hissettikleri sürece bir şeyle satın almaya daha yatkın olduklarıdır.

Bu da ilginç bir durum yaratır: bir ekonominin çökmesini sağlamak ve böylece endüstri devriminin ayaklarından birini yıkmak için yapmak gereken şey, halkın sisteme güvenini yok etmektir. Bu durum da uygarlığın diğer kısımlarında yansıtılır: Dünya Ticaret Merkezi’ne 2001 yılında yapılan saldırıların ardından küresel hava taşımacılığı küçük bir çöküş süreci yaşamıştır; 1990ların başlarında İngiltere’de yaşanan Deli Dana hastalığı sadece İngiltere’de et satışını geçici süre de olsa durdurmakla kalmadı, küresel ölçekte de et satışlarında önemli düşüşlere yol açtı. Küresel ekonominin büyük bir kısmına duyulan güveni ciddi biçimde yaralayabilecek herhangi bir şeyin uygarlığın da kuyusunu kazdığını söyleyebiliriz.

Güvende hissetme ihtiyacı Endüstri Devriminin psikolojik bir özelliğidir; ayrıca ciddi zayıflıklar yaratmak için beraber iş yapan iki fiziksel özellik daha bulunuyor. Bunlardan birincisi, var olan sistemlerde görülen kompleks durumdur. Kitabın “çiftlikten çatala” adlı bölümünde yazdığım gibi gıda ürünlerinin talebi uğruna gidilen mesafeler artık sürdürülebilirliklerini kaybediyor.

Sonuçta, büyük ölçekte yiyecek üretmek için, özellikle de toprağı verimli hale getirmek için kullanılan enerjinin maliyeti, büyükbaş hayvanların yemlenmesi, çiğ materyallerin işlenmiş gıda ürünlerine dönüştürülmesi süreci , gıda ürünlerinin soğutulup dondurulması, satışı ve eve getirilişinin maliyeti büyük yetersizlikler olduğunu ortaya koymuyor yalnızca, ayrıca bu kadar kompleks bir sistemdeki farklı safhaların varlığını da gözler önüne seriyor. Aynısı elektrik için de geçerli: bir çok durumda elektrik, yenilenmesi mümkün olmayan materyallerin yanması ya da çürümesiyle elde ediliyor. Bu materyalin topraktan cevher halinde çıkarılması, işlenmesi ve üretim birimlerine gönderilmesi gerekiyor. Bir kez elektrik elde edildiğinde, 5 gigawata kadar bir kapasiteye sahip olarak elde edildiğinde dağıtılması gerekir, öncelikle çok yüksek voltajlı hatlardan ardından da bir çok farklı güç transformasyon safhalarından (tabii bu arada enerji kaybederek) dağıtılır ve sonunda gücün kullanılacağı noktaya ulaşılır. Her iki örnek de- ve daha bir sürü var, buna küresel para pazarları ve televizyon kanalları da dahil- bir çok aşamadan oluşuyor ve bunların çoğu tek tek çöktüğü takdirde bütün bir sistemin çökmesine sebep olabilir.

Bu zayıflatıcı özelliklerden bir diğeri de enerji merkezlerine aşırı bağımlılıktır. Bir sistem linklerden ve nodlardan oluşur. Nod bir veya daha fazla sayıda linki birbirine bağlayan şeydir; bir yol bir noddur ve farklı yolları birbirine bağlayan kavşaklar da bir nod oluştururlar. Bir sürü linke ve noda sahip bir sisteme “şebeke” adı verilir; beslenme ağları bir şebekedir, enerjiyi kullananlar nodları oluştururken enerji akışı da linkleri meydana getirir. Linklerden oluşan ve zamanla gelişen, ihtiyaca göre şekillenen şebekelere rasgele network adı verilir: Mesela ABD eyaletlerarası otoyolu bu tür bir şebekedir, ayrıca tavşan ailelerinin yaptığı tünel setlerini de buna örnek olarak verebiliriz. Planlanmış bir amaca hizmet etmek üzere yaratılmış şebekeler genişleme özelliğine sahiptir ve ölçeksiz şebekeler olarak bilinirler , bunlara büyük hava yolları, elektrik dağıtım merkezleri ve süpermarket zincirlerine ait gıda dağıtım şebekeleri örnek olarak verilebilir.

Bir şebeke içinde bir çok linki bir araya getiren yapı hub olarak bilinir. Endüstri devrimi hubları bol bol kullanır. Thomas Homer-Dixon bu durumu şu şekilde açıklıyor:

Araştırmacılar uzun zamandır çoğu şebekenin eyaletler arası otoban sistemi gibi olduğunu öne sürdülerse de, son zamanlarda yapılan araştırmalar dünyada şaşırtıcı sayıda şebekenin -hem doğal hem insan yapımı- aslında hava trafiği sistemine benzediğini ortaya koymuştur. Bu tür ölçeksiz şebekeler çoğu ekosistemleri içerir
; world wide web, büyük elektrik merkezleri, ham petrol dağıtım sistemleri ve modern gıda işlem ve sunum merkezleri de bu sisteme dahildir. Eğer ölçeksiz bir şebeke hubu kaybederse o zaman sonuç felaket olabilir; çünkü bir çok nod o huba bağımlıdır.

Ölçeksiz şebekeler özellikle kasti saldırılara karşı savunmasız durumdadır: eğer birisi bütün şebekeye zarar vermek isterse, o zaman tek yapması gereken o şebekenin hublarını ortaya çıkarıp onları yok etmektir.

2001 Temmuz ayında Baltimore’daki tren yolu tünelinde bir yangın meydana geldi, bu da tünelde büyük ısı oluştuğu için merkezdeki sistemin çökmesine yol açtı. Sonraki birkaç gün boyunca bu ray sisteminin çevresindeki diğer şebekeler de ekstra taşıma yükü sebebiyle etkilendi, Baltimore’da daha geniş bir alanda daha büyük bir sıkıntının yaşanmasına sebep oldu. Ayrıca hiç beklenmedik bir olay da oldu: ABD’deki internet hizmetinde ciddi bir yavaşlama yaşandı. The Howard Street Tüneli’nde en büyük yedi İnternet Servis Sağlayıcısına hizmet veren bir boru vardı. BU İSSlerinde yavaşlama meydana geldi. Yangın sonucu boru yandı, ses ve veri sağlayıcı fiber kablolar zarar gördü. Bu tünel internet trafiği için ana damar konumunda olup yangın sonucu büyük bir şebeke hubunun yok olduğu zaman göreceği etkinin aynısına sebep olmuştur.

Birbirine bağlı olarak işleyen elemanlardan oluşmuş, az sayıda hublara dayanan şebekeleri olan kompleks sistemleri bir araya getirdiğinizde, son derece duyarlı bir yapı yaratıyorsunuz demektir; onu korumak için kurduğunuz güvenlik araçları ne olursa olsun. Uygarlık işte bu kompleks ve karşılıklı bağımlı sistemler üzerine kurulmuştur ve enerji, veri, para ve materyallerin akışını sağlayan şebekelere dayanmaktadır. Uygarlık ayrıca insan bileşenlerin (sizin ve benim) sistemin işleyişine sonsuz güven duymasına da bağlıdır: inanca ihtiyacı vardır. Hem piskolojik hem de fiziksel açıdan Endüstri Devrimi son derece kırılgandır: bir kez ittiniz mi dağılıp gidecektir.

Çeviri:CemC
http://hayvanozgurlugu.com/news.php?extend.553

August 23, 2010 Posted by | anti-endustriyalizm, ekokoy - permakultur | Leave a comment

How Ecology Led Me to Community – Chris Roth

By Chris Roth
Published in the Summer 2009 issue of Communities magazine – Issue #143
(Click a photo to enlarge)

In Communities, we like to feature personal stories about real experiences, rather than abstract theories or dry analyses. In this article, our editor plunges into the fun. He asks that you imagine listening to the following story around a crackling campfire, and remember that “I” is just a figure of speech, and might just as easily be “you”…

I’d never been one who tried too hard to conform, but my marching to a different drummer became decidedly more pronounced in high school. There are various ways to describe what happened: you could say that trees started to speak to me, or that long-distance running connected me with the natural world in new ways, or that an earth-centered spiritual awakening led me to find that that “God,” increasingly elusive in church, resided in the outdoors instead. Whatever the explanation, I started to take my guidance from ecologically-oriented voices that seemed at times audible only to me, but which spoke clear as crystal and left little doubt about what I needed to do.

One might think that “marching to one’s own drummer” would lead one away from community, into isolation and even hermithood. But in fact this particular drummer led me invariably toward community, which I discovered to be inextricably intertwined with ecology. Although I was marching without a map, with little idea where I’d end up, the outcomes seem inevitable in retrospect.

Here are just a few of the off-beat marching orders I received and the mysterious places they took me:

“Avoid Cars!”

I had never liked cars. As a young child, I had to be coaxed to get into them, and I never experienced that automotive fascination that many boys develop. I disliked the noise, the fumes, the confinement, the danger, and, as I learned more about them, their other impacts (ecological, social, economic, political). In the wake of the mid-’70s oil crisis, I wrote an editorial in my high school newspaper inveighing against excessive car use. Most of my classmates, meanwhile, eagerly anticipated and then celebrated the day when they were allowed to drive and own a car. I walked, biked, ran, and tried to stay out of motor vehicles. The drummer I was marching to told me that the world could not sustain them. At the time, it seemed like a potentially lonely path.

But as I continued my education and explored different ways of living, my resolution to avoid the need for a private car produced unexpected results. The best way I could see to be free of vehicle dependence was to live and work in the same place—better yet, to seek out ways of living that seamlessly combined living and working in direct relationship with the land. (My drummer had also told me that, despite my suburban roots, revelation was to be found rurally.)

With the ability to be car-free in my daily life as a top priority influencing every decision, I have spent most of my adult years living and working together with others in land-based intentional communities and on small organic family farms. In the modern world, rural survival on one’s own or even in a nuclear family can almost require a private motorized vehicle. But joining with others to create a local economy on a piece of land reduces the need to leave it, and makes combined trips and shared vehicles feasible. I did in fact eventually acquire a car, which I use occasionally (hopefully for good causes, including cultivating community connections beyond our 87 acres), but upon which I have never depended for my livelihood.

Now, in addition to gardening and helping develop my community’s land as an educational center and nature sanctuary, I also telecommute to my other job (crafting a magazine out of other people’s words—except when, as in the current case, my own bubble out in possibly overwhelming abundance). None of these essential activities requires a car. I sometimes go weeks without getting into one—whereas I bi cycle every day, both around our own land and into the neighboring forest. I do not miss those hours stuck in traffic—in fact, I never even had to experience them. Instead, I am happy to have spent my life among pedestrians, and discovered community in the process.

“Stop Watching Television!”

My drummer sometimes lacked subtlety, and cast things in black and white that did in fact possess a few shades of gray. By the end of high school, I had identified television as one of the key elements keeping people detached from real life, out of touch with their inner selves, separated from one another, and cut off from the natural world. In my view, it was entirely evil, and I had fantasies of some kind of cosmic pulse that would simultaneously incinerate all televisions and force people to start actually living again. (Since then, I’ve decided to relax my judgments and cut Mr. Rogers, at least, a little slack. I know that there is, in fact, some “good stuff” on television, though not enough to make me want to have one in my life.) I resolved to be TV-free once I left home—a resolution I have kept. At the time, this seemed like another lonely-making, solitary choice.

It turned out to be anything but that. Not owning or watching television propelled me into a multitude of television-less experiences among people who were also looking for something more real. Neither my inner nor outer explorations during and after college could have happened in the same way in an environment featuring a television—they were simply incompatible with a mesmerizing image- and noise-making machine being anywhere within sight or earshot. I lived outside, worked with Native Americans, learned to garden, and ultimately settled into a rewarding, TV-free life on farms and in intentional communities. In community, homemade culture and direct personal experience have proven so much more satisfying than manufactured culture and vicarious experience that television has never even tempted me. I’ve discovered that the world of birds living all around us here in the country, in three dimensions and surround-sound, fascinates me more than could anything on a screen. I’ve also learned to play the guitar, an almost endless source of do-it-oneself entertainment, often even better when shared with others.

Saying “no” to television made it possible for me to eventually say “yes” to community. As long as I have community in my life, I am staying unplugged (unless, for example, it’s for a large-group Inauguration viewing at the local organic eatery, or for a Fred Rogers tribute show watched for old times’ sake at my parents’ house).

“Eat Low on the Food Chain”

Once again, that nonconformist, earth-minded drummer put a bee in my bonnet during high school, in the form of a vegetarian friend who urged me to read Frances Moore Lappé’s Diet for a Small Planet. Once I had started thinking about food—its origins, its impacts, its larger implications—I could not retreat back into ignorance or not caring. I became the sole vegetarian in my family and one of only two I knew in my school. This looked like another surefire path toward social isolation.

Since then, I have gone through a number of different phases, often for many years at a stretch: ovo-lacto-vegetarianism, situationally-dictated omnivory, pure veganism combined with a commitment to organic food, modified veganism, all-organic-mostly-vegetarianism-with-occasional-fish-or-fowl-thrown-in, etc. However, I have never returned to a standard American diet, and my food choices (tending toward the macrobiotic vegan much of the time, and the sustainably grown all of the time) would be considered strange by most people.

In the communities I’ve lived in, by contrast, my food choices are not strange—sometimes, especially in the presence of raw foodists, they seem downright middle-of-the-road. In these communities, we’ve eaten a significant portion of our own, homegrown whole foods—especially vegetables and fruits—and seen food as having not only health and spiritual but also political and ecological implications. Eating in ways that minimize our ecological footprints aligns us with the global community, and brings us together as a local community as well. My “small planet” food choices, far from isolating me, have helped me find communities in which I share common values with others.

“Read and Write Consciously or Not at All”

At a certain point in my education, I realized that, even though I’d dispensed with the unreality of television, I was still living mostly vicariously, through words. I had read about many more things than I’d ever experienced. I had learned how to write but felt I had little of substance to write about: I was passionately—and tiresomely—familiar only with the labyrinthine workings of my own mental circuitry. Limited by my academically-bound situation, and out of touch with almost everything outside of it, I realized that I had fled from the world of feeling and experience into a world of word-dominated thinking.

I decided to take a fast from the written word. For an entire summer, I read nothing (except for interpretive signs on Cape Cod National Seashore and an American Youth Hostel guidebook) and wrote nothing. I focused instead on my and others’ feelings (even if unexpressed) and on the land around me, unmediated by words and without other distractions. I began a process of immersion learning in the language of the natural world, and in my own feelings and relationships within that world. I joined a school that lived, learned, slept, and woke outside every day, exploring the vast areas of wild America to which my suburban upbringing had never exposed me. Before reading or writing anything (once I broke my fast), I tried to gauge whether it would bring me closer to understanding the actual nature of life and the world, or whether it was just human-generated distraction, mass-produced entertainment, overintellectualized delusion, or philosophy divorced from the earth. If it was any of the latter, I skipped it. Like television, irrelevant words would have taken me away from, rather than toward, the kind of integrated ecological life I envisioned. I recognized that words could distract as well as communicate. I returned to reading and writing only cautiously, and, to the best of my ability, consciously.

Since then, my involvement with words has always been a byproduct of my life, rather than something defining my actual reality. In my first few years of college, being wrapped up in words had isolated me. Initially, backing away from words isolated me even more. But it also opened me up to the real world, a prerequisite to finding real community. Like freedom from television, it allowed me to experience new situations more fully, open my senses more completely to the natural world, and make actual connections with people. Rather than creating imaginary situations on paper (or in a computer hard drive, or in cyberspace), I found that I could discover and build real relationships. I was also able to recognize the limitations of human language and tune in more fully to the language of the land and its creatures. I experienced both human and non-human community in ways that most books I’d read had at best only hinted at, and that I could never have described beforehand except in the most general, theoretical terms.

“Get Back to the Land!”

Getting back to the land is not something that most people born and raised in a New York City suburb ever do. That path hadn’t even occurred to me during most of my formative years, since I’d had the impression that farmers and rural people were “dumb”—that’s why they lived in the country. No, I hadn’t actually met anyone fitting this description, or ever lived in the country or on a farm myself, but from what I could gather from the media and from word on the street, rural people talked slowly, did boring physical work, inbred, and chewed tobacco, all sure signs of nonintelligence. In other words, blind prejudice and ignorance kept me from ever aspiring to rural life.

This all changed, in several different phases, as my drummer became more insistent. First, local wild edible weeds caught my interest. Then the notion grabbed me of not only running and bicycling outdoors, but living outdoors. My traveling environmental education program got me used to being outside almost all the time, and also familiarized me with some of this continent’s original outdoor livers, whose endangered cultures still survived to a degree. I decided I wanted to live like a Native American, and, when I had a chance, I acted on that desire, moving to a reservation for a year and a half and becoming the only white employee in a center for developmentally disabled Hopis. While there, I received a further marching order (channeled through a Hopi client of the center): I needed to learn to grow my own food. This led me to study organic gardening, which created a role for me to fulfill once I ended up going “back to the land” via organic farms and intentional communities. I also started to study local ecologies, especially plants and birds, allowing me to contribute in other realms of eco-education.

While those voices beckoning me to live in more direct relationship with the land seemed at first to be promising a lonely, socially marginalized existence, the exact opposite turned out to be the case. Each phase of my entry into more integrated ecological living brought me into new kinds of community. Some, like the Hopi Center and the organic farms I worked on, were “unintentional” community, but community nonetheless. The intentional communities in which I’ve settled have been rural and committed to education, thereby developing much larger extended communities beyond their own boundaries. I’ve never had so little interaction with others as I did in my last couple years in the heart of urban/suburban civilization, and I’ve never had so much human interaction as I’ve had way out in the country, becoming rural folk myself, enjoying being connected to the land together with others through organic gardening and other forms of immersion in the landscape. Getting away from human and civilized distractions has helped me discover not only the natural world and how dependent we all are on it, but, surprisingly, the world of people as well.

“Focus on Life, Not on Money”

I grew up in a family that had enough money—not too much, but enough to meet our basic needs. Most of the people in our town, however, had significantly more material wealth than they actually needed. This did not prevent them from striving for more, and transferring that orientation toward money and things to their offspring. My parents instilled different values in me, reinforced as I grew up by poets like William Wordsworth:

The world is too much with us; late and soon,

Getting and spending, we lay waste our powers:

Little we see in Nature that is ours;

We have given our hearts away, a sordid boon!

I recognized that, while money is not necessarily the root of all evil, it is often associated with the squandering of our time and energy in its pursuit, the degradation of the quality of our human relationships, the distraction and demoralization of our spirits, the plundering of the earth’s resources to meet manufactured demand for nonessential items, and other forms of destruction of the natural world. As a conscientious objector, I also saw that tax dollars fueled the war machine. I resolved to have as little to do with money as possible: to spend little, and therefore to need to earn little. Aspiring to be “downwardly mobile,” to follow Henry David Thoreau’s example rather than John D. Rockefeller’s, I sensed myself in the distinct minority in my economically privileged town.

Despite its reputedly low survival value (about which I didn’t care, since I had my marching orders), I doggedly pursued voluntary poverty. Fresh out of college, I moved into my first house: a tent, pitched on the aforementioned Native American reservation. I spent in the low double-digits per month for food, cooked with free fuel (the sun) in a solar cooker, lived unhooked from the electrical grid (a small solar panel and rechargeable flashlight supplied my lighting needs), traveled on a $50 used bicycle, and had few other expenses. I became a full-time volunteer, knowing that my several thousand dollars of savings could last me quite a while in this situation. Meanwhile, my own unique experience in the heart of Native American country could not have been purchased at any price. I spent all my time with the developmentally disabled in an ancient culture—taking them for walks on land that their ancestors had known for thousands of years, and helping them cope with daily tasks made challenging by their disabilities (many of which resulted, no doubt, from the uranium mining perpetuated by the white culture for which I could never hope to do full penance). Even after being hired as “direct care staff” several months into my time there, I continued to volunteer during the hours that I wasn’t employed. Despite donating 20 percent of my salary back to the Center, I still saved enough money to bridge me through a number of the years which followed, in which I pursued “right ways to live” rather than money. All of my needs were already met, and I was surrounded by the kind of community that most of us from nonindigenous “settler” culture can only envy for its longevity, depth, and cultural richness.

When I felt the call to leave that culture and return to my own, I also knew that I could never in good conscience return to a resource-intensive lifestyle. And as luck would have it, in pursuing organic food-growing and eco-agricultural education, I chose one of the least remunerative, yet most rewarding, paths that modern society has to offer—one in which community, whether “unintentional” or intentional, is a most essential component. My second organic gardening internship turned out to be in an intentional community and educational center dedicated, among other things, to voluntary simplicity, self-reliance, and “deconsumerizing.” Shared efforts and shared resources made many things possible in this setting that no amount of money could have bought—and with negligible or even positive impacts on the natural environment. I have lived in settings with similar ecological orientations (all manifested, of course, slightly differently) ever since.

Over the years, I have relaxed my attitude somewhat toward money: I no longer see it as necessarily a virtue not to earn it or spend it, and I have gradually done more of both. But my cautious attitude and valuing of “life” over money have stayed with me, continued to bring me together with others sharing similar values and similar paths, and made my life “rich” with forms of nonmonetary wealth that can never be owned or horded, but only shared.

I’ve found that, more than anything we can do (or refrain from doing) as lone individuals, community has an unrivaled ability to lessen the toll we take on the earth, establish new relationships between the human and non-human worlds, and inspire and educate both ourselves and others. This “community” does not need be strictly intentional in structure, but it does need to involve both intention and action: a commitment to sharing that reflects the truth that we are all interdependent parts of the web of life.

Perhaps my drummer wasn’t so off-beat after all.

Copyright © Fellowship for Intentional Community (FIC) and Communities: Life in Cooperative Culture · communities.ic.org · Reprint only with permission.

The FIC publishes Communities magazine, the Communities Directory, the Intentional Communities Website (www.ic.org), and supports all forms of cooperative living. Please consider a donation to support our efforts.

Chris Roth
Chris Roth
Chris Roth is editor of Communities and a long-time communitarian with a predilection for growing organic vegetables.

http://communities.ic.org/articles/181/How_Ecology_Led_Me_to_Community

July 29, 2010 Posted by | anti-endustriyalizm, ekokoy - permakultur, komünler, kolektifler, ozyonetim | Leave a comment

To Learn Sustainability Is To Learn Community: An Example from South Portugal – Leila Dregger

By Leila Dregger
Published in the Summer 2010 issue of Communities magazine – Issue #147
Tamera pilgrimage through Portugal.
Tamera pilgrimage through Portugal.
Tamera pilgrimage through Portugal.
Dia Aberto.
(Click a photo to enlarge)

Walk 20 miles away from the ocean, and South Portugal becomes dry and dusty in summer and devoid of people in any season. What had been a lush landscape for centuries, with oak forests, white stucco villages, and vegetable gardens and pastures, was destroyed in the 1940s to create industrial cereal production for Spain during the civil war. Now the landscape seems slowly to be turning into a desert. Villages are dying. Food is imported. Only very few farmers continue their hard work under difficult economic and ecological conditions.

One of them is Claudio, a farmer in the Alto Alentejo. His 4000 hectare (10,000 acre) site, inherited from his father, includes beautiful nature reserves and extended cork oak and olive groves. Employing 20 workers, he started with the vision of reestablishing the original extensive cultivation of cork, pork, and Biodynamic vegetables. And he is doing just that. But to maintain the farm under tight economic conditions, he has developed intensive mass animal farming with thousands of pigs and turkeys. “If I didn’t farm this way, I would have to fire my workers, and I feel responsible for them. What could I do?” His wife left him two years ago, taking their two daughters with her. Maybe this was not the only reason, but she could not stand the mass slaughters and the tension her husband is living under. Living alone in his big farm house, Claudio is urgently looking for an alternative and a new start in his life.

Fernando grew up in a little village in the Baixo Alentejo. Like all his classmates, he left for Lisbon to study and become an engineer. Before he finished the studies, his father died and Fernando had to return home. Now he runs the apiary with 2000 bee hives. He produces organic honey but has to sell it for a low price to the industry, as the market for organic products is still too small. Thus his income is limited, and after 12 hours of daily work he feels very tired. He is 38 years old, smart, good looking, and speaks several languages. However, living rurally with his mother makes it difficult for him to find friends and a mate: the average age in the village is 52.

Fernando’s and Claudio’s stories illustrate the situation in many similar places. Sustainability is a complex issue: it involves politics, economics, and ecology, and it definitely involves cultural, social, and human conditions. If living in the countryside does not become more interesting for young people, we can never hope to have nature and land maintained and cared for.

The peace community of Tamera did not come to the Alentejo originally to help this situation. In fact, it came because innovative and enthusiastic local authorities and the abundance of sun were good conditions for its aim of building a global peace model based on solar technology. However, 160 people living, working, and studying together make a difference—internationally by peace training, education, and nonviolent actions, and regionally by teaching ecological skills and creating a regional network for food and water sustainability.

The Tamera community decided that it would stop buying food from supermarkets by the end of 2010, and by then would also produce all its own electricity using solar energy. Why is this so important for a peace project? Because industrial production of food is a sort of war. Electricity comes from the plug, fuel from the petrol station, coffee from the supermarket, water from the tap, and steak from the butcher. Those who look a bit deeper than this will see the cruelty of today’s industrial globalisation at the origin of our everyday consumer goods. Behind nearly every product you will find suffering, ignorance, and violence. Even those who are aware of it, and don´t want to support it, find it difficult to become independent from these connections.

The need to find another strategy is not only a matter of ethics. An incident which happened two years ago in Portugal makes this clear. At a time of high oil prices, the drivers went on strike, and the fuel was no longer distributed. After one day, there was no petrol in many gas stations. After two days, the first supermarkets had empty shelves. After three days, two drivers who wanted to prevent strike-breakers from working were driven over. That quickly can the supply system collapse; and that thin is the layer of social peace.

An obvious solution for the insanity of globalisation is regionalisation: to reestablish the regional supply which global trade destroyed, and to do it with socially and ecologically friendly means. Every region of the world should be able to meet its basic needs for food, water, and energy. The special goods desired from further away could be bought or bartered from other countries.

The task of Tamera—building a model for a peace culture—includes showing that regional food and energy autonomy is possible without lowering quality of life. In order to do so, one team at Tamera is working on the permaculture water landscape, where a part of the food needed is grown. The community also produces olive oil, honey, and herbs. Another team develops a regional network for sustainability. Its aims are to share knowledge about ecological skills, share the supply and production of basic food, water, and energy needs, and cultivate social contacts.

Tamera started to meet local farmers and traders, and so we met Claudio. Very quickly, we agreed on a win-win-situation: starting in 2010, he will produce olive oil, rice, cereals, oat flakes, and vegetables especially for the needs of Tamera. Additionally he will give Tamera all the things he cannot sell and would have to destroy. This arrangement gives Claudio the possibility of producing independent of the market. Therefore he is not forced to throw away fruits that are too small or don’t have the normal shape. He will even earn much more than the market price, and Tamera will get valuable organic food at a reasonable cost.

Now, in the spring of 2010, we stand in the stable which last year held 3000 turkeys. Their shouts still seem to fill the air. But the stable is empty, and soon it will be a place to store cereals. Having seen the new economic possibilities in his cooperation with Tamera, Claudio has taken the risk to eliminate, step by step, his industrial livestock farming. Even more hopeful, on a visit to Tamera he saw the possibilities of permaculture. Now, two ecologists from Tamera will advise him on how to build a water landscape on a part of his land. Thus Claudio will join the movement to reforest the land and bring back the water. “My vision is to save this beautiful land and make a part of it a retreat and educational place for city people to learn natural cycles.”

Agreements like this could become the basis for cooperatively meeting basic needs in the future, with communities telling farmers what they need, and farmers growing it for them.

Not all the foods we commonly consume are produced in Portugal. For example, neither sugar cane nor sugar beets are cultivated in this country anymore. But there is something much better and healthier than sugar to provide sweetness: honey.

Twelve bee hives at Tamera are not enough for our needs, and so we got to know Fernando. Buying organic honey from Fernando is cheaper than buying honey in the supermarket, and still, by selling to Tamera, he earns nearly double what he would by producing for industry. Tamera coworkers also help to move the bee hives. As Silke from the ecology team says, “This is synergy: We help Fernando, but the bees in our permaculture landscape help us. They are the most important insects for pollinating our fruit trees.“

Four times a year, Tamera invites interested people for an open Saturday. Those are days to get to know some of our sustainable tools and methods. For most of our neighbours, permaculture, compost toilets, solar energy systems, and strawbale buildings are still very exotic. School classes and University students come to observe in practice the ecological systems they have studied. Local farmers, politicians, teachers, and journalists enjoy this day; they see the presence of water in every season, lunch cooked by solar energy, and an abundance of food growing without fertilizers. Representatives of the beautiful neighbouring village Amoreiras come to see a plant-based system for water purification to decide if they want to build it in their village too. At the same time, the visitors also experience something which has been lost in the villages: a vital social life of different age groups. This is what can bring life back to the villages.

Bringing back sustainability and saving the rural areas means reestablishing the regional circuits that have been cut down in the times of industrialisation. In order to bring back life to the countryside, the connections and synergies have to be reinvigorated on a new and modern level, such as between producers and consumers, between water and trees, between bees and trees, between young and old people. And even between men and women, as the example of Fernando shows: on one of the open Saturdays at Tamera, he met Ilona, an Italian woman. Now she is preparing to move to his farm. “Although I love him very much, I could not imagine following Fernando onto his remote farm without having a place like Tamera nearby. We can always go there and meet friends, get inspiration, have cultural life.”

In the end, even an international community like Tamera has to face the fact that one day—maybe after peak oil, after the next financial crisis, or after climate change—it will not be global contacts that will help us to survive. Instead, it will be the surrounding region and the neighbourhood, with stable and trustful networks. Now is the time to develop them.

Copyright © Fellowship for Intentional Community (FIC) and Communities: Life in Cooperative Culture · communities.ic.org · Reprint only with permission.

The FIC publishes Communities magazine, the Communities Directory, the Intentional Communities Website (www.ic.org), and supports all forms of cooperative living. Please consider a donation to support our efforts.

Leila Dregger, 50, freelance journalist from Germany, former publisher of a women’s magazine and book writer, joined Tamera in 2003. She works in Tamera’s political network office especially to build a bridge to the Portuguese people. Her aim is to establish a school for peace journalism in Tamera. For more about Tamera, its visitor programs, and Summer University (July 25-August 5, 2010), see http://www.tamera.org.

 http://communities.ic.org/articles/1372/To_Learn_Sustainability_Is_To_Learn_Community

July 29, 2010 Posted by | anti-endustriyalizm, anti-kapitalizm, ekokoy - permakultur, komünler, kolektifler, kooperatifler vb modeller, ozyonetim, sistem karsitligi | 2 Comments

bolo’bolo – Against The Planetary Work Machine (p.m.)


                     (from the 'Introduction' to bolo'bolo)

The following text of bolo'bolo is taken from Midnight Notes #7 (June 1984).
Contact: Midnight Notes, P.O. Box 204. Jamaica Plain, MA 02130 U.S.A..

                                    bolo'bolo
                                       by
                                       ibu

                        If you dream alone, it's just a dream.
                        If you dream together, it's reality.
                                     --Brazilian folk song

  (Ibu, a Midnight Noter, originally wrote bolo'bolo in German. It will
  soon appear in its full version in a pamphlet in English. It has three
  parts: an 'introduction' discussing the shape of the Planetary Work
  Machine and how to kill the machine; bolo'bolo  proper, a discussion of
  ibu's ideas and desires toward a possible arrangement of societies in
  the world; and notes on bolo'bolo which discuss many things from utopias
  to psychologies, from technical issues of food production to social
  relations.  We print only here an edited version of the 'introduction'.
  We urge our readers to order the pamphlet, advertised on the previous
  page. [ad for Semiotext(e) FOREIGN AGENTS SERIES. Contact: Autonomedia,
  Box 568, Brooklyn, NY 11211 U.S.A.]

  Why do we print this piece, aside from the fact that we enjoy it and
  want to spread it around?  First, it presents in clear and direct form a
  picture of the aspects of the Planetary Work Machine (capital) which is,
  in many regards, a concentrated version of the work machine discussed in
  our "Work/Energy Crisis and Apocalypse." [Midnight Notes #3]  Thus pared
  down, it might be more accessible and thus useful as a tool of struggle.
  Second, ibu presents a provocative critique of traditional left
  political action.

  Third, a part we do not print, bolo'bolo can help us think more clearly
  about just what it is we are struggling for; our printing the intro
  might encourage more people to get the pamphlet. Perhaps, as ibu
  observed, producing a piece such as bolo'bolo is itself a product of our
  defeat as in defeat we take time to reflect, speculate, etc. that we
  cannot take when we are on the    offensive.  Still, we ought to make
  what best we can of our defeat, to help us make our next cycle of
  struggles are effective.

  Fourth, we have sharply attacked the left in this and previous issues.
  We have offered many of our own 'realpolitik' observations as to how we
  might proceed instead of down the path and over the cliff with the left.
  Perhaps lurking over our shoulders is our 'second reality' and we must
  consider both what the second reality can be and how to make the move
  from the reality we don't want into the one we do want. --Midnight
  Notes)

                                A Big Hangover

Life on this planet isn't as agreeable as it could  be. Something obviously
has gone wrong on our space-ship called Earth. But what?  Maybe a fundamental
mistake was made when nature (or somebody else) came up with the idea of
"human".  Why should an animal walk on two feet and start thinking?  It seems we
haven't got much choice: we've got to cope with this error of nature, with
ourselves.  Mistakes are made in order to learn from them.

In prehistoric times our deal seems not to have been so bad. During the Old
Stone Age (50,000 years ago) we were few, food (plants and game) was plentiful
and survival required only a little working time and moderate efforts.  To
collect roots, nuts, fruits or berries (don't forget mushrooms) and to kill
(or with even less effort, to trap) some rabbits, kangaroos, fish, birds, or
deer, we spent about two or three hours per day. In our camps we shared meat
and vegetables and enjoyed the rest of the time sleeping, dreaming, bathing,
dancing, making love or chatting.  Some of us took to painting on cave walls,
carving bones or sticks, inventing new traps or songs.  We roamed across the
country in gangs of 25, with as little baggage and property as possible.  We
preferred the mildest climates, like Africa, and there was no "civilization" to
push us into deserts, tundras or mountains.  The Old Stone Age must have been a
good deal--if we can trust the recent anthropological findings--for we stuck to
it for several tens of thousands of years, especially if compared to the 200
years of actual industrial nightmare.

Then somebody must have started playing around with seeds and plants and
invented agriculture.  It must have seemed a good idea, for we didn't have to
walk far to get enough food.  But life became more complicated and toilsome.  We
had to stay in the same place for at least several months to store the seeds for
the next crop and to plan and organize work on the fields.  Fields and harvest
also had to be defended from our nomadic gatherer hunter cousins who kept
thinking that everything belonged to everybody.  Conflicts between farmers,
hunters and cattle breeders arose.  We had to explain to others that we "worked"
to accumulate our provisions--and they didn't even have a word for "work".  With
planning, with-holding of food, defence, fences, organization and the necessity
of self-discipline we opened the door to specialized social organisms like
priesthood, chiefs, armies.  We created fertility-religions with rituals to stay
convinced of our lifestyle.  The temptation to return to the free life of
gatherers/hunters must have always been a threat.  Whether it was the
patriarchate or matriarchate: we were on the road to statehood.

With the rise of ancient civilizations in Mesopotamia, India, China, and Egypt,
the equilibrium between humans and natural resources was definitely ruined.
The future breakdown of our spaceship was programmed.  Centralized organisms
developed their own dynamics and we became the victims of our creations.
Instead of two hours per day we worked ten hours and more on the fields and
constructions of the Pharaohs and Caesars, we died in their wars and were
deported as slaves where they needed us.  Those who tried to return to their
former freedom were tortured, mutilated, killed.

When they started industrialization, it wasn't any better.  To crush the peasant
rebellions and the growing independence of craftsmen in the towns, they
introduced the factory system.  Instead of foremen and whips, they used
machines.  They dictated our rhythm of work, punished us automatically with
accidents, kept us under control in huge halls.  Once again progress meant
working more and under more murderous conditions.  The whole society and the
whole planet was turned into one big Work-Machine.  And this Work-Machine was at
the same time a War-Machine for all those within and without who dared oppose
it.  War became as industrial as work.  Indeed, peace and work have never been
compatible:  You cannot allow yourself to be destroyed by work and prevent the
same machine from killing others, you cannot refuse your own freedom and not
attack the freedom of others.  War became as absolute as work.
 The early Work-Machine produced strong illusions of a "better future".  After
all, if the present was so miserable, the future could only be better.  Even the
working class organizations were convinced that industrialization would lay the
basis for a society of more freedom, more free time, more pleasures.  Utopians,
socialists and communists believed in development and in industry, in
"progress".  Marx thought that with its help, humans would be able to hunt, make
poetry and enjoy life again.  Lenin, Stalin, Mao, Castro and others demanded
more sacrifices to build a new society.  But socialism only turned out to be
another trick of the Work-Machine to extend its power in areas where it was
lacking.  The machine doesn't care if it is managed by transnational companies
or state bureaucracies.  Its goal is the same everywhere: steal our time to
produce steel.

The industrial War-and-Work Machine has definitely ruined our space-ship and
its future: the furniture (jungles, woods, lakes, seas) is torn to shreds; our
playmates have been exterminated or are sick (whales, birds, tigers, eagles);
the air stinks and is out of balance (CO2 , acid rain); the pantries are being
emptied (fossil fuels, metals) and self-destruction is programmed (nuclear
holocaust).  We can't even feed all the passengers of this wrecked vessel.
We've been made so nervous and irritable that we're ready for any kind of
nationalist, racial or religious war.  For many of us, the nuclear holocaust is
no longer a threat, but seems to be a welcome deliverance from fear, boredom,
oppression and drudgery.

5000 years of civilization and 200 years of accelerated industrial progress have
left us with a terrible hangover.  "Economy" has become a goal in itself and
we're about to be swallowed by it.  The hotel terrorizes its guests: But we are
guests and hosts at the same time.

                         The Planetary Work Machine

The monster that we have let grow and that keeps our planet in its grip is the
Planetary Work Machine.  If we want to transform our spaceship into an agreeable
place again, we've got to dismantle this Machine, to repair the damage it has
done and to come to some basic agreements on a new start.  So our first
questions must be: How does the Planetary Work-Machine manage to control us?
How is it organized?  What are its mechanisms and how can they be destroyed?

It is a Planetary Machine: it eats in Africa, digests in Asia and shits in
Europe.  It is planned and regulated by international companies; the banking
system; the circuit of fuels, raw materials and other goods.  There are a lot of
illusions about nations, states, blocs, First, Second, Third or Fourth World-
these are only minor subdivisions, parts of the same machinery.  Of course there
are distinct wheels and transmissions that exert pressure, tensions and
frictions on each other. The Machine is built on the basis of its inner
contradictions: workers/capital, private capital/state capital
(capitalism/socialism), development/underdevelopment, misery/waste, war/peace,
women/men, etc. The machine is not a homogenous structure, it uses its internal
contradictions to expand its control and refine its instruments.  Unlike fascist
or theocratic systems or like Orwell's 1984, the Work-Machine permits a "sane"
level of resistance, unrest, provocation and rebellion. It digests unions,
radical parties, protest movements, demonstrations and democratic changes of
regimes.  If democracy doesn't function, it uses dictatorship.  If it's
legitimation is in crisis, it has camps, prisons and torture in reserve.  All
these modalities are not essential for understanding the functioning of the
machine.

The principle that governs all activities of the Machine is economy.  But what
is economy?  Unpersonal, indirect exchange of crystallized life-time.  We spend
our time producing some part which is assembled with other parts by somebody we
don't know to make a device that, in turn, is bought by somebody else we don't
know for an unknown goal.  The circuit os these scraps of life is regulated
according to the working time that has been invested in its raw materials, its
production and in us.  The means of measurement is money.  Those who produce and
exchange have no control over their common product and so we have situations
where rebellious workers are shot by exactly those guns they helped produce.
Every commodity is a weapon against us, every supermarket an arsenal, every
factory a battleground.  This is the dynamic of the Work-Machine: split society
into isolated individuals, `blackmail' us each separately with the wage or
violence; use our working time according to its plans.  Economy means expansion
of control by the Machine over its parts more and more dependent on the Machine.

We are all parts of the Planetary Work Machine--we are the Machine.  We
represent it against each other.  Whether we are developed or not, waged or not,
working alone or as employees- we serve its purpose.  Where there is no
industry, we "produce" workers to export to industrial zones.  Africa has
produced slaves for America, Turkey produces workers for Germany, Pakistan for
Kuwait, Ghana for Nigeria, Morocco for France, Mexico for the U.S.  Untouched
areas can be used as scenery for the international tourist business: Indians on
reservations, Polynesians, Balinese, Aborigines. Those who try to get out of the
Machine fulfill the function of picturesque "outsiders" (bums, hippies,  yogis).
As long as there is the Machine, we're all inside of it.  It has destroyed or
mutilated almost all traditional societies or driven them into a demoralizing
defensive position.  If you try to retreat to a "deserted" valley in order to
live quietly on some subsistence farming, you'll be found by a tax collector, a
draft-agent or by the police. With its tentacles the Machine can reach virtually
every place on this planet within hours.  Not even in the most remote part of
the Gobi desert can you be sure to take an unobserved shit.

                        The Three Essential Elements

Examining the Machine more closely, we can distinguish three essential
functions, three components of the international workforce and three "deals" the
Machine offers to different fractions of ourselves.  The functions (A,B,C) can
be characterized as follows:

A) Information:  planning, design, guidance, management, science,
   communication, politics, production of ideas, ideologies, religions,
   art, etc.: the collective brain and nerve-system of the Machine.

B) Production:   industrial and agricultural production of goods, execution
   of plans, fragmented work, circulation of energy.

C) Reproduction: production and maintenance of A-, B-, and C-workers, making
   children, education, housework, services, entertainment, sex, recreation,
   medical care, etc.

All these functions are essential to the Machine.  If one of them fails, it will
sooner or later be paralyzed.  Around these functions the Machine has created
three types of workers, although overlap occurs; e.g., reproduction requires
more than one type of worker.  The three types of worker are divided by their
wage-level, 'privileges', education, social status, etc., as follows:

A) Technical-Intellectual Workers, mostly located in advanced (western)
   industrial countries; highly "qualified", mostly white, male and
   well-paid; e.g., computer engineers.

B) Industrial Workers and employees, located in not yet "de-industrialized"
   areas, in "threshold countries", socialist countries; average or miserably
   paid, male or female, of varying "qualifications"; auto-workers,
   electronic assembly-workers (female).

C) Fluctuant Workers, oscillating between small agriculture and seasonal
  jobs, service workers, housewives, unemployed, criminals, hustlers;
  largely women and people of color without regular income in metropolitan
  slums or in the Third World, often at the edge of starvation.

All these types of workers are present in all parts of the world, just in
different proportions.  Nevertheless it is possible to distinguish three zones
with a typically high proportion of the respective type of workers:

A-workers: advanced industrial (Western) countries: U.S., Europe, Japan.

B-workers: socialist countries or industrializing countries: USSR, Eastern
  Europe, Taiwan, Singapore.

C-workers: Third World, agricultural or "underdeveloped" areas of Africa, Asia
  and South America and in slums everywhere.

The "Third Worlds" are present everywhere.  In New York there are neighborhoods
that can be considered parts of the Third World.  In Brazil there are industrial
zones, in socialist countries there are strong A-elements.  But there is a
difference between the United States and Bolivia, between Sweden and Laos, etc.

The Machine's power to control is based on its ability to play the different
types of workers against each other.  High wages and 'privileges' are not
conceded because the Machine particularly likes certain kinds of workers more
than others.  Social stratification is used for the purpose of maintenance of
the whole system.

The three kinds of workers are afraid of each other.  They are kept divided by
prejudices, racism, jealousy, political and religious ideologies and economic
interests.  The A- and B- workers among us are afraid of losing their standard
of living, their cars, houses and jobs. At the same time they complain about
stress and envy "idle" C-workers. C-workers in turn dream about consumer goods,
stable jobs and an "easy" life.  All these divisions are exploited by the
machine in various ways.

The Machine no longer even needs an extra ruling class to maintain its power.
Private capitalists, bourgeois, aristocrats and chiefs are mere left-overs
without any decisive influence on the material execution of power,  The machine
can do without capitalists and owners, as the example of the socialist states
and state enterprises in the West demonstrates.  They're not the problem.  The
real oppressive organs of the Machine are other workers: police, soldiers,
officials, managers.  We're always confronted with the metamorphoses of our own
kind.

The Planetary Work-Machine is a social mechanism in which people are pitted one
against the other to guarantee its functioning.  So we must ask ourselves: Why
do we put up with the Machine?  Why do we accept a kind of life we obviously
don't like?  What are the advantages that make us forget our discontents?

The contradictions that make the Machine work are the same internal
contradictions faced by every worker: they're our contradictions.  Of course the
Machine "knows" that we don't like this life and that it is not enough just to
repress our wishes.  If it were simply based on repression, productivity would
be low and the costs of supervision would be too high.  That's why the chattel-
slave system was abolished.  In reality, one half of us accepts the Machine's
deal and the other half revolts against it.

The Machine does have something to offer.  We give it a part of our life-time,
but not all.  In return, it gives us a certain amount of goods, but not as much
as we want and not exactly what we want.  Every type of worker has its own deal
and every worker has its extra-deal again, depending on its job and specific
situation.  As everybody thinks s/he is better off than somebody else (there's
always somebody who is worse off), s/he sticks to his/her own deal and distrusts
all changes. So the inner inertia of the Machine protects it against reforms and
revolutions.

Only when a deal becomes too unequal does dissatisfaction and readiness to
change the situation arise.  The actual crisis, which is visible mainly on the
economic level, is caused by the fact that all deals the system has to offer
have become unacceptable.  A-, B-, and C-workers have protested recently, each
in its own way, against the respective deals.  Not only the poor but also the
rich are dissatisfied. The Machine is about to lose its perspective.  The
mechanism of internal division and mutual repulsion is about to collapse.
Repulsion is turning against the Machine itself.

    (The remainder if this section, "Three Deals in Crisis", discusses in
    detail the particular deals made by each type of worker.  We have omitted
    it from this printing due to lack of space.  The deals discussed are
    titled "The A-Deal: Disappointed at consumer society"; "The B-Deal:
    Frustrated by socialism"; "The C-deal: The development of misery".
    This entire section is in the pamphlet from Autonomedia.
      --Midnight Notes)

                           The End of Realpolitik

Misery in the Third World, frustration in the socialist countries, deception in
the West; the main dynamic of the Machine is actually reciprocal discontent and
the logic of the lesser evil.  What can we do?  Reformist politicians propose to
change the Machine, to make it more humane and agreeable by using its own
mechanisms.  Political realism tells us to proceed by little steps.  Thus the
microelectronic 'revolution' is supposed to give us the means for reform.
Misery shall be transformed into mobilization, frustration into activism and
disappointment shall be the basis of change of consciousness.  Some of the
reformist proposals sound quite good: 20-hour-work-week, equal distribution of
work, guaranteed minimal income (e.g. negative income tax), elimination of
unemployment, use of free time for mutual and decentralized self-administration
in enterprises and neighborhoods, creation of an "autonomous" sector with low-
productivity-small-enterprises, investments in middle and soft technologies
(also for the Third World), reduction of private traffic, conservation of energy
(no nukes, insulation, coal), investments in solar energy and public
transportation, less animal proteins (more self-sufficiency in the Third World),
recycling of raw materials (aluminum), disarmament, etc..  These proposals are
reasonable and even realizable and certainly not extravagant.  They form more or
less the official or secret program of the alternativist socialist-green-
pacifist movements in Western Europe and the United States (and in other
countries).  Should it be realized, the Work-Machine would look much more
bearable.  

But even these "radical" programs only imply a new adjustment of the
Machine, not its destruction.  As long as the Machine (the hard, heteronomous
sector) exists, self-management and "autonomy" can only serve as a kind of
recreational area for the repair of exhausted workers.  And who can prevent us
from being ruined in 20 hours as much as we've been in 40?  As long as the
monster isn't pushed into space, it'll continue devouring us.

Additionally the political system is designed to block such proposals or to
transform reforms into a new impulse for the development of the Machine.  The
best illustration of this fact is the politics of the reformist parties.  As
soon as the Left gets the power (e.g. in France, Greece, Spain, Bolivia, etc..)
it gets entangled in the jungle of "realities" and economic necessities and it
has no choice other than to enforce exactly those austerity-programs it attacked
when the Right was in charge.  Instead of Giscard it's Mitterand who sends the
police against striking workers.  Socialists have always been good police-
ministers.  The "recovery of the economy" (i.e. of the Work-Machine) is the
basis of all national politics, and reforms have to prove that they encourage
investments, create jobs, increase productivity, etc..  The more "new movements"
enter Realpolitik (as the Greens in Germany), the more they get into the logic
of a "healthy economy", or they disappear from the political game.

Besides destroyed illusions, increased resignation and general apathy, reformist
politics don't achieve anything.  The Work-Machine is planetary and all its
parts are interconnected; any national reformist policy will simply increase
international competition, play the workers of different countries against each
other and make more perfect control over us.

It is exactly this experience that has led more and more voters to support neo-
conservative politicians like Reagan, Thatcher or Kohl. The most cynical
representatives of the logic of the economy are preferred to leftist thinkers.
The self-confidence of the Machine has become shaky.  Nobody dares fully believe
any longer in its future, but everybody clings to it.  The fear of experiment is
greater than the belief in demagogical promises.  Why reform a system that's
going to collapse anyway?  Why not try to enjoy the few positive aspects of
respective personal or national deals with the Machine?  Thus why not put in
charge positive, confident, conservative politicians?  They don't even promise
to solve such problems as unemployment, hunger, pollution, the nuclear arms
race.  Or if they do, they make clear that those are not their priorities.
They're not elected to solve problems, but to represent confidence and
continuity.  For the "recovery", only a little calm, stability and positive
rhetoric is needed: the security to cash in on profits made by present
investments.  Under these conditions the recovery will be much more terrible
than the crisis.  We don't have to believe in Reagan or Kohl, just keep smiling
together with them and forget about our doubts.  The Work-Machine supports
doubts badly in this situation, and with neo-conservative regimes we're at least
left alone until the end of the next recovery or catastrophe.  Besides
agitation, bad mood and remorses, the Left hasn't anything better to offer.
Realpolitik has become unrealistic, because reality is at a turning point.

                                All or Nothing

The Planetary Work-Machine is omnipresent and it cannot be stopped by politics.
So, will the Machine be our destiny until we die at 65 or 71?  Will that have
been our life?  Have we imagined it like this?  Is ironical resignation the only
way out, as it helps us to hide our deception during the few years we still have
to live?  Maybe everything's okay and we're just a little bit too dramatic.

Let's not fool ourselves: even if we mobilize all our spirit of sacrifice and
all our courage, we can't achieve anything.  The Machine is perfectly equipped
against political Kamikazes, as the fate of the RAF, the Red Brigades, the [text
damaged -Ed.], [the] Tupamaros and others have shown.  It can coexist with armed
resistance and transform it into a motor of its perfection.  Our attitude isn't
a moral problem, not for us and even less for the Machine.

Whether we kill ourselves, manage to get an extra-deal, find an opening or a
refuge, win in the lottery, throw Molotov-cocktails, join a left-wing party,
scratch ourselves behind the ear or run amok, we're finished.  In this reality
there's nothing else to get.  Opportunism doesn't pay off.  Career is a bad risk
as it causes ulcers, psychoses, marriages, obligations.  Bailing out means self-
exploitation, ghetto, meetings.  Cleverness is fatiguing.  Stupidity is
annoying.

It would be logical to ask ourselves questions like these: "How would I like to
live?"  "In What kind of society or nonsociety would I feel comfortable?"  "What
are my wishes and desires, independent from their realizability?"  And all this
not in a remote future (reformists always talk about the next 20 years) but in
our lifetime. while we're still in good health, let's say within five years...

Dreams, ideal visions, utopias, yearnings, alternatives; aren't those just new
illusions to seduce us once again into participating in  progress?  Don't we
know them from the neolithic, the 17th century and today from science-fiction
and fantasy-literature?  Do we succumb again to the charm of history?  Isn't
future the only thought of the Machine? Is there only the choice of joining the
Machine's dreams or refusing any activity?

There are kinds of desires that are censured scientifically, morally,
politically when they arise.  The ruling reality tries to stamp them out.  These
are the dreams of the second reality.

Reformists tell us that it's shortsighted and egoistic to follow our own wishes.
We should fight for the future of our children.  We should renounce (car,
vacations, heating and our needs and desires) and work hard, so that they'll
have a better life.  This is a curious logic. Isn't it exactly the renunciation
and sacrifice of our parent-generation, their hard work in the 50s and 60s, that
has caused the mess that we are in today?  We're those children, for whom they
have suffered and worked.  For us, our parents bore two wars, a crisis, and
built the nuclear bomb.  They were not egoistic, they obeyed.  Anything built on
sacrifice and renunciation just demands more sacrifices and more renunciation.
Because our parents haven't respected their egoism, they cannot respect ours...
It is not the Third or Fourth World that is the most underdeveloped, it's our
egoism of wishes.

Other political moralists could object that we're not allowed to dream of
utopias while millions die of starvation, others are tortured in camps, deported
and massacred, or deprived of the most basic human rights.  While the spoiled
children of the consumer society compile their list of wishes, others don't even
know how to write or have time to wish.  Yet, some of us die of heroin and
others commit suicide or are mentally ill: whose misery is more serious?  Can we
measure misery?  And even if there wasn't any misery: are our desires unreal,
because others are worse off or because we think we could be worse off?

Precisely when we act only to prevent the worst or because "others" are worse
off, we make it possible and let it happen.  In this way we're always forced to
react on the initiatives of the Machine. There's always an outrageous scandal,
an incredible impertinence, a provocation that cannot be left unanswered.  And
thus our 70 years go by-- and those of the others who are "worse" off.  The
Machine can keep us busy, because it wants to prevent us from becoming aware of
our immoral dreams.  When we act for ourselves, the Machine gets into trouble.
As long as we only (re-)act on the basis of "moral differences" we'll be
powerless dented wheels, exploding molecules in the engine of development.  And
as we're weak, the Machine has more power to exploit the weaker ones.

Moralism is a weapon of the Machine, realism is another.  The Machine has formed
reality and it has trained us to perceive reality in the Machine's way.  Since
Descartes and newton it has digitalized our thoughts and reality; it has laid
yes/no-patterns over the world and our spirit.  We believe in reality because
we're used to it.  As long as we accept the digital culture to pulverize our
dreams, sentiments and ideas.  Dreams and utopias are sterilized in novels,
films and commercialized music.  But reality is in crisis, every day there are
more cracks and the yes/no- alternative turns more and more into simply an
apocalyptic threat.  The Machine's ultimate reality is its self-destruction.

Our reality, the second reality of old and new dreams, cannot be caught in the
yes/no-net.  It refuses apocalypse and status quo at the same time.  Apocalypse
or Evangel, end of the world or utopia, all or nothing: there aren't any other
realist possibilities.  In this reality, we choose one or the other
lightheartedly.  But in between attitudes like "hope", "confidence" or
"patience" are just ridiculous and pure self-deceit.  There's no hope.  We have
to choose now.

Nothingness has become a realistic possibility, more absolute than nihilists
have dared to dream.  In this regard the Machine's achievement must be
acknowledged.  Finally we've got nothingness!  We can kill all of us together!
We don't have to survive!  Nothingness is about to become a realistic way of
life with its own philosophy (Cioran, Schopenhauer, Buddhism, Glucksmann), its
fashion (black, uncomfortable), music, housing style, painting, etc..
Apocalyptists, nihilists, pessimists and misanthropists have good arguments for
their attitude.  After all, if we transform into values "life", "nature" or
"mankind", there are only totalitarian risks, biocracy or ecofascism. When we
sacrifice freedom to survival, new ideologies of renunciation arise and
contaminate all dreams and desires.  The pessimists are the real free, happy and
generous.  The world will never be supportable again without the possibility of
self-destruction, as the life of the individual is a burden without the possible
exit of suicide. Nothingness is here to stay.

On the other hand "all" is also quite appealing.  It is much less probable than
nothingness, badly defined and poorly thought out. It is ridiculous, megalomanic
and self-conceited.  Maybe it's only around to make nothingness more attractive.

                                 bolo'bolo

bolo'bolo is part of (my) second reality.  It's strictly subjective, because the
reality of dreams can never be objective.  Is bolo'bolo all or nothing? It's
both and none of them.  It's a trip into second reality like Yapfaz, Kwendolm,
Takmas and Ul-So.  Down there there's a lot of room for many dreams.  bolo'bolo
is one of those unrealistic, amoral, egoistic maneuvers of diversion from the
struggle against the worst.  bolo'bolo is also a modest proposal for the new
arrangements in the spaceship after the Machine's disappearance.  Though it
started as a mere collection of wishes, a lot of considerations of their
realization accumulated around it.  bolo'bolo can be realized worldwide within
five years, if we start now.  It guarantees a soft landing in the second
reality.  None of us will starve, freeze or die earlier than we would today in
the transition period. There's very little risk.

Of course general conceptions of a post-industrial civilization are not lacking
in these days.  Be it the eruption of the Age of Aquarius, the change of
paradigms, ecotopia, new networks, rhizomes, decentralized structures, soft
society, new poverty, small circuits, third waves, prosumer societies: the
ecological or alternativist literature grows rapidly.  Allegedly soft
conspiracies are going on and the new society is already being born in communes,
sects, citizens' initiatives, alternative enterprises and block associations.
In all these publications and experiments there are a lot of good and useful
ideas, ready to be stolen and incorporated into bolo'bolo.  But many of these
futures or futuribles (as the French say) are not very appetizing: they stink of
renunciation, moralism, new efforts, toilsome rethinking, modesty and self-
limitation.  Of course there are limits.  But why should there be limits of
pleasure and adventure? Why are most alternativists only talking about new
responsibilities and almost never about new possibilities?

One of the slogans of the alternativists is: Think globally, act locally.   Why
not think and act globally and locally?  There are a lot of conceptions and
ideas, but what's lacking is a practical global (and logical) proposal, a kind
of common language.  There has to be an agreement on some basic elements, if we
don't want to stumble into the Machine's next trap.  In this regard, modesty and
(academic) prudence is a virtue that threatens to disarm us.  Why be modest in
the face of impending catastrophe?

bolo'bolo might not be the best and most detailed and certainly not a definitive
proposal for a new arrangement of our spaceship.  But it is not so bad and can
be acceptable to many people. I'm for trying it as a first attempt and seeing
later what happens.

                                Substruction

In case we like bolo'bolo, the next question will be: How can it be realized?
Isn't it just another real-political proposal? In fact, bolo'bolo cannot be
realized with politics, there's another road, a range or roads, to be followed.

If we deal with the Machine, the first problem is obviously a negative one:  how
can we paralyze and eliminate the Machine's control (i.e., the Machine itself)
in such a way that bolo'bolo can unfold without being destroyed in its
beginnings?  We can call this aspect of our strategy disassembly or subversion.
The Planetary Work Machine has got to be dismantled-- carefully, because we
don't want to perish with it.  Let's not forget, that we're part of the Machine,
this it is us.  We want to destroy the Machine but not ourselves.  We only want
to destroy our function for the Machine.  Subversion means to change the
relationship among us (the three types of workers) and towards the Machine
(which in turn faces each type of worker as a total system).  It is subversion
and not attack, because we're all inside the Machine and have to block it from
there.  It will never confront us as an external enemy.  There will never be a
front-line, nor headquarters, nor uniforms.

Subversion alone will always be a failure, because with its help we might
paralyze a certain sector of the Machine, destroy one of its functions, but it
will be able to reconquer it and occupy it again. Every space obtained by
subversion has to be filled by us with something "new", something
"constructive".  We cannot hope to eliminate first the Machine and then--in an
"empty" space--to establish bolo'bolo: we'd always come too late.  Provisional
elements of  bolo'bolo, seedlings of its structures, must occupy all free
interstices, abandoned areas, conquered bases and prefigure the new
relationships.  Construction has to be combined with subversion into one
process: substruction.  Construction should never be a pretext to renounce
subversion. Subversion alone only creates straw fires, historical dates and
heroes, but it doesn't leave concrete results.  Construction and subversion are
both forms of tacit or open collaboration with the Machine.

                                    Dysco

Dealing first with subversion, we have to state that every type of worker, every
functionary of the Machine and every part of the world has its own specific
potential of subversion.  There are different ways of doing damage to the
Machine and not everybody has the same possibilities.  A planetary menu of
subversion could be described as follows:

A- Dysinformation: sabotage (of hardware or programs), theft of machine-time
   (for games or private purposes), defective design or planning,
   indiscretions (e.g. Ellsberg and the Watergate scandal), desertions
   (scientists, officials), refusal of selection (teachers), mismanagement,
   treason, ideological deviation, false information (to superiors);
   effects can be immediate or long run (seconds, years).

B- Dysproduction: opting out, low quality, sabotage, strikes, sick-leaves,
   shop-floor assemblies,  demonstrations in the factories, mobility,
   occupations (e.g., the struggles of the Polish workers);
   effects--medium term (weeks, months).

C- Dysruption: riots, street blockades, violent acts, flight, divorce,
   domestic rows, looting, guerilla warfare, squatting, arson
   (e.g., Sao Paulo, Miami, Soweto, El Salvador);
   effects--short term (hours, days).

Of course all these acts also have long-term effects; here we are only talking
about their direct impact as forms of activity.  Any of these types of
subversion can damage the Machine, can even paralyze it temporarily.  However,
each of them can be neutralized by lack or misapplication of the two others,
because their impact is different depending on time and space.  Dysinformation
remains inefficient if it's not applied to the production or physical
circulation of goods or services.  In that case it becomes purely an
intellectual game and destroys itself.  Strikes alone can always be crushed
because nobody prevents the police from intervening by dysruptive actions.
Dysruption is quickly finished, because the Machine controls supply from its
production-sector.  The Machine knows that there will always be subversion
against it, that the deal between it and the different types of workers will
always have to be bargained for and fought out again. It only tries to stagger
the attacks of the three sectors so that we cannot support and expand our
struggles to multiply each other and become a kind of counter-machine.

Workers who have just won a strike (dysproduction) are angry at unemployed
demonstrators who prevent them with a street blockade from getting to their
factory on time.  A firm goes bankrupt and the workers complain about engineers
and managers.  But it was a substructive engineer who willingly produced a bad
design and a manager who wanted to sabotage the firm.  The workers lose their
jobs, take part in unemployment demonstrations, there are riots...police
(workers) do their job.  The Machine transforms the isolated attacks of
different sectors into idle motion.  For the machine, nothing is more
instructive than attacks and nothing more dangerous than long periods of calm,
because in this case it does not know what is going on inside the organisms of
its own body.  The Machine cannot exist without a certain level of sickness and
dysfunction.  Partial struggles are the means of control and a kind of fever
thermometer that provides it with imagination and dynamism.  If necessary, it
can even provoke struggles to test its instruments of control.

Dysinformation, dysproduction and dysruption would have to be joined on a mass
level in order to produce a critical situation for the Machine.  Such a deadly
conjuncture can only come into being by the overcoming of the separation of the
three functions and worker-types, and the separation can only be overcome by and
through struggles in the various sectors.  There should emerge a kind of
communication with which the Machine is not designed to deal: dyscommunication.
The name of the final game against the Machine is thus ABC-Dysco.

Where can such ABC-dysco-knots develop?  Hardly where the workers meet in their
Machine functions, i.e. at the workplace, in the supermarket or in the
household.  A factory is organized division and the unions only mirror this
division, but don't overcome it.  On the job the different interests are
particularly accentuated: wage, position, hierarchy and privileges all build up
walls.  In the factories and offices workers are isolated from each other, the
noise level is too high, the tasks absorbing.  ABC-dysco is not likely to happen
in the economic core of the Machine.

But there are domains of life--for the Machine mostly marginal domains--that are
more propitious for dysco.  The machine hasn't digitalized and rationalized
everything: religion, mystic experience, language, native place, nature,
sexuality, all kinds of spleens, crazy ideas, fancies.   Life as a whole slips
away from the Machine's patterns. Of course the machine is aware of its
insufficiency in these fields and tries to functionalize them economically.
Religion becomes sect-business, nature can be exploited by tourism and sport,
the love for one's country degenerates into an ideological pretext for weapons
industries, sexuality is commercialized by the sex-business, etc. There's no
need that couldn't be turned into a commodity, but as a commodity it gets
reduced and mutilated.

Certain needs, however, are particularly inappropriate for mass-production,
above all those of authentic, personal experience.  The conversion succeeds only
partially, and more and more people are becoming aware of "the rest".  The
success of the environmental movements, of the peace movement, of ethnic or
regionalist movements, or certain forms of "new religiousness" (progressive or
pacifist churches), or homosexual subcultures, is probably due to this
insufficiency. Whether identities are newly discovered or created that lie
beyond the logic of economy, there have been ABC-knots.  As 'war objectors',
intellectuals, employees, women and men have met.  Homosexuals gather regardless
of their jobs.  Indians, Basques or Armenians struggle together--"a kind of new
nationalism" (or regionalism) overcomes job and educational barriers.  The Black
Madonna of Czestochowa might have contributed to unite Polish workers,
intellectuals and farmers.  It is no accident that in recent times such types of
movements have reached high levels of strength.  Their substructive power is
based on the multiplication of ABC-encounters that have been possible in their
framework.  One of the first reactions of the Machine has always been to play
off against each other the elements of these encounters and to establish the old
mechanism of mutual repulsion.

The above-mentioned movements have only produced superficial and short-lived
ABC-dysco.  In most cases the different types just touched each other on a few
occasions and slipped back once again into their everyday division.  Those of us
involved created more mythologies than realities.  In order to exist longer and
to exert a substantial influence, we should also be able to fulfill everyday
tasks outside the Machine: we should also comprise the constructive side of
substruction. We should attempt  the organization of mutual help, moneyless
exchange, of services, of concrete cultural functions in neighborhoods.  In this
context we should create anticipations of  bolos, of barter-agreements, of
independent food-supply, etc.  Ideologies (or religions) are not strong enough
to overcome barriers such as income, education and position.  As ABC-types, we
have to compromise ourselves in every day life.  Certain levels of self-
sufficiency, of independence from state and economy, must be reached to
stabilize such dysco-knots.  We cannot work 40 hours per week and still have the
time and energy for neighborhood initiatives.  ABC-knots can't just be cultural
decorations, they should be able to replace at least a little fraction of money-
income to get some free time.  What these ABC-dysco-knots can look like
practically can only be discovered through practice.  Perhaps they will be
neighborhood centers, food-conspiracies, farmer/craftsman exchanges, energy
coops, communal baths, car-pools, etc.  All kinds of meeting points that can
bring together all three types of workers on the basis of common interests are
possible ABC-dyscos.

   (Midnight Notes reminds the reader of ibu's warning that subversion must
   not be avoided in the guise of construction: the two must be united as
   substruction.)

The totality of such ABC-Knots will disintegrate the machine, produce new
conjunctures of subversion, keep in motion all kinds of movements in an
invisible manner.  Diversity, invisibility, flexibility, lack of names, flags
and labels, refusal of pride of honor, avoidance of political behavior and
representative temptations can protect such knots from the eyes and hands of the
Machine.  Information, experiences and practical instruments can be shared in
this way.  ABC-dysco-knots can be laboratories for new, puzzling and surprising
forms of action as they can use all three functions and the respective
dysfunctions of the Machine.  Even the brain of The Machine doesn't have access
to this wealth of information, because it must keep divided the thinking about
itself (principle of competencies and divided responsibility). ABC-dysco-knots
are not a party, not even a kind of movement, coalition, or umbrella-
organization.  They're just themselves, the cumulation of their single effects.
They might meet in punctual mass-movements, test their strength and the reaction
of the Machine, and then disappear again in every-day-life.  They combine their
forces where they meet each other in practical tasks.  They're not an anti-
Machine movement, they are the content and material basis of the destruction of
the Machine.

Due to their conscious non-organizedness, ABC-knots are always able to create
surprises.  Surprise is vital, as we're in a fundamental disadvantage in [the]
face of the Machine: we can be 'blackmailed' by the constant threats of death or
suicide pronounced by the Planetary Machine.  It cannot be denied that guerilla-
warfare as a means of subversion can be necessary in certain circumstances
(where the Machine already is killing).  The more ABC-knots, network and tissues
there are, the more the Machine's instinct of death is awakened.  But it's
already part of our defeat is we have to face the Machine with heroism and
rediness for sacrifice. Somehow we have to accept the Machine's `blackmailing'.
Whenever the Machine starts killing, we should retreat.  We shouldn't frighten
it.  It must die in a moment when it doesn't expect it. This sounds defeatist,
but it is one of the lessons we can learn from Chile, from Grenada, from Poland:
when the struggle can be put on the police or military level, we're about to
lose.  Or if we win, it's exactly our police or military aspect that will have
won and not ourselves: we'll get a "revolutionary" military dictatorship. When
the Machine takes to mere killing,  we have obviously made a mistake.  We should
never forget, that we are also those that shoot.  We're never in front of the
enemy, we are the enemy.  This fact has nothing to do with non-violence-
ideologies: you can be very violent and still not kill each other.

Damage (to the Machine) and violence are not necessarily linked. It wouldn't
serve us either to put flowers into the soldiers' button-holes or be nice to the
police.  They cannot be cheated by symbolism, by arguments and ideologies--
they're like us.  But maybe the policeman has neighbors, the general is gay, the
soldier has heard that his sister is active in some ABC-dysco-knot.  When there
are enough dyscos, there are as many security-leaks and risks fir the Machine.
We've got to be careful, practical and discreet.

When the Machine kills, there aren't yet enough ABC-dysco-knots. Too many parts
of its organism are still in good health and it can hope to save itself by a
violent operation.  The Machine won't die of a heart attack, but it can die of
ABC-cancer, becoming aware of it when it's too late for any operation or
radiation,  These are the rules of the game.  Those who don't respect them, must
quit the game (and will be heroes).

Substruction as a (general) strategy is a form of practical meditation.  It can
be the following Yantra, that combines substruction (movement aspect) and bolo
(the future basic community):  [see included .GIF--Ed]

                                  Trico

The Work-Machine has Planetary character, so a successful bolo'bolo-strategy
must also be planetary from the beginning.  Purely local, regional or even
national dysco-knots will never be sufficient to paralyse the World-Machine as a
whole.  West, East and South must start simultaneously to subvert their
respective functions inside the Machine and to create new constructive
anticipations.  What is true for the three types of workers on a micro-level is
also true for the three parts of the world on a macro-level.  There must be
planetary dysco-knots. There must be tricommunication between dysco knots.  The
Planetary Trick is trico.

Trico is dysco between ABC-knots in each of the three major parts of the world:
western industrial countries, socialist countries and underdeveloped countries.
A trico-knot is the encounter of three local ABC-knots on an international
level.

Anticipations of  bolos will get in contact in this trico-knot manner.  Of
course these contacts must be established outside of governments, of
international or development-aid organizations.  The contacts must function
directly between neighborhoods, between everyday initiatives of all kinds.
There must be a trico between St. Marks Place (New York), Gdansk North-East 7,
Mutum-Biyu (Nigeria); or: Zurich-Stauffacher, Novosibirsk/Block A 23, Vuma
(Fidji), etc..  Such trico knots could first originate on the basis of
accidental personal acquaintances (on tourist trips, etc.).  Then they could be
multiplied by the activity of already existing tricos, etc..  The practical use
of a trico-knot (and there must be one) can be very trivial in the beginning:
exchange of necessary goods (medicine, records, spices, clothes, equipment) that
should be moneyless or at least very cheap.  It is obvious that since the
exchange of goods presently isn't equal between the three parts of the world,
the Third World-partner will need a lot of basic products to make up for the
exploitation by the world market, and also need a lot of material for the
construction of a basic infrastructure (fountains, telephones, generators).
Nevertheless this doesn't mean that trico is just a type of aid for development.
The partners will be aware of creating a common project, the contact will be
person to person, the aid will be adapted to the real needs and will be based on
personal relationships.  Even under these difficult conditions exchange won't be
one-sided. A-dysco-knots will give material goods (as they have plenty of them),
but they'll get much are cultural and spiritual "goods" in exchange: for
example, they can learn a lot from life- styles in traditional villages about
nature, mythology, human relations, etc.. As we've said, every deal, even the
most miserable one, has some advantages: instead of frightening ourselves with
the disadvantages of the other deals, we'll exchange those elements that are
still valuable and strong.

The trico-knots permit the participating ABC-dysco knots to unmask the mutual
illusions of their deals and to stop the division-game of the World-Machine.
Western dyscos will learn about socialist everyday life and will get rid of both
socialist propaganda and red-baiting anti-communism.  The Eastern partners will
have to give up their illusion on the Golden West and at the same time they'll
become immune to the official indoctrination in their own countries. Third-
World-dyscos destroy development-ideologies and socialist demagoguery and will
be less vulnerable to `blackmailing' by misery. All this won't be an educational
process, but a natural consequence of tricommunication.  A Western dysco-knot
might help the Eastern partner get a Japanese stereo-set for free--needs are
needs--even those created by the Machine's advertising strategies.  In the
process of expansion of tricos, of closer exchange and of the growing of
bolo'bolo-structures, authentic wishes, whatever they might be, will become
predominating.  Perhaps dances and fairy tales from Africa will be more
interesting than disco, Russian songs more attractive than cassette-recorders.

Planetary substruction from the beginning is a precondition for the success of
the strategy that could lead to something like bolo'bolo.  If  bolo'bolo remains
just a spleen of a single country or a region, it's lost, it'll be another
impulse for development.  On the basis of tricommunication those planetary
relationships come into being that will disintegrate the Nation-States and the
political blocks. Like the dysco-knots, the trico-knots form a network of
substruction that will paralyze the World Machine.  Out of tricos there will
grow barter-agreements (fenos), general hospitality (sila) new culturally
defined regions (sumi) and a planetary meeting point (asa'dala). The trico-
network will also have to block the war-machines of the single countries from
inside and thus be the real peace-movement, precisely because they're not
primarily interested in "peace" but because they've got a common, positive
project.

   (Here we break off.  Generally the rest is the description by this ibu of
   bolo'bolo.  Sorry...you'll have to get the pamphlet to find out what it
   says.  In our previous issue, by the way, we said that we would explain
   the various symbols we overlaid on some of the pages.  The symbols are
   from bolo'bolo and are explained in the forthcoming pamphlet.
     --Midnight Notes)

A bolo is an autonomous community corresponding to the anthropological unit of a tribe (a few hundred individuals).
The name is an example of a fictional auxiliary language (or rather, a basic vocabulary) intended for use in a
bolo-based global community, called asa'pili.
asa'pili terms:

• ibu "individual, person"
• bolo "community, village, tribe"
• sila "hospitality, tolerance, mutual aid"
• taku "personal property, secret"
• kana "household, hunting party, family, gang"
• nima "way of life, tradition, culture"
• kodu "agriculture, nature, sustenance"
• yalu "food, cuisine"
• sibi "craft, art, industry"
• pali "energy, fuel"
• sufu "water, water supply, well, baths"
• guno "house, building, dwelling"
• belo "medicine, health"
• nugo "death, suicide pill"
• pili "communication, science, magic, language, media"
• kene "communal work, communal initiative"
• tega "district, town"
• dala "committee, council, assembly"
• dudi "foreigner, spy, observer"
• fudo "city, trading area, bioregion"
• sumi "region, linguistic area, island"
• asa "earth, world"
• buni "gift, present"
• mafa "depot, warehouse"
• feno "treaty, agreement, trade relation"
• sadi "market, stock market, fair"
• fasi "travel, transport, traffic, nomadism"
• yaka "disagreement, war, violence"

The pseudonym P.M. (the most common initials in the Swiss telephone directory, mostly spelled in lowercase, p.m.) is used by an otherwise anonymous Swiss author (born 1946), best known for his 1983 anarchist / anti-capitalist social utopia bolo’bolo, publishing with the paranoia city verlag of Zürich.

http://www.evolutionzone.com/kulturezone/bey/bolo.bolo.txt

http://www.scribd.com/doc/21064658/From-the-Introduction-to-Bolo-Bolo-by-Ibu

July 11, 2010 Posted by | anti-endustriyalizm, anti-kapitalizm, anti-otoriter / anarşizan, ekokoy - permakultur, ekotopya heterotopya utopyalar, isyan, kent yasami, kir yasami, kooperatifler vb modeller, ozyonetim, sistem karsitligi, yerel yönetimler | 8 Comments

Agriculture and Diversity: Antagonism Amongst the Biospheres – Benjamin Shender

Agriculture uses resources. This is about as simple as it gets. Agriculture is a method by which resources are transformed into food energy with which humans can sustain their lives. Ultimately there are two kinds of resources that agriculture uses in order to achieve this: solar energy and chemicals found in the earth. Both of these resources are ultimately quite limited. We have found new ways to increase the number of resources in the Earth, specifically by using oil, which has been discussed at length. However, solar energy is also limited. Indeed, on a yearly basis the amount of solar energy that arrives on Earth does not vary exceptionally, as such we can deal with solar energy as a constant energy input per year.

Since agriculture is humanity’s main food supply and population is a function of food supply (see thesis #4). We can readily assert that humans are made of solar energy, one to three times removed. As the human population is currently continuing to increase, this would indicate that an ever increasing proportion of Earth’s yearly supply of solar energy is being apportioned to humans and the few species that the majority of humans use as food (see Unlocking the Food and Why People Starve). As such an ever decreasing proportion of this energy is available to other species. When this decrease is coupled with the amount of land desertified by agriculture and other practices and the amount of land paved for roads and cities, a disturbing pattern develops.

The unfortunate fact of the matter is that humans are not exceptional to the laws of physics. The first law of thermodynamics is quite clear: nothing can be created or destroyed. As such, as humans continue to expand we reapportion solar energy once used by other species for our own use. This causes a noticeably large increase in the extinction rate of other species, and as those species die, diversity is lost. This makes agriculture one of the leading destroyers of diversity in the world. While many would not see a problem with this, that is solely due to their own short-sightedness. The position of humanity as an omnivore makes us very adaptive to living off of many different food supplies, but that is irrelevant as we do not live off many different food supplies. The current population of Earth is maintained only through the distribution of wheat, rice, rye, and barley. Grains. Without these very closely related plants our current population would have been unachievable. And it would be impossible to maintain it without them. No other food can be grown as densely, gives us as much energy per pound, or as been so thoroughly domesticated. As with any living thing these grains are reliant on many different insects, bacteria, and other species. If the wrong combination of these species were to become extinct, grain would become extinct as well. While this may seem unlikely right now, it should be remarked upon that as the number of extinct species increases the likelihood of a “keystone��? species dying off increases to the point of certainty. This would have the obvious cascade reaction on agriculture and on the majority of the human species.

To summarize:
Agriculture causes a large population of people reliant on a narrow category of plants for survival.
This extra population exists at the expense of other species.
Many of those other species become extinct.
As the number of extinct species increases, the likelihood of a cascade reaction causing the extinction of the afore mentioned plants increases.
Therefore: After X amount time agriculture tends to kill itself off.

While this would certainly mean a rather large percentage of humanity would die off, it would not necessarily mean the extinction of humanity. Omnivores have the advantage of feeding off diverse foods; however, grains are not omnivores.

June 24, 2010 Posted by | ekokoy - permakultur, ekolojist akımlar, tarim gida GDO, türcülük, doğa / hayvan özgürlüğü | Leave a comment

EKOLOJİK KÖYLER: İNSANIN DOĞAL YAPISINA DÖNME DENEMELERİ


Yrd. Doç. Dr Eriman TOPBAŞ
G.Ü. Ticaret ve Turizm Eğitim Fakültesi etopbas@gazi.edu.tr

1. Giriş

İnsanoğlu bilim ve teknoloji üretiminde hayalleri zorlayacak derecede mesafe kat etmiş bulunmaktadır. Bu hızlı ilerleyişin hangi noktada son bulacağı belli değil. Sonucu tahmin etmek ise pek mümkün görünmüyor. Ancak ilerlemenin hızı ve niteliği ne olursa olsun, gelinen nokta ve gidilecek noktanın insanların büyük bir kısmını memnun etmediği gözleniyor. Bunca imkânlara rağmen insanoğlu açlık sorunu, çevre sorunu ve diğer sosyal sorunlar için doğru çözümler üretebilmiş değildir. Ancak her alanda olduğu gibi, insanın insani boyutlarda bir hayat sürdürebilmesi için de muhtelif arayışlar kendini göstermektedir. İnsan doğaya saldırısını bir noktada durdurmak zorundadır. Doğa ile ilişki doğal şartlarda gerçekleşmediği zaman, bedeli çok ağır ödenmektedir. Bu nedenle insanın doğa ile uyumlu bir yaşam arayışı içinde bulunması ve kendi doğasına uygun bir yaşam tarzı üretmesi kaçınılmazdır. “Ekolojik Köy” kavramının bu türden arayışların birürünü olduğu söylenebilir. Bu çalışmada; ekolojik köy kavramı, ekolojik köylerin temel özellikleri, ekolojik köylerde yürütülebilecek faaliyetler, ekolojik köylerin şu andaki durumları, ekolojik köylerin hayata geçirilebilirliği, ekolojik köylerin mevcut köylerden farklı yanları, Türkiye’deki köylerin “ekolojik köy” ölçütlerine göre genel durumları incelenmeye çalışılacaktır.

2. Ekolojik Köy Nedir?

Vandemeulebroecke (2004), ekolojik köy kavramını gelecekte ortaya çıkacak yaşam tarzlarından biri olarak görmektedir. Yazara göre, ekolojik köy insanın barış içinde uyumlu bir yaşamı gerçekleştirmek üzere ekonomik, sosyal ve kültürel faaliyetlerini çevreyle bütünleştirdiği bir yerdir. Burada gerçekleştirilen ekonomik, sosyal ve kültürel faaliyetlerin  temel  amacı  insanın  içinde bulunduğu ortamla barışık ve uyumlu bir biçimde yaşamını sürdürmesini sağlamaktır. İnsan merkezli bir yerleşim yeridir. Herkes birbirini tanır. Ekonomik yapıda emek yoğun faaliyetler ağırlıktadır. Doğal bir biçimde dayanışma ihtiyacının oluşmasına emek yoğun faaliyetler daha fazla katkı sağlayabilmektedir.

Her ekolojik köyün kendine özgü bir yönelimi, kendine özgü bir duyarlılığı ve kendine göre bir faaliyet alanı vardır. Burada yaşayan her ailenin bir evi ve bir işi bulunmaktadır. Bireylerin “aşına, işine ve görüşüne” hiç kimse karışmaz. Bu üç alanda her birey özgürce hareket edebilir. Ancak özgürce hareket etme, paylaşma ve dayanışma anlayışı çerçevesinde bir anlam ifade etmektedir. Sürdürülebilir bir gelecek vücuda getirebilmek için paylaşma ve dayanışma anlayışını yapının temeline yerleştirmek gerekmektedir. Bu anlayışın hakkaniyet ve çevreye saygı esası çerçevesinde hayata geçirilmesi önem arz etmektedir. Paylaşma ve dayanışma doğayı tahrip etmek, hukuku ortadan kaldırmak için de oluşturulabilir. Fakat böyle bir anlayışın ekolojik köy kavramıyla ilişkisi yoktur. “Ekolojik köylerin temel amacı çevreye saygılı ve hakkaniyet esasına dayalı müşterek bir hayat tarzını gerçekleştirmektir”. Ekolojik köydeki bireysel özgürlüğün sınırlarını diğer insanlara ve çevreye saygı belirlemektedir. “Burada her birey, diğer insanlara ve çevreye saygı göstermek suretiyle kendi nitelik ve yeterlikleri ölçüsünde kendisini gerçekleştirebilir”.

Ekolojik köylerde dikkat edilmesi gereken önemli hususlardan birini “sürdürülebilir gelişme” oluşturmaktadır. Köyde yapılacak her düzenlemede bu hususa dikkat etmek gerekmektedir. Her düzenleme; çevreye etkisi, köy ölçeğinde ve yerel ölçekte iş imkânı oluşturma, komşular arası ilişkilere katkısı açılarından ayrı ayrı değerlendirilir. Ekolojik, ekonomik ve sosyal açıdan sürdürülebilir nitelikteki  faaliyetler  kabul  edilir ve uygulamaya konur. Ekolojik düzeyde; toprak düzenlemesi, inşaat, yenilenebilir enerji yönetimi, tarım, su yönetimi, atık yönetimi etkili bir biçimde gerçekleştirilmesi önem arz etmektedir. Ekonomik düzeyde; yerel küçük ticari işletmelerin bütünleştirilmesi suretiyle yerel üretimin dinamik bir yapıya kavuşturulması daha etkili olabilir. Sosyal düzeyde; köy sakinlerinin çocuklara, gençlere ve yetişkinlere yönelik toplantı ve eğlencelere katılmaları ve sosyal ortama uygun faaliyetler sergilemeleri önerilebilir (Passerelle Eco, juin 2003).

3. Ekolojik Köylerin Temel Özellikleri

1999-2000 yıllarında ekolojik köyler ağına bağlı muhtelif atölyelerde yürütülen ortak çalışmaların ürünü olarak ekolojik köylerle ilgili altı temel esas ortaya çıkmıştır. Bu esaslar; özerklik, birlikte yaşama, açık olma, saygı duyma, dayanışma, kişisel inanca özgürlük alt başlıkları altında toplanabilir. Özerklik (L’autonomie): Kendi başına sorumluluk üstlenme iradesi ve sorumluluk alabilecek yeterlikteki diğer kişilerle karşılıklı bağımlılık, davranışlarının sorumluluğunu üstlenme; ekonomi ve enerji konularında özerklik.

Birlikte Yaşama (La Convıvıalıte): Ötekini daha çok kabullenme, kardeşçe ve içten karşılama, farklılıklarıyla kabul etme. Köyde yaşayan tüm birey ve ailelerle barışçı ilişkiler kurma yolunu arama. Ekolojik köyde birlikte yaşayabilme ortamı ahenkli bir biçimde gelişebilmelidir.

Açık Olma (L’ouverture): Yörenin tüm sakinlerine; sosyal, ekonomik, kültürel ortama, yerel kuruluşlara, başka türlü yaşamak ve çalışmak isteyen “alternatif hareket” topluluklarına açık olma.

Saygı Duyma (Le respect): Terimin genel ve özel anlamıyla temel ekolojik davranışlarla doğaya saygılı olma; kendi inançlarını kabul ettirmeye çalışmadan, basit bir biçimde örnek bir yaşam sergileyerek kararların alınmasında görüş birliği, diğerini dinleme kapasitesi, samimi bir diyalog içinde olma, alınan kararlara saygı duyma- çatışmaları yönetecek uygun modeller geliştirerek ve bundan yaratıcı potansiyeli açığa çıkartarak diğer kişilere saygılı olma; alkol ve uyuşturucu müptelalığı gibi insanı küçültücü her türlü kötü alışkanlığı reddederekkendine karşı saygılı olma.

Dayanışma ( La solidarite): Dengeli bir işleyişi teşvik etme; yeni ve zor bir faaliyeti üstlenen kişilere topluca yardım etme; daha iyi bir yaşam için uğraşan kişilerle aktif bir dayanışmaya girme; değişik tipte ekolojik köylerin kurulmasını teşviketme.

Kişisel İnanca Özgürlük (La Lıberte de Croyance Indıvıduelle):

Estetik, etik veya spiritüel, kendini aşma akıl veya duygularla kazanılandan daha başka bir alandır. İç ekoloji kişisel ve açıklanamaz bir deneyimdir. Aşk, Hakikat, Adalet veya Tanrı, bir başka “dünya düzeni” ile ilgili bu duygular özgürce ele alınmalıdır. Mevcut dinlerden, “laik” kişisel gelişme yönteminden veya sanatsal ifade iradesinden hareketle, “ekolojik köy” fikir alışverişlerinin ve farklı deneyimlerin açık bir biçimde gerçekleştiği bir yer olabilmelidir. Ekolojik köyde kişiler arası saygı esastır (Passerelle Eco, septembre 2004).

4. Bir Ekolojik Köyde Hangi Faaliyetler Olmalıdır?

Bir ekolojik köyde çok çeşitli faaliyetler olabilir. Bu farklı faaliyetler yerel bir ekonomik yapılanmanın oluşmasına katkı sağlayabilmelidir. Bu bağlamda; biyolojik tarım, ziyaretçi ağırlama, özgünlüğüne uygun eğitim merkezleri, ekolojik ve etik öçütlere uygun emek yoğun işletmeler ekolojik köy ekonomisini sürdürebilir bir yapıya kavuşturabilir. Ekolojik Köyün ekonomisi bir Yerel Değişim Sistemi ile bütünleştirilebilir. Böylece, farklı arz talep ihtiyaçlarını takas etmek suretiyle para ödemeden bilgi, mal ve hizmet elde etme imkânı elde edilebilir (Passerelle Eco, septembre 2004).

Thibaud (2004), ekolojik köylerin sosyal, ekonomik, ekolojik, kültürel, hukuki ve mali nitelikleriyle ön plana çıktıklarını belirtmekte ve burada yapılması gerekli faaliyetleri sosyal, kültürel, ekolojik ve ekonomik yapı çerçevesinde ele almaktadır. Thibaud’ya göre, ekolojik köy, sosyal açıdan yerel dayanışmayla farklı deneyimlerin, mal ve hizmet değişim sistemlerinin uygulanmaya koyulduğu yer olacaktır. Kültürel açıdan, bireylere yeni bir hayat tarzı sunulacak. Orada kendi kendileriyle baş başa kalma imkânı bulacaklar. Dış dünyaya kapalı her türlü sosyal oluşumu reddeder. Ekolojik köyde, insan belli bir dünya görüşüne zorlanmaz, her insan kendi bilinçli özgürlüğü ile baş başa bırakılır. Ekolojik köyler hareketinin ana eksenini, insani boyut, dostça ilişkilerin zenginliği, arzuların ve idealistliğin sürekliliği oluşturmaktadır. Köylerin oluşturulmasında ve başarılarında bu olgular belirleyici olacaktır. Ekolojik açıdan, ekoljik köyde çevreye ve insana saygı duyma, yapıcı ve sorumlu bir tavır alma esastır. Temel ihtiyaçları karşılama da dâhil olmak üzere, insanı ve doğal çevreyi sömürmekten kesinlikle uzak durmak gerekmektedir. Ekonomik açıdan, çok farklı faaliyetler öngörülebilir:

l.Biyolojik Tarımın Geliştirilmesi: Biyolojik tarım, deneysel amaçlı da olabilir. Biyolojik tarım köyün doğal manzarasına zarar vermeden yapılmalı.

2.Ziyaretçi Kabul Etmek: Yeşil turizm, sağlık, ekolojik köyde yapılan faaliyetler hakkında bilgi edinmek amacıyla gelen insanlara ücretli hizmet sunma.

3.Ekolojik Ürünler Üretme: Belli bir teknoloji alanında uzmanlaşma, örneğin sağlık, eğitim materyalleri, iletişim araçları, sağlıklı yapı malzemeleri, yenilenebilir enerji malzemeleri gibi.

4.Eğitim Merkezleri: Daha ileri bir toplum inşa etmeye hizmet edecek tekniklerin bir araya getirilmesi ve  staj  veya  seminer imkânlarının oluşturulması.

5.Sanat ve Zanaat Faaliyetleri: Bazı ekolojik köyler muhtelif sanat alanlarıyla ilgili atölyeler kurabilirler, stüdyolar hazırlayabilirler

6.Yapı Şantiyeleri: Küçük boyutlu sağlıklı yapı elemanları üretilebilir.  Özellikle gençlerin çalışabileceği nitelikte olmalı.

7.Yeni Eğitsel Deneyimler:  Milli Eğitim Bakanlığı ile işbirliği halinde eğitimde yenlikçi uygulamalar için eğitim ortamları oluşturulabilir.

8.Kısmi Yerleşme: İletişim teknolojilerindeki gelişmeler sayesinde birçok iş yerine uğramadan yapılabilmektedir. Bazı iş yerleriyle yapılacak anlaşmalarla bazı personel ekolojik köyde ikamet ederek işlerini yürütebilir.

9.Eşit Düzeyde Gelir: Hayat düzeyi şehre göre çok daha yüksektir. Özellikle beslenme ve barınma çok fazla sıkıntı yaratmamaktadır. Ortak veya kişisel bahçeler sayesinde yiyecek sorunu kolayca çözülebilmektedir. Ev kiraları nispeten çok düşüktür (Thibaud, 2004). Ekolojik köyler yeni bir yasal düzenlemeye ihtiyaç duyulabilir. Hatta özel yasalar da düzenlenebilir. Toprak kullanımı, komşu köylerle olan ilişkiler belli bir esasa bağlanmalıdır. Ekolojik köyler, insanın çevre, diğer insanlar ve teknoloji ile ilişkilerinde yeni bir yaklaşımı somutlaştırması bakımından örnek yaşam alanları oluşturabilirler. Mevcut köylerin kendilerini toparlamalarına katkı sağlayabilirler. Geçmişle gelecek arasında güzel bir köprü olabilirler.

5. Ekolojik Köylerin Şu Andaki Durumları

Ekolojik köyler dünyanın muhtelif yörelerinde yıllardan beri faaliyet göstermektedir. En ileri düzeyde düzenlenmiş ekolojik köyler anglo-sakson ülkelerinde kurulmuştur.

1992’de düzenlenen Rio zirvesinden sonra, 1994’de kurulan Global-Eco-village Network (GEN, Küresel Ekolojik Köyler Ağı) düzenli bir biçimde genişlemektedir. Üç bölgesel büro bulunmaktadır: Avustralya (Crystal Waters), Birleşik Devletler (the Farm) ve Almanya (Lebensgarten)(Thibaud, 2004). GEN’in gelişim programının temel ekseni şunlardan oluşmaktadır:

  1. Tüketim toplumundan daha nitelikli yaşam tarzlarına, daha temiz toplumsal düzenlemelere ve çevreye en az etkide bulunan bir topluma geçmek için alternatif çözümler sunan deneme programlarının hazırlanması

2. Bu projeleri ekonomik olarak sürdürülebilir kılmak için sürdürülebilir teknolojiler ve işletmelerin geliştirilmesi

3. Ekolojik köylerin bilgi ve beceri alışverişlerini sağlamak amacıyla uluslar arası bir bilgi ağının eliştirilmesi; gençlerin eğitimine öncelik verilmesi(Vandemeulebroecke, 2004).

 

6. Ekolojik Köylerin Mevcut Köylerden Farklı Yanları

Vandemeulebroecke (2004), mevcut köylerle ekolojik köyler arasındaki farkı değerler açısından ortaya koymaktadır. Vandemeulebroecke’a göre, “ekolojik köy az da olsa eski köydeki yapıları yeniden uygulamaya koymaktadır, fakat burada insanlar ortak bir ideal etrafında toplanmaktadırlar. Mevcut köyde zorunlu olarak yaşanmaktadır, sosyal baskıya ve mevcut değerlere katlanmak zorunluluğu vardır. Ekolojik köylerle mevcut köyler arasındaki farklar ekolojik, kültürel, sosyal ve ekonomik olmak üzere dört açıdan değerlendirilebilir.

Ekolojik açıdan bakıldığında, mevcut köylerde çevre hassasiyeti ekolojik köye göre oldukça geri bir durumdadır. İstisnai durumlar olsa bile genel anlamıyla çevre bilinci istenilen düzeyde değildir. Özellikle de çevreyi tüm boyutlarıyla geliştirme doğrultusunda tam bir dayanışma olduğu söylenemez. Kültürel açıdan incelendiğinde, ortak değer üretime ve geliştirmede, insanlar arası dostça ilişkilerde, ilişkilerin zenginliğinde ekolojik köyün diğerinden önde olduğu görülmektedir. Sosyal açıdan, dayanışma ve paylaşım esas alındığında da ekolojik köyler mevcut köylerden daha ileride bulunmaktadır. Mevcut köylerde dayanışma yok mudur? Elbette vardır, ancak bu sosyal dayanışma oldukça sınırlı düzeyde gerçekleşmektedir.

Ekonomik açıdan, üretim çeşitliliği ve özellikle yerel ekonomiyle bütünleşmeye dönük yapılanma mevcut köy yapısında sınırlılık arz etmektedir. Ekonomik anlamda dayanışma dış zorlamalarla gerçekleşmektedir. Belli ürünler konusunda uzmanlaşmış köylerin sayısı ise oldukça sınırlıdır.

 

7. Türkiye’deki Köylerin “Ekolojik Köy” Ölçütlerine Göre Genel Durumları

Şu an itibariyle ekolojik köy ile ilgili kabul görmüş altı ölçüt bulunmaktadır: Özerklik, birlikte yaşama, açık olma, saygı duyma, dayanışma, kişisel inanca özgürlük. Bu ölçütlere göre köylerin incelenip bir karara varılması ayrı bir yazının konusu oluşturabileceği için burada çok genel hatlarıyla bir değerlendirme yapılmıştır. İlgili dostların bu alanda bir araştırma yapmaları bu doğrultudaki arayışlara çok önemli katkılar sağlayabilir. Yazının başında da belirtildiği gibi, insanlık daha insani bir yaşam tarzı geliştirme çabası içerisine girmiş bulunmaktadır. Bu güzel gayretlere içinde bulunduğumuz coğrafyadan da bir destek verilmesi anlamlı olur kanaatindeyim.

Her köyümüzü bu ölçütlere göre değerlendirdiğimizde, ölçütlerin tümünden tam puan alabilecek köy bulmamız neredeyse imkânsız. Ancak bu ölçütlerin bazılarını kısmen bazılarını tümüyle hayata geçirebilen köyler bulabiliriz. Belirtilen ölçütlerden bir kısmına uygun yapılanmalar, köy şartlarının doğal zorlamasıyla ortaya çıkmaktadır. Köy sakinleri kendi başlarının çaresine bakabilecek duruma ulaştıklarında, toplumsal sorumlulukların büyük bir kısmından uzak durabiliyor. Örnek ekolojik köyler kurulması durumunda, mevcut köylerimizin olumlu yönde etkileneceği düşüncesindeyim. Yüzde yüz olmasa bile, büyük oranda yeni değerler benimsenebilir.

 

8. Ekolojik Köylerin Hayata Geçirilebilirliği

 

Bu çalışmada da görüldüğü gibi, ekolojik köy düşüncesi ve uygulaması henüz yeni bir olgudur. Yeni olmasına rağmen dünyanın muhtelif köşelerinde kurulmuş köyler bulunmaktadır. Bu köylerin içerisinde az da olsa tarihi eski olanlar da vardır. Diğer yandan ekolojik köylerin küresel düzeyde örgütlenme çabaları da gözlenmektedir. Bu verilerden hareketle, ekolojik köylerin kısa sürede olmasa bile uzun vadede belli bir gelişme gösterebileceği söylenebilir. Şehir ortamında, benzer dünya görüşüne sahip kişilerin siteler kurmak suretiyle bir arada bulunma çabaları da bir anlamda bir ekolojik köyleşme eğilimi olarak yorumlanabilir. Bu eğilim bir müddet sonra daha doğal ortamlara doğru yönelebilir. Nitekim büyük şehirlerin yakınlarında benzer yapılanmalara rastlamak mümkündür. Bu ve benzer hareketler ekolojik köy ölçütleri çerçevesinde düzenlenebilirse, ekolojik köy düşüncesini hayata geçirmede belli mesafeleralınabilir.

9. Sonuç

 

Medeniyetimiz bir talep medeniyetidir. Üretme ve tüketme bu medeniyetin itici gücünü oluşturmaktadır. Bu durum mevcut hızıyla devam ederse, insanlığın bir bölümü çok anlamsız üretim ve tüketim alışkanlıkları edinecektir. Şu anda bile insanın ihtiyaç hiyerarşisinde yer almayan çok sayıda ürün göstermek mümkündür. Dışsal zorlamalarla oluşturulan tüketim alışkanlıklarının nerede duracağı pek belli değil. İşin kötü yanı, ihtiyaç hiyerarşisinde yer almayan tüketim alışkanlığı insanın kendi doğasına yabancılaşmasını da hızlandırmaktadır. İnsanın yeniden doğal yaşamına kavuşma isteği ekolojik köy modelini ortaya çıkarmıştır. Bu model, sürdürülebilir kalkınma kavramı ile birlikte düşünülürse ve hayata geçirilirse bir anlam ifade eder.

“Sürdürülebilir kalkınma” kavramı, 1990’lı yılların dönemecinde, küreselleşme kavramlarıyla aynı zamanda ortaya çıktı. Temel hedefi, gelecek kuşakların haklarını gasp etmeden gezegenin kaynaklarını korumak ve yenilemektir (Pelt,2000). İnsanoğlu bunu başaramadığı müddetçe, birbirini yemekten ve birbirinin hakkını gasp etmekten kendini kurtaramayacaktır. Dolayısıyla küresel barış, küresel kalkınma düşünceleri güzel bir hayal olarak kalmaya devam edecektir.

YARARLANILAN KAYNAKLAR

Passerelle Eco (Juin 2003). “Qu’est-ce qu’un é c o v i l l a g e ” .
http://www.passerelleco.info/article.php3?id_article=115
Passerelle Eco (Septembre 2004). “Ecovillagesvers une écocharte”
http://www.passerelleco.info/article.php3?id_article=349
Pelt, J-M. (2000). La Terre en héritage, Fayard, Paris.
Thibaud, Y. (2004). “Concept des Eco-villages”
http://www.passerelleco.info/article.php3?id_article=350
Vandemeulebroecke, G. (2004). “Ecovillages: une alternative vers l’écoresponsabilité”.
http://www.passerelleco.info/article.php3?id_article=116

www.koopkur.org.tr/pdf/karinca/831.pdf

January 3, 2010 Posted by | ekokoy - permakultur, kir yasami, kooperatifler vb modeller | Leave a comment

DAHA AZ TÜKETEREK DAHA İYİ YAŞAMAK

İnsanlar neden tüketmeye devam ediyor? Neden daha az kazanıp, daha az harcayıp, ailelerimiz ve arkadaşlarımızla daha çok vakit geçirmiyoruz? İnsanlar bu şekilde hem daha iyi (ve daha adil) yaşayıp hem de çevre üzerindeki etkilerini azaltamaz mı? Bu fikirler, daha sade yaşamaya yönelik sayısız girişimin çıkış noktası oldu. “Gönüllü sadelik” bir anlamda bir yaşam felsefesi. Büyük ölçüde, insanları “başkalarının da yaşayabilmesi için sade yaşamaya” davet eden Mahatma Gandhi’nin öğretilerinden yola çıkıyor 1936’da Gandhi’nin öğrencilerinden birisi, gönüllü sadeliği “dışarıdaki kargaşadan kaçınmak” ve “yaşamın belirli bir hedefe göre bilinçli olarak düzenlenmesi” şeklinde tanımladı. Stanford’ın eski bilim adamlarından Duane Elgin, “dışarıdan bakınca sade ama kendi içinde zengin” olan bu yaşam biçimini, insan gelişimini yeniden düzenleme çalışmalarının temeli olarak aldı. Yakın geçmişte psikolog Mihaly Csıkszentmihalyi, insanların hem bir amaca sahip hem de maddi açıdan hafif olan faaliyetlerle uğraştıklarında hayatlarından daha memnun olabilecekleri hipotezi için bilimsel bir temel önerdi. Sosyolog Amitai Etzioni, sadelik arayışında olan üç insan tipi tanımlıyor:Vites küçültenler”, yani belirli bir servete ulaştıktan sonra gelirlerini bilinçli olarak düşürünler; bu insanlar aileleriyle daha fazla zaman geçirmek ya da toplumsal veya kişisel ilgi alanalarına yönelmek için yaşam biçimlerini sadeleştiriyorlar. “Kararlı sadelikçiler”, yüksek maaşlı ve statülü işlerini tamamen bırakıp çok daha sade hayat biçimlerini benimsiyorlar. En radikal olanlar ise, radikal değişimler yaratıp, zaman ruhsal ya da dinsel ideallerin de etkisiyle, tüm hayatlarını ahlaki bir sadelik ilkesi çerçevesinde yeniden kuran “azimli, bütüncül sadelikçiler.”

Bu gibi girişimlerden bazıları (örneğin kuzey İskoçya’daki Findhorn topluluğu), başlangıçta ruhsal topluluklar olarak ortaya çıkıp, dini kurumların belirlediği ruhani hayat tarzını yeniden yaşayabilecekleri bir alan yaratmaya çalışıyorlar. Findhorn, adalet ve doğaya saygı ilkelerinden yola çıkan “ekolojik köy” özelliğini kısa süre önce kazandı. Diğer bir çağdaş örnek de, sürgüne gönderilen Vietnamlı keşiş Thich Nhat Hahn’ın Fransa’nın Dordogen bölgesinde kurduğu “düşünceli” topluluk Plum Köyü. Köy bugün en az 2000 kişiye inzivaya çekilme imkanı sunuyor. Bu girişimler bir açıdan, Kuzey Amerika’daki Amish tarikatı ya da her genç erkeğin profesyonel yaşama girmeden önce mutlaka biraz zaman geçirmesinin gerektiği Tayland Budist manastırları gibi daha geleneksel dini toplulukların modern kardeşleri. Fakat bütün topluluklarda bu kadar net ruhsal özellikler bulunmuyor.

Mesela, 2001’de KuzeyAmerika ‘da kurulan Sadelik Forumu (Simplicity Forum),”sade, adil ve sürdürülebilir hayat tarzları kurmak ve sürdürmek” isteyen “sadelik liderleri”nin oluşturduğu serbest ve laik bir ağ. Daha da yeni bir girişim olan Vites Küçülten Dowunder (Avustralya, Yeni Zelanda ve çevre bölgeleri) ise, 2005’te Sydney’de düzenlenen, vites küçültme konulu uluslararası bir konferansın ardından ortaya çıktı; topluluk, “Avustralya’da, sürdürülebilirlik ve toplumsal sermayeyi önemli ölçüde etkileyecek bir vites küçültme hareketini başlatmayı ve koordine etmeyi” hedefliyor. Vites küçültme hareketi bugün pek çok sanayileşmiş ekonomiden şaşırtıcı destek görüyor. Avustralya’da kısa süre önce yapılan bir araştırmaya göre, katılımcıların yüzde 23’ü önceki 5 yıl içinde bir vites küçültme hareketine katılmış. Yüzde 83 gibi yüksek bir oranda katılımcı, Avustralyalıların çok maddiyatçı olduğunu düşünüyor. Daha önce ABD’de yapılmış bir araştırma da, katılımcıların yüzde 28’inin sadeleşmeye yönelik bazı adımlar attığını, yüzde 62’sinin de bunu yapmak istediğini gösteriyor.

Avrupa’da da çok benzer sonuçlar ortaya çıkıyor. Bu girişimlerin başarısına ilişkin araştırmaların sayısı çok sınırlı ama mevcut çalışmalar, sadeleşme yanlılarının gerçekten de maddiyata daha az değer verdiğini, çevreye ve diğer insanlara daha fazla saygı duyduğunu gösteriyor. Daha da önemlisi, sadelik yanlılarının öznel refah duygularında küçük ama önemli bir artış görülüyor. Demek ki, geleneksel modelin aksine, gönüllü olarak daha az tüketmek refahı arttırabiliyor. Tüketiciliğe karşı verilen tepki, tüketim toplumunun sınırlarını görüp bunun ötesine arayışlar içine giren farklı bir kültürün doğmakta olduğunu kanıtlıyor. Her yıl Kasım ayında kutlanan ve insanları tüketiciliğe direnmeye çağıran “Alışveriş Yapmama” günü, artık uluslararası bir fenomen haline gledi. 2006’da yaklaşık 30 ülkede ve ilk kez Mumbai sokakları da dahil olmak üzere, pek çok kentin sokaklarında gösteriler yapıldı. Aynı derecede çarpıcı olan bir başka kavram da, Geçiş Kentleri’nin, yani petrol fayatlarının yükselmesi ve iklim değişikiliği tehditleri karşısında tek taraflı eyleme geçtiklerini açıklayan kent ve kasabaların sayısındaki artış.

Eylül 2006’da İngiltere’nin güneybatısındaki küçük Totnes kasabasında başlatılan bu girişim sadece bir yıl içinde İngeltere’deki 20 kent ve kasabaya yayıldı. ABD’de 400 kent, federal hükümetin Kyoto Protokolü’nü onaylamayı reddetmesine karşın, protokolde belirtilen karbondioksit emisyonu hedeflerine ulaşmayı kabul eden ABD Belediyeleri İklim Koruma Anlaşması’nı imzaladı. Yine de bu katılara bakıp çok heveslenmemek gerekiyor. Sade yaşayan topluluklar hala marjinal bir konumda. Savundukları dinsel değerler herkese hitap etmeyebiliyor ve laik versiyonları da tüketiciliğin saldırılarına karşı daha dirençsiz gibi görünüyor. Sözgelimi, Vites Küçülten Downunder hareketi Avustralya’da yaklaşık altı ay boyunca etkin oldu ama iki yıl geçtikten sonra işlerliğini neredeyse tümüyle kaybetti.

Bu girişimlerden bazıları büyük ölçüde, daha sade hayat biçimlerini benimsemek için gerekli olan ekonomik güvenceye sahip bireylere bağımlı durumda. Son olarak, zoraki ya da gönülsüz sadelik de işin ayrı bir yönü. Öznel refah, 1990’lı yıllarda “geçiş ekonomileri”nde (eski Sovyet devletleri) geriledi. Küresel tüketicilikle ilgili kanıtların açıkça ortaya koyduğu gibi, yaygın tüketici değerleri, maddi ve çevresel hovardalığın hızını yavaşlatacak gibi görünmüyor. Daha az tüketerek daha iyi yaşama çabaları en iyi ihtimalle marjinal olarak tanımlanabiliyor. Dolayısıyla hala bir soru var: İnsanlar, toplumsal ve çevresel sonuçları bile bile, artık daha fazla tatmin olmadıkları halde neden tüketmeye devam ediyorlar?

http://www.ekokent.com/index.php?option=com_content&view=article&id=169:findhorn1&catid=46:utopyalar&Itemid=65

December 9, 2009 Posted by | ekokoy - permakultur, tuketim karsitligi | Leave a comment

YEŞİL YERLEŞİM PLANLAMASI

Prof. Dr. Semih ERYILDIZ e-mail:  eryildiz@metu.edu.tr

Prof. Dr. Demet IRKLI ERYILDIZ e-mail: idemet@metu.edu.tr  

YAKLAŞIM ÇERÇEVESİ 

Çağrısında “Türkiye nasıl yeşillenir” sorusunu soran “Yeşil Ekonomi Konferansı”nda “yeşil çözüm önerileri” için tartışılması istenen başlıklar “yeşil ekonomi, çözüm önerileri, “yeni –yeşil- düzen”, cinsiyet, yoksulluk -için-yeşil perspektifler, permakültür, ve eğitim” olarak sıralanabilir. 

Çağrı metninde çalışmaya başlamak için “Finansal ve Ekolojik Krizlerin Boyutları”na işaret edilmektedir. Yaşadığımız “krizlerin” büyüklüğü, hele çevreyle ilgili krizin öldürücülüğü değerlendirmesinde oydaşlık sağlanabilir. Finans sistemi var olan düzeni yansıttığı gibi, değiştirme ihtimalini içinde barındırır. 

Bu kabulün doğal sonucu olarak“eko krizin,  toplum ve finansla ilgili kurulu düzeninin sonucu olduğu” dur. “Neden-sonuç arasındaki karşılıklı ilişki çözümlemesi”nden de var olan finansal krizin temelinde ekolojik kriz olduğu çıkarılabilir. Bu durumda toplumsal ve finansal krizin aşılması ile ilgili anahtarın çevre ile ilgili planlama ve tasarımda olduğu sonucuna varılabilir.

Sorunun nasıl çözüleceği nedenlerinin analizi ile ortaya cıkabilir. Önyargılarımız, alışkanlıklarımız, sorunları kolaycı ve ucuz yollarla aşma ile sınırlanmıştır. Üretim süreçleri, yapı ve yerleşimler ekolojik krizin temelini oluşturmakta ve ekonomik krizlerin tekrarlanmasına neden olmaktadır. 

“Yeşil Ekonomi Konferansı”na, planlama ve eko-tasarım alanında çalışan bilim insanlarının, akademik birikimleri ile katılma nedeni ise ekonomi ile ekolojik planlamanın örtüşmesidir. 

İnsan Yerleşimleri kaçak ve çarpık yapılaşma, bina kaliteleri ve planlama sorunlarından dolayı karışık ve büyük boyutlarda sorunla karşı karşıya bulunmaktadır.  Bu çok boyutlu, karmaşık ve acil sorunlar karşısında doğaya eskisinden daha az zarar veren, enerji, su, besin ihtiyacını kendi içinde ve çevresinde karşılayan daha sağlıklı tasarlanmış ve malzemeleri seçilmiş yapılaşma, kendi kendilerine yeterlikleri ile afetlerde çevrelerini ve toplumu sürdürebilir. Ekolojik anlayışla tasarlanan yerleşimler daha konforlu ve sağlıklı yaşam kadar, afet güvenliği de sağladığı için daha verimli, üreten, güvenilir olması nedeniyle de daha çok arzu ve talep edilen çevrelerdir.   

Son krizin “mortagace bunalımı” ile tetiklenmesi rastlantı olarak görülemez. Krizi aşmayı ve yeni yeşil düzeni yaygın ve genel uygulama haline ancak ekonomi düzeni getirebilir.

ÖNERİLER 

EKOPLANLAMA ve TASARIM 

Eko yerleşimlerde enerji ve su depolama, koruma, yeniden kullanma ile hane halkları için yakın çevrede besin üretimi sistemleri planlamanın içselleşmiş ve ayrılmaz bir parçasıdır.  Ekoloji ilkeleriyle tasarlanmış yapılar güvenli, yeniden kullanılabilir ve sağlıklı malzemelerle inşa edilmektedir.   

Planlama ve tasarım çalışmalarımıza edilgen ve etken güneşten yararlanma yöntemlerini ekleyerek enerji gereksinimlerini karşılayabiliriz. Bu alandaki en önemli katkı planlama ve tasarımda eko becerilerin zorunlu uygulamalar haline getirilmesi ile başlayacaktır. Güneş toplayıcılarıyla yapılarda su, ısıtma yanında binanın ısıtılması ve soğutulması ve ısının mekanik enerjiye dönüştürülmesi yoluyla diğer gereksinimlerini karşılayabiliriz. Yapılar elektrik enerjisi gereksinimini kabuğuna, çatısına, duvar, balkon veya yakınlarına yerleştirilecek güneş pilleri ile karşılayabilir, bunlara uygun ortam bulunduğunda güneş, rüzgâr ve jeotermal enerjiden yararlanabilirler. 

MEKAN PALANLAMASINDA YENİ DÜZEN 

Çalışma ve dinlence için üretilen fabrika, atölye, büro, sahil, dağ, kır gibi ikinci, üçüncü konut gibi mekanların üretimi, altyapısı, bakımı, aydınlatılması ve ısıtılması için gerekli maliyet ve çabanın da en aza inmesine katkı sağlamış olmaktadır. Bütün bu yukarıda sayılanlar bir afet halinde kentlinin öz yeterliğini uzun süre sağlamanın en önemli güvencesidir.

İnsanın oturduğu yerde çalışması, çevresinin yeşil ve maviyle donanması dinlence için ayrı mekân gereksinimini de sadece değişiklik gereği ile sınırlamaktadır. Böylece insan üç ayrı alanda bir şeytan üçgeni içinde gidip gelmekle geçen ve hiçbirini kendisi ile özdeş saymamaya başladığı için hepsinden yabancılaştığı mekânlar arasında gidip gelmekten kurtulabilir. Bunun mekânsal ve çevreyle ilgili değerlerinin yanı sıra ekonomik değeri de tartışılmazdır. 

SU TOPLA YERLEŞİM İÇİN 

Yapılarımızın içindeki ve çevresindeki su düzeni ve sıhhi tesisat donanımının çalışma ilkeleri değiştirilerek yapılarımız ve çevresinde yaşayan insanların su gereksinimi karşılanabilir. Yanlış uygulamalar ve önyargılar nedeniyle yoğun kirletici gibi kabul edilmiş bulunan atıklardan ayrılan suları binalarımızda basit fiziksel bir arıtma tertibatından geçirdikten sonra tekrar kullanmak olasıdır.  Öncelikle katı atık ve üremizi ve aşırı deterjanlanmış suları su şebekemizden ayırabiliriz.

Ayrıca ve kompostlayıcı tuvaletler aracılığıyla ayırıp stokladığımız katı atıklarımız öğütücülerin öğüttüğü mutfak organik atıklarıyla birleştirilerek gübre olarak kent çiftliğinin girdisi olmaya gönderilmektedir.

Su kaynakları, göl ve toplama havzalarını böylece korunmaktadır.        

Suları çatı, sarnıç, dere, kuyu ve şehir sularına ekleyerek seyreltebilir, vasfını yükseltebiliriz. Doğadan su harmanlanması denen bu tekniklerin tümünü bir arada kullanarak tasarruf edilmiş su tüketicisi olmaya yönelebiliriz.

Su fazlamızı kent çiftliği için sulamada kullanabilir veya şehir şebekesine satabiliriz.

Yapılarımızın bahçe, çatı, balkon, bodrum, eve bitişik sera ve diğer iç mekânlarımızın bir bölümünde ve parklarımızda, bazı yol kenarlarında topladığımızı suyu, kompostladığımız atıklarımızı ve ailemizin emek ve bilgi gücünü kullanarak besin vb. ihtiyaçlarımızın bir bölümünü karşılayabiliriz.

Kent çiftliği dediğimiz ve dünyada olağanüstü hızla yeniden yaygınlaşan bu tür uygulamalar ülkemiz geçmişine, geleneklerine ve kent dokularına son derece uygundur.

PERMAKÜLTÜR VE EKOPEYZAJ

Günümüzdeki uygulamalar nedeniyle yeşillenmekte zorlanan kentlerimiz yenilenebilir peyzaj diye de adlandırılan bu tür uygulamalarla bağ, bahçe, bostan dokularına kavuşabilir ve hatta bostan dokularına yeniden kavuşarak eski yeşil dokularına kavuşabilir. İşsiz, yaşlı ve çocuklar üretici olur.

Kas gücü ataletlerinin yarattığı psikolojik sorunlar, gevşeme, sağlıksız şişmanlama sorunları azalır. Çocuklar doğayı unutmaz. 

Taze ürün tüketmek olanağı doğar. İnsanların tekdüzeleştirilmiş tarım alanlarına, fabrikalara ve ulaşıma bağımlılığı azaltır. 

Kentliler kendi sebzesini, meyvesini, konservesini, tavuğunu, balığını, mantarını kent içinde etini, sütünü, peynirini ise kent eteklerinde üretebilir. Binlerce yıllık bu alışkanlıkların yeniden keşfi hem insanların atıklarını doğaya dönüştürmekte hem de kentli insanların ihtiyaçlarını en katıksız, bekletilmemiş, taşırken örselenmemiş, bayatlamamış, kimyasallarla kirlenmemiş biçimde dalından koparmasını sağlamaktadır. 

Atıklarımız kaynağa dönüşür. Yapılar ve yapılardan oluşan kentler yeşille ve doğayla barışır. İnsanoğlu şimdiki yağmacı ve tüketici durumu yerine doğada birkaç ağaç gibi yararlı hale dönüşür. 

Günümüzde yapı, çevresi ve kentlerde yeterli besin üretimi hem günümüz koşullarının geri dönülmez bir dayatması olarak gündemdedir hem de otuzlu yılların çözülemeyen kent içi tarım sağlık sorunları artık hiçbir biçimde bahane teşkil etmeyecek bir biçimde çözülmüştür. 

Kentte tarım üretimi artık gerçekleşmesine hiçbir olanak bulunmayan bir düşe dönüşen ‘refah devleti söyleminin tam istihdamına’ bir alternatif olarak gelişmektedir. 

SONUÇ  

Yukarıda sıralanan uygulamaların kent yönetimine yararları ise sadece insanın besin ve diğer tüketim araçlarının taşımasından doğan kaynak tüketimi ve kirlenmenin sınırlandırılmasıyla kalmamaktadır.  

  • Akademik- teknik ve araştırma çalışmaları,
  • Örneklerin ortaya çıkarılması ve tanıtımı,
  • Eko eğitim ile toplum ve birey dimağında yaygınlaşma,

Elbette eko krizin aşılması yolunda bizim yaşamımızı vakfettiğimiz ve çok önemli alanlardır 

Ancak ekolojinin kent planlaması ve tasarımda uygulanmasının temel ilkeleri tam ve mutlak olarak bu ve benzeri ekonomi konferansları çerçevesinde önerilebilir ve uygulanabilir. 

Üretim süreçlerini ve toplumsal yaşamı yönlendiren ekonomik süreçler olduğuna göre eko üretim ve planlama süreçlerine dönüşüm için ekonomik çerçevede devrimci bir değişim zorunludur.

http://www.yesilekonomi.org/images/stories/docs/halilsemiheryildiz.doc

December 9, 2009 Posted by | ekokoy - permakultur, ekoloji, kent yasami, kir yasami | Leave a comment

PERMAKÜLTÜR – “Doğaya karşı değil, doğa ile birlikte”

Tarlalarda gezerken dikkatle bakın. Böcekler ve güveler telâş içinde uçuşurlar. Balarıları çiçekten çiçeğe konarlar. Yaprakları aralarsanız gölgenin serinliğinde oynaşan böcekler, örümcekler, kurbağalar, kertenkeleler ve diğer küçük hayvanlar görürsünüz. Köstebekler ve yer solucanları toprağı kazarlar.

Bu dengeli bir tarla ekosistemidir. Böcek ve bitki toplulukları burada düzenli bir ilişki sürdürüyorlar. Bir bitki hastalığının bütün tarlayı kaplamasına karşın mahsulün hiç etkilenmediğini görmek alışılmadık bir şey değil.

Ve şimdi, bir an için komşunun tarlasına bakın. Yabani otlar, ilaç kullanılarak ve toprağın sürülmesi yoluyla tamamen temizlenmiş. Toprakta yaşayan hayvanlar ve böcekler ilaçlar sayesinde yok edilmiş. Kimyasal gübre kullanılarak toprağın organik maddeleri ve mikroorganizmaları tümüyle yakılmış. Yazın tarlalarda çalışan çiftçilerin gaz maskeleri ve lastik eldivenler giydiklerini görebilirsiniz. 1500 yıldır sürekli olarak tarım yapılan bu pirinç tarlaları, tek bir kuşağın sömürücü tarım uygulamaları nedeniyle heba olmuştur.

Gelişimi ve Prensipleri

Permakültür, 1970’li yıllarda, iki Avustralyalı’nın yaşam felsefesini de kapsayan bir tarım anlayışı olarak gelişti. Bill Mollison ve David Holmgren permakültür üzerine yazdıkları ilk kitap yayınlandığında, okurlardan gelen olumlu tepkilere ve genel ilgiye çok şaşırmışlardı. Permakültür tanımları aslında Fukuoka’nın The One Straw Revolution adlı eseri üzerine kuruluydu: Doğaya karşı değil, doğayla çalışan bir tarım kültrünün benimsenmesi.

Aslında permakültür yeni bir fikir değil. Dünyanın bir çok yarindeki halk grupları örneğin güney Hindistanın Kerala bölgesinde yaşayanlar ve Tazmanyanın Chagga halkının bahçeleri ormanı andırır. Ağaçlar, sarmaşıklar, çalılar, otlar ve sebzeler ormanda olduğu gibi bir aradadır. Bu tarım şekliyle elde edilen ürün, meyve ve sebze bahçesinin ayrı olduğu tarımdan elde edilen üründen daha fazladır. Bahçeler küçük olmalarına ragmen insanların yiyeceklerini ve bir çok ilaçlarını sağlar, hemde bir kısmını satabilirler. Yüzyıllardır süregelen geleneksel sistemden permakültür çok şey öğrenmiştir ve ayrıca daha sonra geliştirilen metodlarıda almıştır.

Permakültür tasarımının temel amacı; bitki, hayvan ve insanları üretim amaçlı bir araya getirerek, bakımı kolay, istikrarlı, kendi kendine yeten bir düzeni “mümkün olan en küçük alanda” oluşturmaktır. Kaynak kullanımına bağlı olarak çevremiz ile ilgili daha kapsamlı düşünmeyi ve buna yönelik uygulamaları içerir. Bunları yaparken de doğadaki örneklerden ilham alır. Permakültürün ana teması ürün yetiştiren ekolojik alanlar tasarlamaktır.
Permakültür Tasarımının Genel Prensipleri:

1- Gözlemle ve etkileşim kur.
2- Enerjiyi yakala ve depola.
3- Ürün al.
4- Kendin kurallarını uygula, geri beslemeleri dikkate al.
5- Yenilenebilir kaynak ve hizmetlere değer ver, kullan.
6- Atık üretme.
7- Örüntülerden detaya doğru tasarla.
8- Ayrıştırma bütünleştir.
9- Küçük ve yavaş çözümler üret.
10- Çeşitliliğe değer ver ve kullan.
11- Uçları kullan ve marjinal olana değer ver.
12- Değişime tepki ver ve yaratıcı bir şekilde kullan.

Permakültür’ün toprak kullanımı ve tarım üretimiyle ilgili prensipleri:

• Toprağın sürülmemesi: Toprağı sürmek, burada yaşayan canlılara zarar veren en önemli sebeplerden biridir.
• Kimyevi gübrelerin kullanılmaması: Bunun yerine, toprağı oluşturan bitki ve hayvanların toprağı üretmelerini sağlamak.
• Yararsız otların sürülerek veya kimyevî ilaçlarla ayıklanmaması: Yararsız otların kullanılması; doğal yollarla kontrol altına alınması veya ara sıra kesilmesi.
• Herhangi bir kimyevî maddeye bağımlı olmamak: Özellikle böcekler, hastalıklar ve yararsız otların kendi kontrol mekanizmaları vardır. Bu mekanizmaların çalışması desteklenmelidir.

Bu prensipler az enerji gerektiren, hatta gerekli enerjiyi kendi kendine üreten bir sistem sağlıyor. Permakültür bütün canlı varlıklar için sürdürülebilir olan; bütünleyici ancak, sürekli değişen sistemini ayakta tutmayı amaçlıyor.

Doğal Çiftçilik ve Permakültür

Masanobu Fukuoka, güney Japonya’da Shikoku adasında yaşayan bir çiftçi/filozoftur. 55 dönümlük çiftlikte 1950′den beri toprak sürülmüyor, tarım makineleri, tarım ilaçları ve sûni gübre kullanılmıyor, budama yapılmıyor, yabani otlarla mücadele edilmiyor ve yine de meyve bahçesindeki ve tarlalarındaki toprağın durumu her yıl daha da iyiye gider. Fukuoka’nın yöntemi kirlilik yaratmaz ve fosil yakıtlara gerek duymaz. Diğer yöntemlerden çok daha az emek gerektirir, yine de meyve bahçeleri ve tarlalarındaki ürün verimliliği modern bilimin tüm teknik bilgisini kullanan Japonya’nın en verimli çiftliklerine benzemektedir. Dahası, hiçbir kirlenme yaratmayan bu yöntem sayesinde toprak günden güne canlanıp zenginleşirken diğer geleneksel ya da modern tarım yöntemlerinden daha az emek istiyor. Kısacası modern tarımın yok edici etkilerini tersine çeviren bu doğal tarım projesi, kendi yarattığı sorunlara çözüm üretmekle avunan insanın nafile çabasını çarpıcı biçimde gözler önüne seriyor.

Mollison ve Fukuoka aslında aynı yere ulaşmak için tümüyle farklı rotaları kullandılar. Permakültür, ögelerinin işlevsel bağlarını maksimize etmeyi hedef alan bir tasarım sistemidir. Ürün ve hayvan yetiştirmeyi dikkatli bir su yönetimiyle bütünleştirir. Evler ve diğer yapılar maksimum enerji verimliliğiyle tasarlanırlar. Herşey birlikte çalışmaları ve zamanla eksiksiz ve sürdürülebilir bir tarım sistemine evrilmeleri için yapılır.

Buradaki anahtar kelime tasarımdır. Permakültür bilinçli bir şekilde tasarlanmış bir sistemdir. Tasarımcı, bilgisini, yeteneğini ve duyarlılığını bir plan yapmak, daha sonra planını uygulamak için dikkatli bir şekilde kullanır. Fukuoka tamamen farklı bir perspektiften doğal çiftçiliği yarattı.

Fukuoka’nın çiftliğinin iyi bir permakültür tasarım modelidir. Köydeki evine en yakın bölgede, Zon 1′de, Fukuoka ve ailesi geleneksel Japon tarzında bir sebze bahçesine sahipler. Mutfak artıkları toprağa katılıyor, sırayla farklı ekinler yetiştiriliyor, ve tavuklar serbestçe dolanıyor. Bu bahçe gerçekten de ev yaşamı alanının bir uzantısıdır.

Zon 2, Fukuoka’nın tahıl tarlalarıdır. Her yıl pirinç ve arpa yetiştirir. Çünkü samanı tarlalara iade eder. Böcekler ve toprağın sağlıklı doğal dengesi böcek ve hastalık istilalarını minimumda tutar. Bill Mollison Ekin Sapı Devrimi’ni okuyana kadar, kendi permakültür tasarımlarında hububat yetiştirmeyi nasıl dahil edeceği konusunda bir fikre sahip olmadığını söyledi. Tüm tarım modelleri toprağı sürmeyi içerir – Mollison’un katılmadığı bir pratik. Şimdi ise Fukuoka’nın ziraat içermeyen tekniğini kendi ilkesine dahil ediyor.

Zon 3, meyve bahçesidir. Ana ağaç, mandalinadır, fakat ayrıca pek çok meyve ağacı ve yerli çalılar yetiştirmektedir. Üst kat, pek çoğu nitrojeni sabitliyen ve böylece toprağı derinlemesine kuvvetlendiren uzun ağaçlar. Orta kat, turunçgiller ve diğer meyve ağaçlarıdır. Zemin, yabani otlar, sebzeler, otlar ve beyaz yonca ile kaplıdır. Tavuklar serbestçe dolanır. Bu çok-katmanlı meyve bahçesi alanı bilinçli bir tasarımdan ziyade doğal bir evrimle oluşmuştur. Yine de temel permakültür tasarım özelliklerininin pek çoğunu içerir. Pek çok farklı bitki türlerine sahiptir, yüzey alanını maksimize eder, güneş ışığı kapanları içerir ve böcek populasyonlarının doğal dengesini korur.

Fukuoka, Zon 4′ten ziyaretçileri her zaman davet eder. Yabani hayvanlar ve kuşlar serbestçe gelir ve giderler. Çevredeki orman mantar, yabani ot ve sebze kaynağıdır. Ayrıca bir ilham kaynağıdır. Fukuoka şöyle der; “Doğanın mükemmellik ve bolluk fikrini elde etmek için, ormanın içerisine doğru bir yürüyüş yapın. Orada, hayvanlar, uzun ağaçlar ve çalılar hep birlikte uyum içerisinde yaşarlar. Tüm bunlar insanın hüneri ve karışması olmadan olur.”

Fukuoka’nın doğal çiftçiliği ve permakültür neredeyse zıt yaklaşımlarına rağmen birbirlerine oldukça yakından benzemeleri dikkate değerdir. Permakültür, doğa içerisinde bolluk ve sürdürülebilirlikle yaşamanın stratejisini planlamak için insan aklına dayanır. Fukuoka, insan zekasını insanı yalnızca doğadan ayırmaya hizmet eden bir suçlu olarak görür. Tek bir zirve, pek çok patika.

Doğal çiftçilik ve permakültür birbirleriyle büyük bir borcu paylaşırlar. Permakültürün dünyanın dört bir tarafındaki pek çok örneği, doğal çiftlik sisteminin gerçekten evrensel olduğunu göstermektedir. Nemli, ılıman Japonya kadar kuru iklimlere de uygulanabilir. Ayrıca, dünyadaki permakültür hareketi Fukuoka için bir ilhamdır. Pek çok yıl neredeyse yalnız çalıştı. Hayatının çoğunda Japonya onun mesajına açık değildi. Kitaplarını kendi yayınlamak zorunda kaldı çünkü hiçbir yayıncı ana görüşten oldukça uzak olan birini ciddiye almıyordu. Deneyleri başarısızlıkla sonuçlandığında, diğer köylüler onunla alay ettiler. 1980′lerin ortalarında Olympia, Vaşington’daki Permakültür Konferansına geldi ve Bill Mollison ile buluştu. Konferansta neredeyse bin kişi vardı. Buluştuğu benzer düşünceli insanların sayısı ve içtenliğiyle etkilendi ve cesaretlendi. Gezegeni kurtarmaya yardım etmek için çalışan, parlak, enerjik insanlar ağını yarattığı için Bill Mollison’a teşekkür etti. “Şu anda,” dedi, “hayatımda ilk defa gelecek için umutluyum.”

Permakültür Fukuoka’dan pek çok şey edindi. Yabani bitkiler gibi sebzeler yetiştirme, ziraat içermeyen aralıksız tahıl yetiştirme gibi tarımsal tekniklerin yanında, pratik stratejiler planlamak için ayrıca önemli bir yeni yaklaşım öğrendi. En önemlisi, doğal çiftçilik felsefesi permakültüre daha önceki ilkelerde eksik olan gerçekten ruhsal bir temel verdi.

Fukuoka doğal çiftçiliğin kişinin ruhsal sağlığından kaynaklığına inanır. Toprağın iyileşmesini ve insan ruhunun arınmasını tek bir süreç sayar, ve bu sürecin yer alabileceği bir yaşam tarzı ve çiftçilik tarzı önerir. “Doğal çiftçilik yalnızca ürün yetiştirmek değildir. İnsanın işlenmesi ve mükemmelleşmesi içindir.”

Kaynaklar

http://www.yabanil.net/
http://www.imeceevi.org/

December 1, 2009 Posted by | ekokoy - permakultur, ekoloji, tarim gida GDO | Leave a comment

Longo Mai’nin Yirmi Yılı (Çev.: Ekoloji Kolektifi)

 
Her şeyden önce, 1968 olaylarını izleyen dört yıllık derin düşünme [süreci] sonrasında sahip olduğumuz, belirsiz bir fikirden fazlası değildi. Bütünüyle çıkmaz görünen geleceğe en ufak bir güven duymuyorduk; ancak iki şey açıktı: Avrupa’ya dağılmış bulunan sabırsız solcular gibi “şiddet” eylemlerine sapmamaya kararlıydık ve ’68 hareketince dile getirilen temel taleplerden – ifade özgürlüğü ve alternatif yaşam yolları arama hakkı- vazgeçmek niyetimiz de yoktu.Belki aşırı tutkuluyduk; ama bu, iyi bir düşünceydi. Bu yüzden bunu pratiğe dökebileceğimiz bir yer aradık. Olasılıkla büyük bir ayaklanma için duyduğumuz belirsiz arzularımızı gösterdiğimizde, burunlarımızı gıcıklayan gözyaşı gazları yüzünden büyük şehirlere karşı oldukça alerjiktik. Kurum(establishment) kendi aklından korkmuştu  ve iki ya da üç gencin bir araya gelmesinden fazla ayakta duramadı – bu, kamu güvenliğine karşı bir komplonun çekirdeği olabilirdi ya da hatta terörizmin. Kafası karışmış gençler arasında uyuşturucuların ilk kez büyük oranda ortaya çıktığı zamandı. Diğer yandan bu, oldukça farklı bir şey denemeye inanmamıza da yardım etti.Henüz Long Maï olarak adlandırılmamıştı bunun adı. Sanayi şehirlerinden çok uzakta, bir çeşit “Avrupa öncü çiftlikleri” yaratmak istedik ve diğer eski protestocuların pek çoğunun gelip bize katılacaklarına inandık. Aslında, onların bireycilik ve rekabete dayanan bir toplumdan kaçma kararlılıklarını fazla abartmıştık. Genç insanlar geldiler; ama beklediğimiz kadar büyük sayılarda değil.
    
Bizim için işsiz bir mezun (graduate) ya da, bugün olağan[değişmez] kabul edilen, bir süre sonra “rasyonelleştirilecek” bir meslekteki işçiler olmaktan sakınmak önemliydi. Mesleki eğitim şimdiden çok fazla uzmanlaşmıştı ve genç insanları sürekli teknolojik yenilik ve otomasyonun neden olduğu yeniden yapılanma için hazırlayamıyordu. Dahası endüstri, zengin Kuzey’in dışında başka yerlerde ucuz emek aramaya başlamıştı.
    
Düşüncelerden  biraz daha fazlası ve  geçmiş bir çağın devrimci folklorundan birkaç cümleyle donanmış olarak, en azından bir süre, bir parça daha fazla mütevazı olmaya ve işe koyulmaya karar verdik. Pek çok farklı beceride –tarım, hayvancılık, ormancılık vb. – geniş bir eğitim almanın en kolay olduğu yerde başladık. Bu sizi, ne olursa olsun, her zaman bir yerlerde yararlı kılar. Ayrıca bu aktiviteler, cazibeye cazibe katan kırsal bölgelerde gerçekleştirilir. Nüfusun ciddi olarak azaldığını fark ettiğimiz dağ bölgelerini seçtik. Oralarda yaşayabileceğimiz yerler vardı bizim için ve hiç kimsenin bize sorun çıkarmaya çalışmayacağını düşündük. Elbette yanılmıştık – aşırı bir iyimserlikten suçluyduk olayların açıkça gösterdiği gibi: aylar içinde Longo Maï’nin kurucularından sekizi, bizi kamu düzeni için tehlikeli gören Fansız İçişleri Bakanı tarafından sınır dışı edildi.
    
Böylece, çiftçi bir arkadaşın, Pierre Pellegrin’in çiftçi ve çobanlar olarak kararsız ilk adımlarımızda bize rehberlik ettiği Upper Provence’de [Güneydoğu Fransa’da Akdeniz kıyısında bir bölge] Limans’a yerleştik.

Provans lehçesinde “uzun zaman sürsün” anlamındaki kutlama ifadesi olan Longo Maï ismini öneren de oydu. Oldukça kısa zaman içinde pek çok şey öğrendik. Her şeyden önce, büyük sosyal ve politik teoriler yapıp, kafeterya ve barlarda  zaman harcamaktan sonra, başının üstüne bir çatı inşa etmek, makul bir biçimde beslenebilmek ve en temel ihtiyaçlarını karşılamayı bildiğini göstermek daha dürüsttü. Favori sloganımız şuydu: “bir inç pratik, on mil teoriye değerdir”.
    
Ve o zamandan beri düşüncemizi değiştirmedik. Geçen yirmi yılda üstlendiğimiz her şey – Provence’dan Transcarpathia’ya, İsviçre ve Avusturya’dan Kosta Rika’ya- yalnızca çiftlikler ve köylerdeki günlük çalışmalarımızın mantıksal uzantıları oldu. Çabucak Avrupa ve başka yerlerde, kırsal bölgelerde yaşayan insanların aynı aktiviteleri gerçekleştirdiklerini ve aynı ihtiyaçlara, aynı kaygılara ve hatta neredeyse aynı kültüre sahip olduklarını gördük.
    
Limans’daki bahçıvanlarımız, Alp dağları yayının diğer ucunda yer alan Ukrayna’daki bir çiftliğin, Nijne Selitche’nin koşullarına kolayca adapte oldular. Ormancılarımız ve çobanlarımız da artık hangi ağaç ya da hayvan cinsinin şu ya da bu çevre türüne en iyi adapte olacağına karar verecek yetenektedirler.
    
Kısaca, vadi ve yamaçlarda yaşayan farklı insanlar arasında ciddi benzerlikler olduğunu gördük. Bu, dayanışma ve işbirliği için sağlam bir zemin sağlamaktadır. Mütevazı araçlarımızın izin verdiği ölçüde bu yönde çalışıyoruz. Üzücü bir biçimde, modern toplumlarımızın “büyük karar-vericileri” kırsal gelişimi ilerletecek ve dağ bölgelerine yeniden nüfus kazandıracak bir hareketi desteklemek için daha iyisini yapabileceklerini -buna duyulan güvensizliğin dışında- anlamıyorlar.
    
Bugün Fransa, İsviçre ve Avusturya’nın şehirlerinde yaşayan pek çok insana birkaç kalite ürün satıyoruz. Bir süre sonra [s.6] yalnızca isimsiz müşteriler olmayı çıkıp arkadaşlarımız oluyorlar. Pek çoğu Longo Maï’yi ziyaret eder: bazen yalnızca “görmek” için, ama gitgide birkaç günlük tatil, hatta çalışma ve, en geniş anlamda, temiz bir hava almak için.
    
1990’dan beri “Avrupa Sosyal Forumu (European Civic Forum)”nun yıllık kongresi, Provence’da, bizim kooperatifimizin üzerindeki Zinzine Tepesi’nde gerçekleşmektedir. Doğu ve Batı Avrupa’nın her köşesinden kongreye gelen yüzlerce katılımcı, onlarla hazırladığımız pek çok projenin pratik deneyim temeline dayandığını kendileri görebilirler. [Böylece] düşünceler varlık kazanır ve yalnızca ince havadan meydana gelmezler.
    
Son birkaç yıldır “Avrupa” hakkında çok konuşuldu. Pek çok insan için bu, günlük yaşamlarıyla çok az bağlantılı, belirsiz ve neredeyse mitsel bir kavramdır. Biz, kendi payımıza milliyet, dil ve coğrafya  sınırlarını reddeden toplumlar temelinde bir Avrupa kurmaya çalışıyoruz.
                                        
Rêmi Longo Maï’nin ortak kurucularından olan ve Rêmi olarak adlandırdığımız Roland Perrot, 1 Temmuz 1993’te, arkadaşlarıyla dolu olan Grange-Neuve çiftliğinde kanserden öldü. 62 yaşındaydı.
    
Pek çok arkadaşının katıldığı 4 Temmuz pazar günü gerçekleştirilen tören boyunca külleri, Longo Maï’de yaşadığı yirmi yıldan fazla sürede en çok sevdiği yerlere dağıtıldı. Ayrıca üç ağaç dikildi ve müzisyenlerimiz onun favori şarkılarını ve çingene melodilerini çaldılar.
    
Son isteği Longo Maï’ydi: devam etmeli ve çok uzun zaman sürmeli. Bu sonbahar onun pek çok arkadaşı gelecek ve Provence’daki kooperatifimize 6000’den fazla ağaç dikmemize yardım edecekler.
        
“Ölümün geldiği insanlar için -İyi bir şey yapmak isterseniz- İnsanlar
Ölüyü huzur içinde bırakın- Ve umutlarını gerçekleştirin”
(Alman anti-faşist şair Erich Mühsam’ın “Honour to the Dead” şiirinin son dizesi)
        
Mikro-Ekonomi

Kooperatifimizi, aklı başında hiç kimsenin “maksimum verimlilik”in  yerel bir gelişimin temellerini şekillendireceğini dile getirmeyi düşünemeyeceği, dağlık bölgelerde kurduk. Bununla birlikte bu bölgelerin cesur dağ insanlarınca yüzyıllar boyunca işlenip şekillendirildiğini ve bu nedenle pek çok insan için geçim yolu sağlayabileceğini biliyorduk. Yerel ortamla uyumlu, iyi dengelenmiş bir ekonomi geliştirilmeliydi. Bugünün modern teknikleri ve iletişim araçları sayesinde, bu tür bölgelerde dünyanın geri kalanından soyutlanmadan yaşamak olanaklıdır.
    
Ham materyalden tamamlanmış ürüne, üretim zinciri üzerindeki bütün kontrolü garanti altına almak için, ürünlerimizi yerinde işlemek bizim için önemli bir önceliktir. Sonuç olarak tarım, sebze bahçeciliği, ormancılık; çiftlik hayvancılığı; el sanatları, işleme ve servislerden oluşan “üç ayaklı bir ekonomi”ye sahibiz.
    
Farklı kooperatiflerdeki farklı üretim koşulları avantajına sahibiz ve ürünleri değiş tokuş ediyoruz.
    
Kişisel ihtiyaçlarımız için ortak bir kasa  var. Bu kasa, kişisel ve kolektif ihtiyaçların uzlaştırılması görevine- ki asla kıskanılacak derecede cazip değildir- sahip olan küçük bir kooperatifçiler grubunca yönetilir. Kooperatifte, bölgeden iki duvarcı arkadaş dışında, ücretli işçi yok.
    
Düşüncemize göre kooperatiflerimizin metotları, ancak bir vadi yada küçük bir bölgenin yerel seviyesinde anlamlıdırlar.
    
Mikro-ekonomik gelişim alanındaki  önerilerimiz “uzmanlar” ve hükümet çevresinden  artan bir ilgi görmektedir. Bununla birlikte, bu önerileri pratikte uygulama girişimlerinde ciddi problemler doğmaktadır: ilgili otoritelerden pratik ve finansal destek yokluğu, bürokratik rutinler ve her türden engellemeler…

İlk Kooperatifimiz

Yanlış anlaşılmaları önlemek için, tamamen kendine yeterli bir yaşam sürebilme hayallerimiz olmadığını söylemeliyiz. Gerçekten de bu, hiçbir zaman en önemli amacımız olmadı. Bununla birlikte şimdiye kadar yirmi yıldır, kimsenin işlerimize karışamaması ya da zorbalık yapamaması anlamında, bağımsızlığımızı koruduk. Özgür radyomuz ve yayınlarımız reklam gelirlerine bağımlı değil ve gerçekleri sakınmadan söylemektedir. Bu, Avrupa ve ötesine yayılan geniş arkadaş ağımız sayesinde gerçekleşmektedir. Bu ağa, yalnızca, son zamanlarda eski Yugoslavya’dan mülteciler için başlattığımız dayanışma kampanyası gibi kampanyalar ya da  yeni projelerimizin finansal desteği için değil aynı zamanda bürokratlar ya da resmi memurların müdahalelerinden yorulduğumuzda kendi lehimize araya girmek için de güveniyoruz. Her şeye rağmen, bağımsızlığın yıkıcı ve tehlikeli olduğu düşünülür!
    
Yeni bir kooperatife genellikle yıkıntılardan başlarız. Provence’da, her yerde bulunabilecek ve iklime en uyumlu olan inşa materyalinden -taşlardan- başladık. Kesme taşlarla inşa, kesinlikle güzel bir sonuç verir; ancak çok zaman gerektirir. Kendi nüfus patlamamızı göz önünde bulundurarak, farklı materyal ve metotlar aradık. Toprak tuğla üretimi için bir pres çok etkili sonuçlar verdi. Diğer yandan, özellikle Limans’daki kooperatifin bir parçasını oluşturan küçük bir köy olan St. Hippolyte’de taşla inşaya devam ettik. Burası, mesleğini “Fransa Turu bir Arkadaşları (Companion of the Tour of France)”ndan biri olarak öğrenen, usta bir inşaatçı olan Fernand bize duvarcılığı öğrettiği yerdir.
    
Kooperatifler arasında ürün değişimi ya da bu ürünleri bölgede satmak için, kendimizin üretemeyeceği kamyonlara ya da soğuk hava depolu araçlara ihtiyacımız var. Diğer yandan, tamirlerini kendimiz yapıyoruz. Mekanik atölyesi tarım makineleri için de, özellikle ticari tarım (makineleri) tamirhanelerinin sürekli ortadan kaybolmaları nedeniyle,  vazgeçilmez oldu. Bu tamirhaneler gittikçe daha uzaklarda bulunmakta,  çok yüksek ücretler talep etmekte ve ihtiyacınız olduğunda asla ulaşılamamaktadırlar. Bu yalnızca bizim kendi bölgemizin sorunu olmadığı için, Üçüncü Dünya’dan birkaç genç arkadaş da atölyelerimizde eğitim kursları almak için geldiler.

Upper Provence’da Terkedilmiş Bir Tepe

Limans: Provence’da Bir Köy

Yalnızca birkaç Fransız köyü Limans’ın nüfus artışına eşit bir nüfus artışına sahip. Ayrıca seçimle ilgili istatistiklere düzenli olarak karşı gelen ve otoritelerin uyuşukluğunu sürekli sarsan fazla köy yok. 1984’te, artan işsizliğe ve 20 yıldır kapalı olan okulu yeniden açmaya hazır olduğumuzu deklare etmemize rağmen Limans’a bir öğretmen atamayı reddeden bölgenin eğitim otoriteleriyle bir savaşa liderlik yaptık. Okulu bir sene “illegal” olarak kendimiz çalıştırdıktan ve bütün topluluk ve belediye başkanını da  içeren inatçı bir kampanyadan sonra, sonunda bize bir öğretmen gönderdiler. Ancak öğretmen, iş ve artan öğrenci sayısından kısa zamanda boğuldu ve ek bir anaokulu öğretmeni istedi. Öğrenciler aktif olarak onu desteklediler ve başarıya ulaştılar. Böylece 300 sakiniyle Limans köyü artık  iki öğretmeniyle bir okula sahip.

Avrupa Turu Arkadaşları (Companion of the Tour of Europe)
    
Neyse ki, en önemlisi ilk yıllar boyunca, yerel çiftçi arkadaşlarımız öğütleriyle bize yardım ettiler. Ormancılık, dokuma, arıcılık ya da meyve tarımı gibi alanlarda pek çok uzman, genç kooperatifin kuruluşuna hayati katkılarda bulundu. Bugün, her şeyi bilmekten çok uzak olsak da, zengin deneyim ve bilgiler kazandık. Bu, genç çırakları eğitmemizi ve onların yeni projelere başlamalarına yardım etmemizi sağlıyor.  Bu eğitim ağını daha çok geliştirmek için, diğer insanları ve ülkeleri tanırken eğitim ve öğrenim gören ustalık (journeymen) geleneğini canlandırmayı amaçlayan bir kurum olan “Avrupa Turu Arkadaşları (Companions of the Tour of Europe)”nı kurduk. Bu kurum, işsizlik, uyuşturucu ya da yalnızca can sıkıntısına bir alternatif sunmaktadır. Birkaç zanaatçı ve uzman Doğu Avrupa’da genç insanlara yardım etme teklifinde bulundular. Ancak bu, Demir Perde’nin yıkılışı sonrasında batı otoritelerinin seyahat önünde engeller yaratması nedeniyle her zaman kolay değil. Bu nedenle geçen yıl “Avrupa Sosyal Forumu (Eropean Civic Forum)” kongresi süresince bir çalışma grubu, Avrupa Konseyi ve diğer kurumlarla işbirliği içinde amacı seyahat özgürlüğü (free movement) için mücadele etmek olan “Gençliğin Seyahat Özgürlüğü (Youth Mobility)”nü oluşturdu. 1975’de, genç ormancılarca (woodcutter) taşınan ve belediyelerin kendi alanlarında yapılan işleri resmi olarak onaylayabilecekleri “Ormancılar Pasaportu (Forester’s Passport)”nu  yarattık. Önsöz (preface) P.J. Lardinois ve daha sonra ise Brüksel’de bir komisyon üyesi tarafından yazıldı.

Turistler: Yalnızca Normal İnsanlar
    
Pek çok turist, Côte d’Azur’un kalabalık plajlarından kaçmaya ve dağlarda sakin yerler aramaya heveslidir. Bu nedenle, mümkün olan her yerde, konuk evleri kurduk: Chantemele’deki dokuma kooperatifimizde bir stüdyo, Carinthia’da bir konuk evi ve hatta Provence’da bir tatil köyü. Bu ayrıca, bizim projelerimizi destekleyen sayısız arkadaşımızı kabul etmemizi sağlıyor. Ek olarak, Provence-Transcarpathia Arkadaşlık Derneği (Provence-Transcarpathia Friendship Association) tarafından organize edilen değişim çerçevesi içinde onlarca arkadaşımız tatillerini yerel ailelerle geçirmek için Ukrayna’da Transcarpathia’ya gittiler.

Germench, Franglais
    
Longo Maï’deki dil ve kültür karışımını tanımlamak için gerçekten en iyi ifade pota (melting-pot) olacaktır. Avrupa’nın dört bir yanından gelen insanların, görece olarak barış içinde, yirmi yıldır birlikte yaşayıp çalışması olgusu kendi başına şaşırtıcıdır. Buna ara sıra Kürtler, Kanaklar (Kanaks), Madagaskarlılar, Latin-Amerikalılar…ve son üç yıldır Doğu Almanlar, Ruslar, Ukraynalılar, Romanlar… da eklenmelidir. Afrikalılar bize “burada, evde hissettiklerini” söylüyorlar. Bambara [dilini] konuşmasak da bir parça İspanyolca, İngilizce, Almanca, Rusça…ile birlikte Fransızca ve Almancanın garip bir karışımını konuşuyoruz.

Longo Maï’nin Koyunları

1973’te yüz dişi merinos koyunundan oluşan ilk sürümüzü satın aldığımızda, koyunların bize kırsal bölgeyi tanıtacağına dair çok az fikrimiz vardı. Koyunlar güçlü ve sürücüldür; fakir, kurak yamaçlarımızda besin bulurlar ve ihtiyaçlarını karşılamak için bizi her zaman daha uzak meralara sürmüşlerdir. Kuzulama periyotları dışında her zaman dışarıdadırlar: Provence’da kışın ve Alp’lerin yükseklerinde yazın, karların erimesinden sonra zengin çimenlerde…Koyunlar ve çobanları, bir meradan diğerine, yamaçlar boyunca uzanan eski, geleneksel “drailles”lerde:- yüzlerce yıllık,  yarı unutulmuş koyun patikalarında yollarını dokur,  yaylacılığa [hayvanları ilkyaz yaylaya çıkarıp sonbaharda yayladan indirme] başlarlar. Bu geziler sayesinde, yönetim ya da hatta bazen ulus sınırlarına rağmen ovalar ve dağlık bölgelerin doğal tamamlayıcılığını öğrendik. Yol özgürlüğü ve ortak meralarla ilgili bu özgürlük taraftarı gelenekler pek çok sağlam arkadaşlık kurmamızı sağladı.
    
Mütevazı ihtiyaçlarına karşın koyunlar verimli hayvanlardır. Bir sürü her yıl sayısını en az ikiye katlar. Bu yüzden bir süre sonra yün, et ve derilerini nasıl kullanacağımız sorunuyla karşı karşıya kaldık.
    
Binlerce yıldır koyun yetiştiren nesiller, her bir bölgenin doğal koşullarına uygun türlerin üretilmesi ve yerel topluluğun temel gereksinimlerinin karşılanması için bir seçim süreci içinde çalışmaktadırlar. Maalesef, birkaç on yıldır verimliliğe yönelik tarım,  küçük ölçekli yerel işleme yapılarını –kesim evleri, iplikhaneler ve tabakhaneler-, ki bu yapılar bu tür bölgelerin ürünlerini kendi bölgelerinde kullanmalarını sağlarlar, yok etmeyi başarmıştır. Biz, akıntıya karşı yüzmeye karar verdik ve koyunlardan,  tamamlanmış ürüne bütün üretim zincirinin kontrolünü yeniden kazandık. Yün sektörünü geliştirmek üzerine odaklandık. Longo Maï şimdi Fransa, İsviçre ve Avusturya’da altı kooperatife paylaştırılmış olan 1500  koyuna sahiptir. Eminiz ki daha çok sürü gelip onlara katılacaktır; çünkü Avrupa’da yeniden nüfus kazandırılmayı bekleyen pek çok terkedilmiş ya da yarı terkedilmiş bölgeler bulunmaktadır.

İplikhane ve Dokumacılık
    
Kendi sürülerimizin ve komşu çiftçilerin sürülerinin yünlerini Fransız Alp’lerinde, Briançon yakınlarındaki Chantemerle’nin iplikhanesinde işliyoruz. 1976 yılında, kökleri 17. yüzyıla dayanan bu fabrikayı devraldık. Bu, bir köyde kalan tek üretim birimidir ve yılın birkaç ayında tamamen turizme ayrılır. Zanaatçı ve teknikerlerin yardımıyla yünlerin “koyunların sırtlarında” seçilmesinden, makaslamaya, yıkamaya, taramaya, eğirmeye, dokumaya, örmeye, giysi imaline ve son olarak ürünlerin müşterilere satımına kadar bütün işleme sürecini içeren bilgiyi bir araya toplayabildik. Ürünlerimizi iplikhanede, marketlerde, sergilerde ve yazışmalar yoluyla satıyoruz. Çiftçilerin yün ya da tiftik ve angora liflerini, kendilerinin satabileceği, örülü ürünlere ya da materyallere dönüştürme [hizmeti] sunuyoruz. Ödeme olarak bu ürünlerin belirli bir yüzdesini alıkoyuyoruz. Ayrıca, koyun yetiştiren çiftçiler ve diğer küçük dokuma fabrikalarıyla ATELİER’i (Çalışma, İşbirliği, Yenilik ve Araştırma için Dokuma Derneği –The Textile Association for Study, Liaison, Innovation and Research) kurduk.  
    
Bizim dağlık alanlarımızdaki bir başka temel ekonomik aktivite ormancılıktır. Bu, ağaç dikiminden ormanların bakımı için ağaç kesimine, bıçkı evlerinden mobilya atölyelerinin kurulumuna bütün bir aktivite zincirini içermektedir. 1979 yılında orman yangınları, ormanların ihmal edilmesi ve artan işsizlik problemleri nedeniyle, hükümete sunduğumuz bir “Orman Programı (Forest Programme)” ürettik. Bu program çok ilgi çektiyse de pratiğe dökülmesi için çok az şey yapıldı.

“La Cabrery”- Luberon’da Bir Üzüm Bağı

Bu kooperatife henüz 1993 baharında başladık. Luberon, Limans ve Crau ortasındaki tepelik alanda yer alıyor. La Cabrery, dokuz hektarı üzüm bağı olan 25 hektara sahip. Her yıl yaklaşık 50.000 litre “Côtes du Luberon” şarabı üretebiliyoruz  -bu, bütün kooperatiflerimizin gereksinimlerini karşıladığı gibi, Avrupa’daki arkadaşlarımıza birkaç şişe satmaya da yeterli. Büyük bir meyve bahçesiyle bir hektar da yenilebilir üzüm dikmeyi planlıyoruz. Toprak zengin ve hasat boyunca bir çukur gölüne yetecek kadar  fazla su var.

Crau’daki “Mas de Granies”
    
Crau ovası, Güney Fransa’da Alpilles ve Camargue arasında bulunuyor. Crau’nun nemli alanı, çapraz sulama kanallarıyla sarılmıştır. Çiftliğimizi, İsviçre’deki bir bağış kampanyası sayesinde dört yıl önce satın aldık. 15 hektar otlak, 4 hektar bostan ve zeytin bahçesinden oluşmaktadır. Ayrıca 250  koyundan oluşan bir sürüye sahibiz.
    
Temel aktivite, açık alanlarda ya da plastik tünellerde yapılan organik sebze tarımıdır. Bölgenin ekolojik sistemini tehdit eden ve yaygın biçimde kullanılan yüksek kimyasal metotlara alternatifler geliştiren diğer çiftçilerle işbirliği içindeyiz. Ürünün bir kısmı pazarlarda satılmakta ya da düzenli müşterilere haftalık olarak gönderilmektedir. Ayrıca kalabalık kongre ve toplantı zamanlarında kendi ihtiyaçlarımızı gidermektedir. Avrupa Komisyonu (EC) kriterlerine uygun olarak küçük bir konserve yapımı birimi son zamanlarda kurulmuştur.
    
İyi sulama tesisleri sayesinde yazın kuru otlarımızı üç kez kesebiliyoruz. Sonbahar otlarını ise Alplerden dönüşleri sonrasında [yemeleri için] koyunlara bırakıyoruz.
    
[Crau’da] Ziyaretçi grupları olduğu kadar çırakları da barındırdığımız büyük ek binalar vardır.

Espezonnes ve Treynas

    
Çiftlikler deniz seviyesinin 1100 metre üzerinde, sert iklimiyle Ardêche’nin yüksek platosunda yer almaktadır. Bugün hemen hemen bütünüyle terkedilmiş olan Masif Central’in yoğun ağaçlarla kaplı yamaçları doğal kaynaklar bakımından zengindir ve binlerce yeni yerleşimciye geçim kaynağı olabilirler. Espezonnes ve Treynas’ın iki çiftliğinde geleneksel, yerel ve dayanıklı türlerden olan –Bizet ve Blanch de Lozêre- 400 koyundan yün ve et üretilmektedir. Ayrıca yaklaşık 20 sığır var. Nemli hava kaz, ördek ve domuzlar için oldukça uygundur. Uzun ve sert kışlar boyunca yünlerin bir kısmından yorgan yapılmaktadır.

Comedia Mundi – Bizim “Müzisyenlerimiz (Entertainer)”
    
Müzik grubumuzun on iki üyesi akla gelebilecek her enstrümanı çalmaktadır ve dünyanın dört bir yanından, popüler ve anti-faşist şarkılar kadar Orta ve Doğu Avrupa’nın çingene müziklerinde de uzmanlaşmışlardır.
    
Ayrıca birkaç kaset ve CD’de çıkardılar. Her şeyin ötesinde, her seferinde tan vaktine kadar süren festival ve danslarla bizi baştan çıkardıkları için her zaman bir özür aramaktadırlar. Müzik, enternasyonal bir dildir ve dayanıklı arkadaşlık bağlarının güçlendirilmesine çok büyük katkıda bulunabilir.[!]

Radyo Zinzine- Radyoda Bir İsyan
    
Radyo Zinzine, yerel radyoların “özgür” olmayı talep ettikleri bir zamanda doğdu. Mayıs 1981’de Cumhurbaşkanı Mitterrand’ın seçimi popüler anlatımın yeni bir çağını ortaya çıkardı. 3 Haziran’da Radyo Zinzine yayınlarına başlamıştı bile. Radyo Zinzine, ismini Provence’daki kooperatifimizin üstündeki tepenin isminden aldı. Bir yıl sonra günde 24 saat süren yayınlarımıza başladık. Bölgesel, ulusal ve uluslar arası haberler; sıklıkla acımasız ve ironik yorumlarla basın incelemeleri; dünyanın dört bir yanından müzik; edebiyat ve tarih programları; akla gelebilecek her konuda yuvarlak masa tartışmaları; bitmez tartışmalar:- canlı bir radyo için ihtiyaç duyulan her konuda yayınlar. [!]
    
Bugünün sorunlarına yönelik çözümlerin “yukarıdan” dağıtılamayacağının farkında olan özgür bir radyo, bölgesel  seviyede tartışmalar düzenleyebilir; yerel gerçekler, beceriler ve kaynaklara dayalı somut çözümler geliştirebilir. En popüler programlarımızdan biri kırsal yaşamın bütün yönlerini kapsamaktadır –bu program pek çok kasaba sakini tarafından da izlenilmekte, böylece kasaba ülke arasında bir köprü kurmaya yardım etmektedir.
    
Yüzlerce dinleyici aktif olarak programlarımıza katılmakta ya da haberler boyunca arayarak yorumlarını iletmektedirler. Dünyaya yayılmış bulunan arkadaşlarımız bize enformasyon göndermekte ve sıklıkla ülkelerindeki olaylarla ilgili olarak bizi bilgilendirmek için  doğrudan telefon etmektedirler.
    
Ayrıca elli kadar farklı yerel radyoda yayınlanan birkaç sürekli program yapıyoruz: Afrika, Latin Amerika, bilim ve  Avrupa kurumları hakkında; bir edebiyat magazin ve “Le Monde Diplomatique” ile aylık dosyalar. Radyo Zinzine, 1986 yılında, Avrupa Kamu Radyonları Federasyonu’nun (European Federation of Community Radios-FERL) kurucu üyelerinden biri oldu. Federasyon, ülke ve ticari sektör yanında üçüncü bir sektör olarak kamuyu desteklemeyi amaçlamaktadır ve Avrupa kurumları ile, özellikle Avrupa Komisyonu ile yakın işbirliği  geliştirmiştir. FERL, son zamanlarda Afrika ve Doğu Avrupa’da radyolar kurulmasına yardım etmektedir.

“Le Montois”: Jura’daki İsviçre Çiftliğimiz

1974’te, Longo Maï’nin yaratılmasından hemen sonra, Fransa İçişleri Bakanı, bir grup “istenmeyen yabancı”yı, kooperatifin sekiz ortak kurucusunu, sınır dışı etmeye karar verdi. Sonuçta, İsviçre’de 1200 metredeki bir platoda yeni bir çiftliğe, “Joli Mas”a, başlamaya karar verdik. Nihayet, 13 yıl sonra, kira sözleşmemizi bitirmeye karar vermiş olan mal sahibine karşı savaşımızı kaybettik. Yıllar boyunca, yalnızca yazlık sığır istasyonu olan bu yeri on yetişkinden oluşan bir grup için  yıl boyunca bir geçim kaynağına (ormancılık, bıçkıevi, sığırlar, koyunlar, el işleri) dönüştürmek için çok fazla zaman, enerji ve para yatırmıştık. Sonuçta, 1987 yılında ayrılmaya zorlandık. Ancak aynı Jura bölgesinde, Delêmont yakınlarında küçük, harap bir çiftlik olan “Le Montois”i bulmayı başardık. Le Montois, 11 hektarlık tepelik bir toprağa sahip. Çok kötü bir durumda olan evi bütünüyle yeniden inşa ettik. Buradaki aktivitelerimiz bir sebze bahçesi, sığırlar, koyunlar, kazlar ve arıları içeriyor. Burası ayrıca İsviçre’de Longo Maï’nin farklı ürünlerini sattığımız merkez haline geldi. Buranın Joli Mas’a göre bir avantajı Basle’ye bir saatlik sürüş mesafesinde olması ve kışın yolun karla kapanmayışıdır. Bu yüzden ofisdeki [Basle’de] işlerimizin pek çoğunu çiftliğe dağıttık. Diğer yandan “Le Montois” kısa sürede pek çok İsviçreli arkadaşımızı kabul ettiğimiz bir yer haline geldi. Ek olarak burası kuzeyden güneye, Provence’a doğru yolculuk yapmak isteyenlere mola yeri olarak  kullanılabiliyor. Dağ zirvesi Joli Mas’ı özlüyorsak da, Le Montois’in ulaşılabilirliği hakkında söylenebilecek daha çok şey var.

Balkanlar Geçidindeki Carinthia
    
Uzun zamandır Eisenkappel’deki kooperatifimiz Doğuya açılan bir kapı olarak düşünülür. Ancak 1989’da Demir Perde’nin yıkılışından sonra her şey değişti ve aktivitelerimiz Transcarpathia ve Doğu Avrupa’daki diğer bölgelere yayıldı. İsviçre’den Avusturya’yı bir koyun sürüsüyle aşarak 15 yıl önce Carinthia’ya ulaştığımızda  Sloven azınlığın, Almanca konuşan çoğunluk tarafından yıllardır ayrımcılığa uğradığı hassas bir bölgeye gelmiş olduğumuzu biliyorduk. Bir süre sonra iki dilli Alman/Sloven okullarını savunma  mücadelesine girmiştik. Kısır ve uzlaşmaz milliyetçilik döngüsünün farklı gelişim modelleriyle değil kültürler arası projeler yoluyla kırılabileceğini öğrenmiştik. Bizim çocuklarımızın gittiği küçük, iki dilli yerel okul bunun mükemmel bir örneğidir. Avrupa Konseyi ve [s.7] Klagenfurt Üniversitesi ile birlikte, gerilimli alanlarda kültürler arası pilot projeler uygulamayı amaçlayan  “güven inşa eden eylemler (confidence-building measures)” programının kuruluşuna katıldık.
    
Çiftlik, Doğu/Batı rotası üzerindeki genç insanlar ve turistlerden oluşan sayısız gruba olduğu kadar, on kooperatif üyesi ve onların yirmi çocuğuna sebze, et ve mandıra ürünleri sağlıyor. Sürü yaylacılığı her sonbaharda, kendi yaz otlaklarından Viyana yakınlarındaki kış otlaklarına, ürünlerimizi pek çok yerel markette satmamıza olanak veriyor. Bu ayrıca, bizim hakkımızda bilgi almak isteyenler için hareketli bir iletişim noktası sağlıyor.

Doğu Avrupa’daki Longo Maï

Her şey, 80’lerin başından beri tanıdığımız Paris’teki Sovyet gazeteci arkadaşlar sayesinde başladı. Onlardan biri, Sasha Sabov, ülkelerinin Batı’ya açılmasının avantajını kullanarak bizlerden bir grubu Kasım 1989’da Batı Ukrayna’daki memleketi Trasncarpathia’ya ziyarete götürdü. Sahsa uzun zamandır Longo Maï’nin fikirlerini, merkezi devlet “sosyalizmi” ve serbest piyasa kapitalizmine alternatif olarak Doğu’ya ihraç etmeyi hayal etmişti. Sonuç, bütün bir aktiviteler ve projeler dizisi oldu. 1990’dan beri her yıl Oujgorod(bölgenin başkenti) Üniversitesi’nden 20 kişilik bir öğrenci grubu, Fransızcalarını geliştirmek ve kooperatiflerimiz hakkında bilgi almak için iki aylığına Provence’a gelirler. Onların pek çoğu ülkelerinde birlikte çalışmaya karar verdiler ve “Juventus Europa” derneğini kurdular. Longo Maï’nin inşa takımının yardımıyla, bir kooperatife doğru ilk adımlar olan, Nijne Selitche köyünde bir toplantı ve tarım merkezi olan bir “Ortak Ev (Common House)” kurdular. Grup, Batı’yı ziyaret etmek ve eğitim almak isteyen ve hiçbir yabancı dil bilmeyen pek çok genç Ukrayna’lı için Oujgorod’da küçük bir dil okulu olan “LIK”i  de kurdular.
    
Transcarpathia Avrupa’nın tam kalbinde yer alır. Dört ülkeyle sınırı vardır ve onlarca etnik ve dilsel topluluğa ev sahipliği yapar.  Aktivitelerimizi ve değişimlerimizi yapılandırmak için [s.7]  pek çok arkadaşımızla birlikte, her iki yönde de sayısız temsilci organize eden Provence-Trascarpathia Arkadaşlık Derneğini (Provence-Trasncarpathia Friendship Association) yarattık. Benzer dernekler İsviçre ve Avusturya arasında da kuruldu. Pek çok aile ve grup, partner bölgelerdeki arkadaşlarının ülkelerinde keşiflerdeki bulunmak için Alp’leri bir yanından öte yanına geçtiler.
    
Gerçekte potansiyel çok büyük ve bizim olanaklarımızı aşıyor. Örneğin, Rusya ve eski Yugoslavya’nın farklı alanlarında Longo Maï benzeri kooperatifler kurulmasına yardım etmemiz için bize toprak önerildi. Bir gün, zamanı geldiğinde, bu teklifleri değerlendireceğiz ve kırsal kooperatiflerde uluslar arası ve multi-etnik uzlaşım merkezlerinin yaratılmasına katkıda bulunabileceğiz.

1973’den Bugüne Dayanışma Eylemleri
    
Kırsal kooperatiflerin kurulması, dünya olaylarının gidişatını yakından izlememizi asla engellemedi. Temiz hava, eleştiri yetimizi keskinleştirmiş bile olabilir. Dayanışma eylemleri, Longo Maï’nin ilk yirmi yıllık tarihi boyunca değişmez bir etmen olarak kaldı.

“Centrale”- Basle’deki Ofisimiz
    
Kooperatifçilerden dehşetli bürokratlar rolüne rotasyonun temsilcisi yaklaşık 10 “kurban”, sürekli  büyüyen kağıt dağı içinde, boş yere, yollarını bulmaya çalışıyorlar. Bütün Longo Maï kooperatiflerinin enformasyon, yönetim ve finansal merkezi olduklarını hayal ediyor görünüyorlar.
    
Gerçekte “Centrale” dış işlerimizi idare eden bir çeşit “elçilik”: çeşitli kampanyalarımızın koordinasyonu, gazetelerimizin yayımlanması, finansal destek talepleri (bazen sonuçları görmek zorunda bile kalıyoruz…[!])

Şili’den Mülteciler
    
1973’de, Provence’ın kurulmasından yalnızca birkaç ay sonra, Pinochet’nin darbesiyle Allende hükümetini yıktığında, İsviçre’de belediye ve (bir kilise veya papazın sorumlu olduğu)  bölgelerden  beş mültecinin kabul edilmesi, barınak ve iş sağlanmasını talep eden “Özgür Yerler (Free Places)” kampanyasını başlattık. Sığınak verilebilecek  olanların  merkezi hükümet tarafından belirlenmesi gerektiğini kabul etmeye hazır olmayan yerel meclis ve vatandaşlardan büyük çapta yanıt aldık. Bern’in [İsviçre’nin başkenti] isteğine karşın 2000 Pinochet aleyhtarı sonunda İsviçre’ye kabul edildi.

Kostarika’da Finca Sonador
    
Bu kooperatifi 1978 yılında, mültecilerin tarım kooperatiflerinde ihtiyaçlarını karşılamaları ve böylece kamplara düşüp hiçbir şey yapmaksızın dış yardımlara bağımlı kalmalarının önlenmesi için yarattık. Finca’ya gelen ilk mülteciler, Nikaragua’da Somozo diktatörlüğünden kaçanlardı. Temmuz 1979’da Somozo diktatörlüğünün yıkılışının ardından bu mülteciler evlerine geri döndüler. Bugün Finca’da, dörtte üçünü ölüm mangaları ve ordunun zulmü nedeniyle ülkelerinden kaçmak zorunda bırakılan Salvadorluların oluşturduğu 250 kişi yaşamaktadır. Bu mültecilerin büyük çoğunluğu Kostarika’ya 1980 ile 198[? okunmuyor bu rakam] tarihleri arasında geldiler.
    
Mülteciler kendilerini besleyebilecek, ürünlerinin bir kısmını yerel marketlerde satabilecek ve kahve ithal etmeye yetecek kadar ürün yetiştiriyorlar. Altyapı (elektrik sistemi, yollar vb. bağlar) yıllar içinde gittikçe gelişmektedir. Finca kendi okuluna sahiptir.
    
Kostarica’da çevresel yıkım felaket boyutlarına ulaşmıştır. Bu, her şeyden önce çok uluslu şirketlerce uygulanan yalnızca ananas tarımı ve dikkate değer seviyede çevresel bozulmaya neden olan yağmur ormanlarının kesimine bağlıdır. Bu durum, korunacak olan yaklaşık dört yüz hektarlık yağmur ormanı alanını ayırmamıza neden oldu. Bu alan, otoriteler ve üniversite çevreleriyle işbirliği içinde, bilimsel araştırmalar için de kullanılacak.

Mülteci ve Göçmenlerin  Korunması
    
Ekim 1982’de Longo Maï’nin inisiyatifiyle yaklaşık 60 küçük grup Basle’de buluşarak CEDRI’yi (Mülteci ve Göçmelerin Korunması için  Avrupa Komitesi -European Comittee for the Defence of Refugees and Immigrant) kurdu. Komitenin amacı, artık yalnızca extremist grupların çalışması olmayıp, aynı zamanda Devlet kurumlarınca da artan bir biçimde teşvik edilen büyüyen yabancı düşmanlığı ve ırkçılık kurbanlarıyla dayanışma kampanyalarını koordine etmektir.
    
CEDRI, 1980 darbesi sonrasında Türkiye’deki ordu diktatörlüğünden kaçan Türk ve Kürt mültecilerin kötü durumu üzerine odaklandı. CEDRI’nin çalışmaları son zamanlarda neredeyse tamamen Avrupa Sosyal Forumu’na entegre edilmiştir.

Avrupa Sosyal Forumu (European Civic Forum)
    
1989’dan beri, Doğu Avrupa’daki genellikle barışçı olan devrimler dayanışma ağımızı genişletmeye ve koordinasyon metotlarımızı yeniden düşünmeye zorladı bizi. Bugün, bir araya getirilmesi gereken bütün bir Avrupa’dır. Devlet başkanlarına ve hükümetlere güvenmek saflık olacaktır; çünkü bunlar yüzyıllardır bir halkı diğerine düşman eden ulusal egoizmin doğrudan mirasçılarıdır. Soğuk savaş on yılları derin bir güvensizlik duygusu yarattı. Sayısız eski yalanlar Avrupa insanlarını ayrılmaya zorladı ve bugün bile günlük beyin yıkama işlemi Doğu ve Batı arasında kurulacak gerçek bir yakınlaşmanın önlenmesine yardım ediyor.
    
Avrupa Sivil Forumu (ECF) Aralık 1989’da yaratıldı. Forumun temel amacı, sahte sosyalizm ve gerçek kapitalizmin ikili anlamsızlığına boyun eğmeyi her zaman reddetmiş olan eski politik blokların her bir “yüz karasını” bir araya getirmektir.
    
Forum, bunun dikkate değer bir ihtiyacı giderdiğinin kanıtı olan binlerce Doğu ve Batı Avrupalı tarafından desteklenmiştir. Biz yerel, bölgesel ve ulusal seviyelerde sağlam ama aynı zamanda esnek yapılar kurmaya çalışıyoruz.
    
Bugün Almanya, İsviçre, Avusturya, Belçika, Fransa, bütün eski Yugosylavya cumhuriyetleri, Rusya, …. ve Ukrayna’da ECF grupları bulunmaktadır. Avrupa’daki diğer ülkelerde ve “Üçüncü Dünya”da ECF ile sürekli iletişim halinde bulunan kimseler (correspondent) vardır.
    
Yaratıldığı günde bu yana ECF, Orta ve Doğu Avrupa’da bir dizi somut aktiviteler gerçekleştirmiştir. Bunlar arasında, eski Doğu Almanya(GDR)’daki LPG tarım kooperatifleriyle dayanışma kampanyaları, Berlin’in Humboldt Üniversitesi’nde akademik özgürlük savunması, Yugoslavya’da bağımsız medya ve anti-ulusal hareket savunması yer almaktadır. ECF ayrıca Rusya, Transcarpathia (Ukrayna) ve eski Doğu Almanya’da kırsal gelişim alanında bir dizi projeye katılmıştır. ECF, Ocak 1993’de Seelow’da (Brandenburg, eski Doğu Almanya) “Doğu Avrupa’da toprak ve kırsal gelişimin özelleştirilmesi (Denationalisation of land and rural development in Eastern Europe)” konusunda geniş bir sempozyum organize etmiştir. ECF, Mayıs 1993’te Cenevre’deki  Antenna International’den arkadaşlarımızla birlikte Moskova yakınlarında kırsal gelişim ve uyarlanmış teknolojilerin kullanımı konusunda bir konferans organize etmiştir.
    
ECF ayrıca, Transcarpathia’daki çiftliklerde dağıtılmak üzere tarım araç-gereçleri, birkaç ton tohum patates (seed potatoes) ve sebze tohumlarından oluşan binlerce aile paketi göndermiştir.

ECF- Eski Yugoslavya’daki Aktiviteler

Longo Maï, bugünkü kriz ve ülkenin dağılmasından çok önce Yugoslavya’da arkadaşlara sahipti. Mütevazı araçlarımızın izin verdiği oranda bütün cumhuriyetlerde sosyal eylemler, anti-savaş hareketleri ve bağımsız medyayla ilgilenen yurttaşlara destek olmak için her şeyi yapmamız yalnızca normaldi. Birkaç ECF delegesi ağ bağlantılarımızı geliştirmek için bölgedeydi.
    Bizim temel katkımız, eski Yugoslavya’daki anti-milliyetçi güçlerin buluşması ve birlikte projeler geliştirmesini olası kılmaktır.  

“Ortak Amaçlar”

Eski Yugoslavya ile Belediyeler Arası Dayanışma

Avrupa Sosyal Forumu’nun İsviçre’deki ilk toplantısı 7 Kasım Kasım 1992’de, belediye başkanı Jacques Stadelmann’ın inisiyatifiyle Delêmont’ta gerçekleşti. Belçikalı “Causes Communes” (?) kampanyası temsilcileri kendi aktivitelerini sundular: bütün eski Yugoslavya cumhuriyetlerindeki mültecilere yardım etmek, Belçika’da mültecilerin kabul edilmesi, eski Yugoslavya’daki anti-milliyetçi muhalefetin desteklenmesi. İsviçre belediyelerinin temsilcileri derhal benzer bir kampanya başlatmaya karar verdiler. O günden bu yana 100’ün üzerinde İsviçre kent ve köyü “Causes Communes-Suisse”ye katıldılar ve birkaç temsilcisi ve yardım konvoyları eski Yugoslavya’nın farklı bölgelerine gittiler. Bu yolla, multi-etnik toplulukların sürdürülmesi için çalışan ve savaş bölgelerinden kaçanlara sığınak vermiş olan belediyelerle kalıcı ilişkiler kurulabilir. Ayrıca, bağımsız barış ve medya gruplarına da destek verilebilir. ECF  koordinasyon ve sekreterlik çalışmasına yardım ederek ve sıklıkla temsilcilere eşlik ederek “Causes Communes” ile güçlü bağlarını sürdürecektir.

AIM- Milliyetçi Propagandaya Karşı Olmak

ECF, eski Yugoslavya’dan bağımsız bir gazeteciler ağının, AIM’in, yaratılmasını destekledi. Bu ağın amacı, cumhuriyetler arasında enformasyon değişimi ve dışarıdaki medyaya objektif haber sağlamaktır. Ayrıca AIM, Serbo-Croat’ta, eski Yugoslav toplulukların ya da çok sayıda mültecinin yaşadığı Avrupa’nın pek çok bölgesinde yerel radyo istasyonlarınca yayımlanan düzenli bir radyo programı olan “Bura”yı üretmektedir.

Archipelago

İlk olarak ECF, farklı aktiviteleri hakkında bilgi veren düzenli bir bülteni İngilizce, Fransızca ve Almanca olarak yayımladı. Ekim 1993’de, Avrupa boyunca bireyci  piyasa ekonomisi konsumerizmi(consumerism) karşıtı adalar ve pratik alternatifler geliştirmek için çalışanlar arasındaki bağları güçlendirmeyi amaçlayan yeni bir yayın olan “Archipel”in ilk sayısı Ekim 1993’te Fransızca ve Almaca olarak yayımlandı.

Olası en kısa zamanda “Archipelago”yu İngilizce olarak da yayınlamak istiyoruz- ancak İngilizce çeviri takımımız çok küçük; bu yüzden yardımlarınız her zaman içtenlikle karşılanacaktır!

2005 Birkan Beggi – Ekoloji Kolektifi  
LONGO MAI’DEN HABERLER- B.P.42, 04300 Forcalquier, France- Güz 1993  

Ekoloji Kolektifi tarafından yayına hazırlanan KIRDA YOKSULLUK VE DİRENİŞ adlı kitapta yayınlanmıştır. 

http://www.ekolojistler.org/longo-mai-den-haberler-cev.-ekoloji-kolektifi.htm

l

November 25, 2009 Posted by | ekokoy - permakultur, kooperatifler vb modeller, ozyonetim, sistem karsitligi | Leave a comment

Doğal Tarımın Dört İlkesi – Masanobu Fukuoka

052-080-01
http://yabanil.net/?tag=masanobu-fukuoka

Doğal Tarımın Dört İlkesi
24 Mayıs, 2007
Masanobu Fukuoka

Bu tarlalarda gezerken dikkatle bakın. Pervane böcekleri ve güveler telâş içinde uçuşurlar. Balarıları çiçekten çiçeğe konarlar. Yaprakları aralarsanız gölgenin serinliğinde oynaşan böcekler, örümcekler, kurbağalar, kertenkeleler ve diğer küçük hayvanlar görürsünüz. Köstebekler ve yer solucanları toprağı kazarlar.

Bu dengeli bir pirinç tarlası ekosistemi. Böcek ve bitki toplulukları burada düzenli bir ilişki sürdürüyorlar. Bir bitki hastalığının bütün tarlayı kaplamasına karşın mahsûlün hiç etkilenmediğini görmek alışılmadık bir şey değil.

Ve şimdi, bir an için komşunun tarlasına bakın. Yabanî otlar, herbisit[1] kullanılarak ve toprağın sürülmesi yoluyla tamamen temizlenmiş. Toprakta yaşayan hayvanlar ve böcekler ilaçlar sayesinde yok edilmiş. Kimyasal gübre kullanılarak toprağın organik maddeleri ve mikroorganizmaları tümüyle yakılmış. Yazın tarlalarda çalışan çiftçilerin gaz maskeleri ve lastik eldivenler giydiklerini görebilirsiniz. 1500 yıldır sürekli olarak tarım yapılan bu pirinç tarlaları, tek bir kuşağın sömürücü tarım uygulamaları nedeniyle heba olmuştur.

Dört İlke

Birincisi TOPRAĞI İŞLEMEMEKTİR, yani toprağı sürerek ya da belleyerek altını üstüne getirmemektir. Yüzlerce yıldır, çiftçiler toprağı sürmenin ürün yetiştirmek için gerekli olduğunu varsaydılar. Ama toprağın sürülmemesi doğal tarım için esastır. Toprağın sürülmesi bitki köklerinin yayılması ve mikro organizmaların, küçük hayvanların ve yer solucanlarının aktiviteleri gibi doğal yollardan kendi kendine gerçekleşir.

İkincisi SUNÎ (KİMYASAL) GÜBRE YA DA HAZIRLANMIŞ KOMPOST KULLANMAMAKTIR.[2] İnsanlar doğanın işine karışınca, ne kadar uğraşırlarsa uğraşsınlar, açılan yaraları kapatamazlar. Pervasız tarım uygulamaları toprağın ihtiyaç duyduğu besinleri yok eder ve bunun sonucunda toprak yıldan yıla zayıflar. Eğer toprak kendi haline bırakılırsa, düzenli bitki ve hayvan yaşamı döngüsüne bağlı kalarak doğal yoldan verimliliğini korur.

Üçüncüsü TOPRAĞI SÜRME YA DA HERBİSİT KULLANMA YOLUYLA YABANÎ OTLARI TEMİZLEMEMEKTİR. Yabanî otlar, toprak verimliliğini oluşturmakta ve canlı topluluğunun dengesini sağlamakta üzerlerine düşen rolü oynarlar. Temel bir ilke olarak yabanî otlar yok edilmemeli, denetim altında tutulmalıdır. Sap malçı, mahsûllerin arasına ekilmiş beyaz yoncadan oluşan bir zemin örtüsü ve geçici olarak su basmak (göllemek) benim tarlalarımda etkin bir yabanî ot denetimi sağlıyor.

Dördüncüsü KİMYASALLARA BAĞLI KALMAMAKTIR.[3] Toprağın sürülmesi ve sunî gübre kullanılması gibi doğal olmayan uygulamaların sonucunda zayıf bitkiler ortaya çıktığından beri, hastalık ve böcek dengesizliği tarımın büyük sorunlarından biri haline geldi. Doğa, kendi haline bırakıldığında, kusursuz bir denge içindedir. Zararlı böcekler ve bitkiler her zaman vardır, ama sayıları doğada, zehirli kimyasalların kullanılmasını gerektirecek miktarda artmaz. Hastalık ve böcek denetimine karşı duyarlı bir yaklaşım, sağlıklı bir çerçevede dayanıklı ürünler yetiştirmektir.

Toprağın Sürülmesi

Toprak sürüldüğü zaman doğal ortam tanınmayacak şekilde değişir. Bu gibi girişimlerin geri tepmesi, kuşaklar boyunca çiftçinin kâbus görmesine neden olmuştur. Örneğin, doğal bir alan sürüldüğü zaman yengeç çayırı (digitaria), çatalotu, labada ve kuzukulağı gibi çok güçlü otlar bitki örtüsünü egemenlikleri altına alırlar. Bu otlar kök saldıkları zaman, çiftçi her yıl yabanî otları ayıklamak gibi neredeyse imkânsız bir işle baş başa kalır. Büyük sıklıkla, tarla terk edilir.

Bu gibi sorunlarla uğraşmakta tek duyarlı yaklaşım, en başta durumu yaratan doğal olmayan uygulamalardan vazgeçmektir. Çiftçi, aynı zamanda, neden olduğu hasarı onarma sorumluluğu taşır. Toprağı sürmekten vazgeçilmelidir. İnsan yapımı kimyasal maddeler ve makineler kullanarak yok etmeye yönelik bir savaş sürdürmek yerine, sapları yaymak ve yonca ekmek ibi yumuşak yöntemler kullanılırsa, çevre doğal dengesine geri döner ve sorun çıkaran yabanî otlar bile deneyim altına alınabilir.

Suni Gübre

Toprak verimliliği uzmanlarıyla sözleşirken hep şu soruyu sormamla tanınırım: “Eğer bir tarlayı kendi haline bırakırsanız verimliliği artar mı, yoksa azalır mı?” Genellikle biraz sustuktan sonra şuna benzer bir yanıt verirler: “Evet, bir bakalım… Azalır. Hayır, hatırlarsak, bir pirinç tarlasına uzun süre hiç sunî gübre verilmediğinde, alınan ürün dönüm başına 240 kg seviyesinde sabitlenir. Toprak ne güçlenir ne de zayıflar.”

Bu uzmanlar sürülmüş ve göllenmiş bir tarladan söz ediyorlar. Eğer doğa kendi haline bırakılırsa verimlilik artar. Bitki ve hayvanların organik atıkları yüzeydeki bakteri ve mantarlar tarafından çürütülür. Yağmur suyunun hareketiyle, besinler toprağın derinliklerine taşınarak mikroorganizmalara, yer solucanlarına ve diğer küçük hayvanlara yiyecek olur. Bitki kökleri, en alt toprak kademesine uzanarak besinleri tekrar yüzeye taşırlar.

Toprağın doğal verimliliği hakkında bir fikir sahibi olmak istiyorsanız, bir ara dağlara doğru yürüyüşe çıkın ve sunî gübre olmadan ve toprak sürülmeden büyüyen dev ağaçlara bir bakın. Doğanın verimliliği hayal gücümüzün ulaşabileceklerinin ötesindedir.

Doğal orman örtüsünün kesin ve birkaç kuşak boyunca Japon kızılçamı ve sedir ağaçları dikin. Toprak zayıflar ve erozyona açık hale gelir. Diğer yandan, toprağı zayıf, kırmızı killi bir yapıda olan çıplak bir dağ alın ve çam ya da sedir ağacıyla birlikte zemin örtüsü olarak yonca ve çevrince ekin. Yeşil gübre[4] toprağı zenginleştirdiği ve yumuşattığı için, ağaçların altında yabanî otlar ve çalılar yetişir ve zengin bir yeniden gelişme döngüsü başlar. Bazı durumlarda toprağın en üstteki 10 santimlik kısmı on yıldan kısa bir sürede zenginleşir.

Tarım mahsûlleri yetiştirilmesinde de hazırlanmış gübre kullanımı terk edilebilir. Çoğu durumda, kalıcı bir yeşil gübre örtüsü ile tüm sap ve kabukların tarlaya verilmesi yeterli olacaktır. Sapın çürümesini kolaylaştıracak hayvan gübresi sağlamak için ördekleri tarlaya salardım. Eğer yavru ördekler, fideler henüz gençken tarlaya salınırlarsa, pirinçle birlikte büyürler. On ördek, bir dönüm için gerekli tüm gübreyi sağlar ve aynı zamanda yabanî otları kontrol altında tutar.

Bunu, sonradan yapılan bir otoyol yüzünden ördeklerin yolu geçerek tarlalara gidip sonra da kümese geri dönmeleri imkânsız hale gelinceye kadar yaptım. Şimdi sapların çürümesini kolaylaştırmak için az miktarda tavuk gübresi kullanıyorum. Diğer bölgelerde, ördek ve otlayan diğer küçük hayvanların kolayca kullanılmaları hâlâ mümkün.

Çok fazla gübre kullanmak da sorunlara yol açabilir. Bir keresinde, pirinç dikiminin hemen ardından, 5 dönüm yeni ekilmiş pirinç tarlasını bir yıllığına kiraladım. Tarlalardaki büyün suyu boşalttım ve kimyasal gübre kullanmadan, yalnızca az miktarda tavuk gübresi kullanarak devam ettim. Tarlaların dördündeki mahsûl normal şekilde gelişti ama beşincide, ne yaparsam yapayım, pirinç bitkileri çok kalın çıktılar ve samyelinin neden olduğu yaprak yanıklığı hastalığının saldırısına uğradılar. Tarlanın sahibine bunu sorduğumda, bana tavuk gübresini kış boyunca o tarlaya döktüğünü söyledi.

Sap, yeşil gübre ve biraz kümes hayvanı gübresi kullanarak, hiç kompost ya da ticarî gübre kullanmadan da yüksek verim alınabilir. Onlarca yıldır arkama yaslanıp doğanın toprağı havalandırma ve gübreleme yöntemini gözlemliyorum. Ve izlerken de, dünyanın kendi verimliliğinin hediyeleri olarak gayet bereketli sebze, narenciye, pirinç ve kış tahılı mahsûlleri alıyorum.

Yabanî Otlarla Başa Çıkmak

Yabanî otlarla uğraşırken akılda tutulması gereken bazı temel noktalar şunlardır:

Toprağın sürülmesine son verildiği zaman yabanî otların sayısı ciddi ölçüde azalır. Aynı zamanda, belli bir alandaki yabanî ot türleri de değişir.

Eğer tohumlar, önceki ekin hâlâ tarladayken serpilirse, yabanî otlardan daha önce filizlenir. Kış yabanî otları, ancak pirinç hasadından sonra filizlenirler, ama o zamana kadar kış mahsûlü hemen sonra filizlenir, ama pirinç halihazırda güçlü bir şekilde büyümektedir. Tohumlamayı ürünler arasında zaman boşluğu bırakmayacak şekilde zamanlamak, ekine yabanî otlar karşısında büyük bir avantaj sağlar.

Hasadın hemen ardından büyün tarla sapla örtülürse, yabanî otların filizlenmeleri yarıda kesilir. Aynı zamanda ekinle birlikte beyaz yonca ekmek de yabanî otları kontrol altında tutar.

Yabanî otlarla mücadele etmek için genellikle kullanılan yöntem toprağı sürmektir. Ama toprak sürüldüğü zaman, derinlerde yatan ve başka türlü gelişme şansları olmayan tohumlar, toprağın yüzeyine çıkarak orada filizlenme şansını yakalarlar. Bundan da öte, bu koşullarda çabuk-filizlenen, hızlı-büyüyen türlere avantaj sağlanmış olur. Bu nedenle, denilebilir ki yabanî otları kontrol altında tutmak için toprağı süren çiftçi, biraz da gerçek anlamda, kendi talihsizliğinin tohumlarını atmaktadır.

“Zararlıların” Kontrolü

Hâlâ bazı insanlar var ki, kimyasal kullanmazsa meyve ağaçlarının ve tarladaki ekininin gözleri önünde solacağına inanıyor. İşin gerçeği şu ki, insanlar kimyasalları kullanmak suretiyle, istemeden de olsa, bu temelsiz korkularını gerçeğe dönüştürebilecek koşulları hazırladılar.

Geçtiğimiz günlerde, Japon kızılçamları bir çam kabuğu biti salgınından ağır zarara uğradı. Şimdi ormancılar helikopterler kullanarak havadan ilaç püskürtme yoluyla bunu durdurmaya çalışıyorlar. Bunun kısa vadede etkili olacağını inkâr etmiyorum, ama biliyorum ki, bunun başka bir yolu olmalı.

Son araştırmalara göre, bit yanıkları doğrudan istilâlar değildirler ve aracı ipliksolucanlarının hareketlerini izlerler. İpliksolucanları ağaç gövdesinin içinde ürer, su ve besin taşınmasını engeller ve sonunda çamın kuruyup ölmesine yol açarlar. Temeldeki neden, şüphesiz, henüz açıkça anlaşılamamıştır.

İpliksolucanları ağaç gövdesinin içindeki bir mantarla beslenirler. Neden bu mantar ağacın içinde böylesine çoğalarak yayılmaya başladı? Mantar çoğalmaya başladığında ipliksolucanları orada mıydı? Yoksa ipliksolucanları, mantar zaten orada olduğu için mi ortaya çıktı? Sonunda, kimin önce geldiği sorusuna varıyoruz: Mantar mı yoksa ipliksolucanı mı?

Daha da ötesi, hakkında çok az şey bilinen ve mantara eşlik eden bir başka mikrop ve mantar için zehirli olan bir de virüs var. Her yönden müdahale üstüne müdahale gelse de söylenebilecek bir tek şey var, alışılmadık sayılarda çam ağacı hızla kuruyor.

İnsanlar çam bitinin gerçek nedenini bilemezler, uyguladıkları “çözümün” nihaî sonuçlarını bilemedikleri gibi. Eğer bu durumla bilgisizce uğraşılırsa bu ancak bir sonraki büyük felaketin tohumlarını atar. Hayır, kimyasal ilaç püskürtmeyle bitten gelen zararın azaldığını bildiğim için sevinemem. Tarımsal kimyasallar kullanmak bunun gibi sorunları çözmek için en uygunsuz yoldur ve bunun yapacağı tek şey gelecekte daha büyük sorunlara yol açmaktır.

Doğal tarımın bu dört ilkesi (toprağı sürmemek, sunî gübre ve hazırlanmış kompost kullanmamak, yabanî otları toprağa sürerek ya da herbisitlerle yok etmemek, ve kiyasallara bağlı kalmamak) doğal düzene uyar ve doğanın zenginliğinin tazelenmesine yol açar. Bütün çabam bu düşünce çizgisinde oldu. Benim sebze, tahıl ve narenciye yetiştirme yöntemimin özü budur.

***
1 Yabani otları öldürmek için kullanılan kimyasal maddelerin ortak adı.
2 Gübre olarak Bay Fukuoka beyaz yoncalardan oluşan bir emin örtüsü kullanır, dövülmüş sapları tarlaya geri verir ve az miktarda kümes gübresi ekler.
3 Bay Fukuoka hiçbir kimyasal madde kullanmadan mahsûllerini yetiştirir. Bazı meyve ağaçlarına böceklerin tırmanmasını engellemek için makine yağı çözeltisi kullanır. Kalıcı ya da geniş spektrumlu zehirler kullanmadığı gibi bir ilaçlama “programı” da yoktur.
4 Yonca, burçak ve çevrine gibi toprağı tavına getiren ve besleyen zemin örtüsü bitkileri.

October 14, 2009 Posted by | anti-endustriyalizm, antropoloji, arkeoloji, ekokoy - permakultur, ekoloji, kir yasami, tarim gida GDO, Uncategorized | 1 Comment

EKOKÖY YAŞAMININ 15 TEMEL UNSURU

600px-The_Feeling_Thinking_1

EKOKÖY YAŞAMI

1. EKOLOJİK UNSURLAR
1.1. Sürdürülebilir tarım, Ekoköy Tasarımı
1.2. Kırsallık, Biyolojik Çeşitlilik, Dünyanın İyileştirilmesi
1.3. Yerel Organik Gıda Üretimi ve Dağıtımı
1.4. Ekolojik Yapılar, Yenilenebilir Enerji, Yerel Suların Korunumu
1.5. Yeşil İş Hayatı, Yaşam Döngüleri Analizi

2. SOSYAL, EKONOMİK UNSURLAR
2.1. Eğitim ve İletişim, Yaşamak ve Öğrenmek
2.2. Sağlıklı Yaşam Tarzı, Koruyucu Sağlık, Tamamlayıcı
İlaçlar
2.3. Toplum Yapılanması, Karar Alma, Çatışma Yönetimi
2.4. Çağdaşlaştırılmış Refah Düzeni
2.5. Çocukların ve Yetişkinlerin Bakımı, Engellilerin Entegrasyonu
2.6. Yerelleştirilmiş Ekonomi, Bütünleyici Para Birimi

3. KÜLTÜREL, RUHSAL UNSURLAR
3.1. Yaratıcılık, Kişiliğin Açığa Çıkarılması
3.2. Ruhsallık, İlahiyat, Doğa ile Bütünleşmek
3.3. Hayatı Kutlamak, Kültürleri Onurlandırmak, Doğal Döngüler
3.4. Doğa Yasaları, Bilim ve Felsefe
3.5. Yerelleştirme, Biyolojik Alanlar, Küreselleşmeye Karşı Direnç

EKOKÖY NEDİR?

Ekoköy bir yaşam biçimi oluşturur. Ekoköy kavramı; evrendeki her şeyin, yaratılmış tüm birimlerin birbirleri ile etkileşim içinde olduğunu, düşüncelerimizle ve davranışlarımızla çevremize etkide bulunduğumuzu temel alan derin bir anlayış üzerine kurulmuştur.

Ekoköyler; kendi içlerinde ahenk içinde yaşarken, yaşadığımız dünya ile ve evrendeki canlı/cansız tüm oluşumlar ile de uyum içinde sürdürülebilir bir yaşam biçimi oluşturmaya öncülük eden insan topluluklarıdır. Destekleyici sosyal-kültürel bir çevre oluşturmayı amaç edinmişlerdir. Yeni bir sosyal yapı olarak ekoköyler, günümüzün ikilemi olan kentselleştirilmiş kırsal yaşamın çok ötesine geçer. 21. yüzyıldaki insan yerleşiminin planlanabilmesi, yeniden organize edilebilmesi ve geniş çaplı olarak uygulanabilecek yeni bir model yaratılmasını teşkil eder.
Günümüzün parçalanmaya devam eden sosyokültürel yapılarının geriye döndürülmesi ve çevresel yıkıcı girişimlere maruz kalmış olan gezegenimizin iyileştirilmesi ihtiyacı; ekoköylerin ve bir amaç etrafında bir araya gelmiş toplulukların oluşmasını motive etmiştir. Ekoköy kavramının altında bir kişinin kendi hayatının sorumluluğunu üstlenmesi ana fikri yatar. Bir gelecek yaratmak; organize canavarlar tarafından hükmedilen ‘Mekanik’ dünyanın tüketilmiş enerjilerine karşıt olarak, birey için ve doğa için sürekli üreten ve sonsuza kadar sürdürülebilir bir gelecek yaratmak. Çocuklarımıza miras bırakabileceğimiz, onların çocuklarına da devir edebilecekleri, dengeli ve sağlıklı bireyler olarak yetişecekleri bir gelecek yaratmak.
Ekoköy bir yaşam biçimi oluşturur. Ekoköy kavramı; evrendeki her şeyin, yaratılmış tüm birimlerin birbirleri ile etkileşim içinde olduğunu, düşüncelerimizle ve davranışlarımızla çevremize etkide bulunduğumuzu temel alan derin bir anlayış üzerine kurulmuştur. Bu felsefeye dayanarak, ekoköyler aşağıdaki üç ana unsur üzerine inşa edilirler;

• EKOLOJİ
• SOSYAL TOPLUM
• KÜLTÜR ve RUHSALLIK

Günümüzde çok sayıda ve farklı yapılarda ekoköyler bulunmaktadır. Her biri kendi gelişim seviyelerine ulaşarak kendi öncülerinin yaratıcılıklarını ve ilhamlarını sergilemektedirler. Yirmi yıldır varlıklarını sürdüren bazı ekoköylerde sürdürülebilir yaşam çok güzel bir şekilde deneyimlenirken bir çok yeni oluşum da ortaya çıkmaktadır. Geçmişteki bir çok ekoköy marjinal ve idealist yerleşimler olarak görülmekteydi. Bizler artık yavaş yavaş, ekoköy prensiplerinin uyarlandığı, yaşam tarzlarının ve beklentilerinin akışına göre biçimlendirilmiş, değişik özgeçmişlere sahip, değişik meslek gruplarından ve yaşlardan insanların birlikte yaşadığı, ortak paylaşımlı veya özel mülkiyetli, kiralık veya satılık evlerin, içlerinde ortak kullanım alanlarını veya özel bahçeleri barındıran yeni bir ekoköy ekolü macerasına tanıklık etmekteyiz. Bu ekoköyler; sosyal kompozisyondaki ve insanların kişisel odaklanmalarındaki, diğer yandan da onların topluluğa katılım derecelerindeki farklılaşmalara izin vererek ekoköy akımının gidişatını bizlere yansıtırlar.
Aşağıdaki bölümde ekoköylerin üç ana unsuru üzerinde durulacaktır. Bu unsurlar aynı zamanda, aile yaşantımız, komşuluk ilişkilerimiz veya değişik organizasyonlar gibi farklı yaşam biçimlerinin daha fazla sürdürülebilir olarak inşa edilmesine de yardımcı olabilirler.

EKOKÖYLERİN EKOLOJİK BOYUTU
Ekoköylerin ekolojik boyutu esas olarak toprak, su, rüzgar, bitkiler ve hayvanlar gibi insanların yaşadıkları dünya ile bağlantıları üzerinde durur. Enerji Korunumu ve atık geri dönüşümünden başlayıp, çevreye karşı daha duyarlı, daha az etkileyici bir yaşama adanmaya, köy tabanlı enerji sistemleri entegrasyonuna, su şartlandırma bitkilerine, dünyanın restorasyonuna, sürdürülebilir tarıma ve ekolojik binalara kadar uzanan bir vizyonu açıkça ifade eder.
Ekolojinin anlamı;
• Mümkün olduğunca ekoköy topluluğunun biyolojik alanları içerisinde organik gıdaların yetiştirilmesi,
• Doğal ve yerel malzemelerin kullanıldığı, yerel mimari geleneklerinin uygulandığı yaşam alanları yaratmak,
• Köysel tabanlı yenilenebilir entegre enerji sistemleri kullanmak,
• Ekolojik iş dünyası prensipleri (yerel yeşil iş),
• Ekoköylerde kullanılan ürünlerin yaşam döngülerine sosyal / ruhsal ve ekolojik bakış açısı ile yaklaşarak değer vermek.
• Elverişli enerji ve atık yönetimi uygulayarak suyun, havanın ve toprağın temiz kalmasını sağlamak
• Biyolojik çeşitliliği korumak ve teşvik etmek, kırsal alanları korumak

EKOKÖYLERİN SOSYAL BOYUTU
Ekoköylerin sosyal yönü; insanların birlikte daha fazla zaman geçirme arzusunu, bireylerin hem kişisel olarak hem de grubun bir parçası olarak gelişimlerini destekleyen bir ortam yaratılmasını kapsar. Ekoköyler herkesin kendini yetkilendirilmiş hissedebileceği kadar küçük bir ortamdır. Batı dünyasında, endüstriyel meselelerin, aşırı haberleşme ve devasa politik planların sağır eden gürültüleri arasında bireyin sesi genellikle duyulamaz. Bir ekoköyde bu ses son derece güçlü ve nettir. İnsanlar, kendi yaşamlarını ve şeffaf bir şekilde izleyebildiği toplumunu etkileyecek tüm kararlara katılabilirler. Ekoköyler çocuklar için, bahçecilik ve inşaat gibi günlük uğraşlara dahil olabilecekleri sevgi dolu bir ortam sağlar. Böylece çocuklar kendilerine değişik yetiler kazandıran tecrübeler edinirler. Toplumun sorumluluk sahibi bir üyesi olarak hareket etmek kendilerinin bütün içindeki konumlarını hatırlamalarını sağlar. Genellikle ekoköyler insanların kişisel özgürlükleri ile başkalarına karşı sorumlulukları arasında bir denge oluşturmalarını teşvik eder. Özgür ve amaca yönelik oluşumları yaratabilmeyi, kendi ihtiyaçları ile olduğu kadar yaşadıkları toplumun ihtiyaçları ile de buluşabilmeyi öğrenmelerine imkan tanır.
Toplumun anlamı;
• Diğer insanların farkında olmak ve onlarla ilişki içinde olmak
• Ortak kaynakları paylaşmak ve karşılıklı yardımlaşmak
• Doğru kararlar almayı ve çatışmaları çözmeyi öğrenmek
• Ruhsal ve koruyucu sağlık uygulamalarına önem vermek
• Topluluğun tüm üyelerine anlamlı işler ve tatmin sağlamak
• Çocuklara, yetişkinlere ve marjinal gruplara bütünleşik bir yaşam sağlanmasına izin vermek
• Ömür boyu sürecek bir eğitimin gelişimine yardımcı olmak
• Farklılıklara saygı göstererek birliği, bütünlüğü yüreklendirmek
• Kültürlerin ifade edilmesini teşvik etmek
• Yeşil ekonomiyi uygulamak

Ekonomik Sonuçlar
Bir ekoköyün ekonomik kurgusu, finansal ihtiyaçları azaltarak yaşam standardında bir kayma yaratacak sosyal ve aile hayatını destekleyici bir yapı oluşturacak şekilde tasarlanır. Birey, daha az kazanmak pahasına da olsa işini evine yakınlaştırarak ulaşım zamanını kısaltır ve dışarıda harcanan iş saatleri azaltılır. Böylece sosyal hayatla ve aile ile ilgilenebilecek zamanın çoğalmasına ve yerel işlerin kurulabilmesine imkan yaratılır. Bu kurgu genellikle gönüllü olarak basitleştirilmiş bir hayat biçimine uyum sağlamaya, iş hayatı ile özel hayatın bütünleştirilmesine ve topluluk içinde gelir getirici işlerin yaratılmasına yol açar. Yerel gıda ve enerji üretimi sayesinde elde edilmeye başlayan kendine yetebilme, topluluk içindeki güçlü iletişim ile birleştiği zaman bireylerin ve grupların güvence duygularını arttırır, ekonomi anlayışlarını değiştirebilme cesareti getirir. Bir çok durumda alternatif ekonomik sistemlerin yaratılması ekoköyün küresel sistemden daha bağımsız ve daha dayanıklı hale gelmesini sağlar. Alternatif ekonomiler genellikle hediye verme ve değiş tokuş prensiplerine dayanır. Bu nedenle sosyal parametrelerle ve değerlerle orantılıdır.
Ekonomik prensipler ekoköyleri aşağıdaki şekilde destekler;
• Tamamlayıcı para birimleri (LETS sistemleri, arkadaşça jestler, ekoköy para birimi)
• Alternatif bankalar
• Gönüllü olarak basitleştirilmiş yaşantı
• Yerel gelir kaynakları üretici aktiviteler ( danışmanlık, yeşil işler)
• Yaygınlaştırılmış günlük ekonomi (ortak kullanılan yemekler, hizmetler)

EKOKÖYLERİN KÜLTÜREL/RUHSAL BOYUTU
Kültürel ve ruhani prensipleri bir araya getirdiğimizde, bir çok manevi amaçlı ekoköyün günlük hayatında dünyadaki geleneksel kültürlerin yeniden canlandırıldığı görülür. Dünyamız ile ve onun üzerindeki tüm oluşumlar ile ahenk içinde yaşadığımız yaşam biçimine geri döndürülüşümüz yankılanır. Ekoköyler doğal dünya ile bir olma duygusunu vücuda getirir. Bizleri, insan yaşamının ve dünyanın sonsuz evrenin bir parçası olduğunu hatırlamamıza teşvik eder. Bazı ekoköyler açıkça tanımlanmış bir ruhani yol seçerken çoğu da böyle bir ruhani yol benimsemezler. Bununla birlikte, doğal döngüleri anlamaya çalışmak, dünya üzerindeki yaşantılara saygı göstermek ve bu sayede insanlığın doğa ve evren ile bağlılığını anlatan yeni kültürel ifadeler yaratmak mümkün olabilir.
Kültür ve ruhsallık;
• Törenler ve kutlamalar yoluyla doğal döngüler ile bütünleşmemizi ve onlardan haz alma duygumuzu geliştirmemizi sağlar. (Hasat festivalleri, maypole, midsummer vb.)
• Evrenle olan ilişkimizi ve birliğin ifadesi olarak sanatı ve yaratıcılığı vurgular.
• Küresel var oluşa ruhani bakışımızın ifadesidir.
• Bir çok açıdan ruhsallık ifadesine saygı gösterir.
• Değişik kültürlerin ifade edilmesine saygı gösterir.
• Ruhsal pratikleri bir araya getirmeye ve bireysel gelişime yardım eder.

Geleneksel Köyler: Kuzey yarıküresindeki ekoköyler genellikle, seçtikleri ana unsurları esas alarak, eskiyi yeniden inşa etmek için uğraşırlar. Güney kürede nüfusun yüzde 50 ile 75 ‘i hala köylerde yaşamakta ve kendi kendilerine yetecek şekilde tarımla uğraşmaktadırlar. Çiftçiler her geçen çok kültürlülükten, tek kültürlülüğe geçişe zorlanmaktadırlar.
Ekoköy kavramı, güney yarıkürede, kültür göçü ve tek kültürlülük sağlar. Sri Lanka, Hindistan, Senegal’de olduğu gibi, ekoköy ağları ve hükümetler; ekoköy prensiplerini yapısal köy gelenekleri ile birleştirerek, insanların temel ihtiyaçlarını karşılayacak, aynı zamanda da daha çağdaş ihtiyaçlara ve pazar taleplerine cevap verebilecek, köy temelli sürdürülebilir bir gelişimi başarmaya çalışıyorlar.

EKOKÖY TASARIM MODELLERİ

Bir önceki bölümde tanımlanan üç ana unsurun hangilerine daha çok odaklanacağımıza bağlı olarak çok değişik yapılarda ekoköyler tasarlanabilir. Diğer bir deyişle, bir ekoköy inşa edilirken yukarıdaki üç ana unsurdan hangileri insanları daha fazla motive ediyorsa ekoköy tasarımı o yönde şekillenecektir.

Ekolojik Odaklı Ekoköyler:
Çevreyi daha az etkileyen ve genellikle dünyanın iyileştirilmesine önem veren parametreler esas alınarak tasarıma başlanır. Peyzaj üzerinde çalışılarak, sürdürülebilir tarım analizleri yapılarak geleceğin doğayla uyumlu köy modelini oluşturmaya önem verilir. Sürdürülebilir tarım tasarımı yapılırken, güneşin ve rüzgar gücünün açığa çıkarılması, yağmurun biriktirilmesi ve kullanılması, biriktirilmiş su kapasitesi gibi unsurlar üzerinde durulur. Evlerin yerleşimi, mimarisi bu unsurlar ve diğer ekolojik prensipler göz önüne alınarak kararlaştırılır.Gıda üretimi faaliyetleri, enerji üretimi, suyun şartlandırılması, atık yönetimi, yeşil işler ve inşaat süreçleri de bu konular esas alınarak kararlaştırılır.
Crystal Waters, (Avustralya) sürdürülebilir tarıma dayalı ekolojik köylere örnek gösterilebilir. Bu köy geniş çaplı olarak çevreyi korumak ve iyileştirmek esas alınarak kurulmuştur. Kuzey Amerika’daki bir çok köy projeleri de temel prensip olarak sürdürülebilir tarımı esas almıştır. Hertha Munksogaard gibi bazı köyler ise sürdürülebilir tarım ilkeleri ile sosyal ve ruhsal unsurları bir araya getirerek harmanlamışlardır.
Her bir proje tasarlanmadan önce hatırlanması gereken en önemli şey projenin önceliklerini açık ve net olarak tanımlamaktır.

Sosyal Odaklı Ekoköyler:

Ortak kullanım alanlarını merkezlerine yerleştirmiş konut kooperatifleridir. Yaşam alanları birbirine yakın ve bir cadde üzerinde ya da ortak kullanım alanlarının etrafında yerleştirilmiştir. Genellikle evler kümeler halinde bölümlendirilmiş ve her bir küme arasında daha fazla etkileşim ve sosyalleşme hedeflenmiştir. Arabalar için ekoköyün girişinde ortak park yeri tahsis edilmiştir. Evler genellikle bir veya iki kattan daha yüksek değildir. Sosyal odaklı ekoköyler genellikle diğer kavramlar da içine alacak şekilde ama benzer prensipler üzerine inşa edilmektedirler.
Danimarka’daki Hertha, Steiner felsefesinden esin almış, köyün tasarımı yetişkinlerin özürlü gençlerle bütünleşebileceği bir sosyal yapıda kurulmuştur. Tiyatro, toplantı salonları gibi sosyal alanlar ve evler gençlerin yaşadığı yurtların etrafına yerleştirilmiştir. Hertha’da bir biyodinamik çiftlik, bir fırın, bir gümüş atölyesi ve bir Steiner araştırma laboratuarı bulunmaktadır. Hertha aynı zamanda Danimarka Ekoloji Derneğinin de Liasion Ofisidir. Burası bir sosyal yapının köy üzerine olan etkisine ve yaşayanlarına gelir üretmek için oluşturulmuş oldukça iyi çalışan bir ekonomik kurguya örnek gösterilebilir. Bununla beraber Almanya’daki Zegg köyü sosyal deneyimleri ile meşhurdur. Zegg kadınları toplumdaki kadın yaşantısının ruhunu araştımaktadırlar. Bu köy aynı zamanda toplumdaki çocuk yaşantısına da odaklanmıştır. Kardeş köyleri Tamera (Portekiz), sağlık temasına ve barış süreçlerine odaklanmıştır.

Kültürel Odaklı Ekoköyler:
Huehuecoyotl, Mexico’da olduğu gibi köyün merkezine bir tiyatro veya dans, müzik ya da mevsimsel kutlamaları gerçekleştirebilecekleri bir salon inşa etmeyi tercih edebilirler. Güne yarıküredeki geleneksel ekoköylerde, genellikle merkezi bir toplantı alanı mevcuttur. Yetişkinlerin gençlere nasihatlar verdiği, nesilden nesile devam eden hikayelerin anlatıldığı, kutlamaların yapıldığı bir ağaç, bir anıt ya da bir kutlama salonu olabilir. Geleneksel İskandinav köylerinde bir havuzun ya da su kuyusunun yanında, bir kilise, bir toplantı salonu ve bir karşılama alanı bulunur.

Ruhani Odaklı Ekoköyler:
Auroville’de olduğu gibi, köyün merkezinde, her bireyin rahatlıkla ulaşabileceği bir meditasyon salonu bulunabilir. İngiltere’de Peter Dawkins, çeşitli sosyal alanların çakralar yapısında bir peyzaja uygun olarak yerleştirilmesini, yapıların ruhsal ve doğal yasalara bağlı olarak inşa edilmesini öngörmüştü. Yeraltı tapınağı olan Damanhur, üç enerji hattının birbirleri ile kesiştiği çok özel bir dağda yerleştirilmiş, böylece tüm dünya ile daha iyi bir iletişim içinde olacağı düşünülmüştür. Maharishi gibi bazı ruhani gruplar köylerini bir Mandala şeklinde inşa etmeyi düşünmüşlerdir. Bir çok köyün inşasında Vastu Sastra (Hint mimarisi) gelenekleri, Feng Shui veya diğer benzer sistemler göz önünde bulundurulmuştur.

Hangi unsurlara odaklanılırsa odaklanılsın, bir ekoköy kurmaya başlarken doğrular veya yanlışlar yoktur. Bu giriş bölümü sizlere neyin önemli olduğunu düşünmenize yardımcı olabilmek içindir ve dikkatli bir tasarım yapmak uzun vadede sağlıklı gelişim için çok önemlidir. Bir çok köy tasarlanırken bilinen yapılar, planlar, gelişim stratejileri örnek alınmıştır. Bir çok durumda, fikirler ile gerçekler arasındaki farklılıklar orijinal planların gerçekleşmesini zorlaştırmıştır. Bununla birlikte en önemli şey başkalarının deneyimlerinden yararlanmak ve mümkün olduğu kadar fazla akışkan bir süreç yaratabilmektir. Günümüzde sürdürülebilir yaşam kurabilme süreci ile ilgili verimli bir zemin mevcuttur. Eskiden ekoköy kavramı mutlu bir azınlık için marjinal bir hayal olmaktayken, günümüzde ivme kazanmış, dünya çapında çok sayıda insan tarafından benimsenmiştir. Ekoköy ekolünü geliştiriyor, modern ihtiyaçları ve yaşam biçimlerini kaynaştırabilecek, tüm yaşamdaki var oluşumuzu yansıtabilecek, sürdürülebilir bir topuluk modeli yaratıyoruz. Bu her bir parçanın bütünü yansıttığı holografik dünya görüşünün ifadesidir. Böylelikle, ekoköyün mikrokozmik yapısı, makrokozmik dünyayı insanlığın temel ihtiyaçları ve var oluşun yasaları doğrultusunda yeniden şekillenmeye zorluyor.

EKOKÖYLERİN EKOLOJİK BOYUTLARI

1.PERMACULTURE (SÜRDÜRÜLEBİLİR TARIM)

Sürdürülebilir tarım, her geçen gün artan bir şekilde, ekoköylerin, kooperatiflerin, komşulukların ve diğer toplulukların tasarımında temel unsur olarak kullanılmaktadır.
Bill Mollison, sürdürülebilir tarımın babası, bu kavramı şu şekilde tanımlıyor; tarımsal üretkenliği olan, çeşitliliği, kararlılığı ve esnekliği barındıran doğal ekosistemler tasarlanmasının ve bakımının bilinçli olarak planlanmasıdır. Yerküresinin ve insanların ahenk içinde bütünleştirileceği, gıdalarının, enerjilerinin, barınaklarının, maddi ve manevi diğer ihtiyaçlarının karşılanabileceği sürdürülebilir bir yöntemdir. Sürdürülebilir tarım olmadan kararlı bir sosyal düzen sağlamak mümkün değildir. Var oluşumuzun ve çocuklarımızın sorumluluğunu üstlenme kararı, değerlerimiz ve etiklerimiz anlamında son derece faydalı bir tasarımdır.

Permaculture (Sürdürülebilir Tarım) Felsefesi ve Uygulamaları

Jan Martin Bang, İsrail’de, Yeşil Kibbutizm kavramını geliştirdi. Halen Norveç’de Camphill Community’de yaşamaktadır. Kendisi Rolf Jacobsen ve bir mimar ile ekolojik bina tasarımı için Bridge uilding Okulunu kurmuştur.
Permaculture (Sürdürülebilir Tarım) kavramı, Tazmanya’da 1970’lerde, Avustralya’nın küçük yerleşimlerine yardımcı olabilmek için icat edilmişti. O günden bu yana Davis’deki köy evleri, California ve Crystal Waters projelerinde kullanılan dünya çapında bir tasarım modeli haline gelmiştir. 1990’ların başlarında, Ekoköylerin planlanmasında kullanılmaya yeterli hale gelmişti.
Permaculture sürdürülebilir insan yerleşimlerinin tasarımı ile ilgilidir. Yaşam alanının, bölgesel iklim, bitkiler, hayvanlar, toprak, su yönetimi ve insan ihtiyaçları ile bütünleştirilebilmesi konusunda felsefi ve uygulamalı bir yaklaşım getiren hayli karmaşık yapıda ve yüksek verimlilikte bir sistemdir. Permaculture, çevremiz hakkında, kullandığımız kaynaklar hakkında, ve ihtiyaçlarımızı nasıl karşılayacağımız hakkında dikkatlice düşünmek anlamına gelir. Sadece bugünü yaşamak için değil geleceğimizi de korumak için sistemler yaratmayı amaçlar. Permaculture, doğru değerler üzerinde inşa edilmiş doğru bir tasarımdır. Binaların, çiftliklerin, bahçelerin, köylerin planlanması ve iş dünyasında, eğitimsel, endüstriyel, organizasyonel ve sosal tasarımlar için dünya çapında kullanılmaktadır.
Planlama yapılırken, öncelikle kendi içinde SEKTÖR’lere ayrılmış sonra da tekrar VEKTÖR’lere ayrılmış BÖLGE’ler teorisi kullanılır. BÖLGE’leme temel olarak en yoğun olarak kullanılan faaliyetleri evlere en yakın yerlere ve en az kullanılanları ise evlere en uzak alanlara yerleştirmeyi hedefler.
Rosemary Morrow’daki bölge yapısı:

BÖLGE-1: Evler ve gıda bahçeleri
BÖLGE-2: Kapalı sosyal alanlar ve meyve bahçeleri
BÖLGE-3: Daha büyük açık alanlar ve ortak bahçeler
BÖLGE-4: Yedekler, yakıt ormanları, rüzgar siperleri vb.
BÖLGE-5: Yabani hayat koridorları, doğal bitki korunakları

SEKTÖR’ler bu BÖLGE’lerin yöreye özel parçalarıdır. (Örneğin güneşin kuzey yarıküresinde genellikle güneyden geliyor olması, rüzgarın geliş yönü, yangın riskine karşı oluşturulan alanlar)
VEKTÖR’ler, bölgedeki dereler, mevcut ya da planlanan yollar, yabani hayat koridorları, tepeler gibi SEKTÖR’lerin dinamik alt bileşenleridir.
Topluluğun ortak idelojisi öncelikle fiziksel yerleşimi tayin etmelidir. İsrail’deki Clil’de bulunan Green Kibutz ekolojik köyünün plalanması aşağıda açıklanmaktadır.
Clil, 25 yıl önce kurulmuş, 170 kişinin yaşadığı küçük bir köydür. Gandhi pasifizmi, organik gıda üretimi, bağımsızlık, ruhsallık ve kendi kendine yetebilme unsurlarından esinlenmiştir. Clil yaşayanları İsrail’deki yaygın topluluk modelini kullanmak istemediler ve kendilerine has başarılı bir model geliştirdiler. Bugün, aileler kendi kullanım alanlarını inşa etmek ve bakımını yapmak ile sorumlular. Topluluk ortak kullanım yollarına, çocuk bahçesine, yeni katılımcılar ve köyün gelişimi gibi konularda ortak kararların alınmasına odaklanıyor. Bu örnekte, Permaculture-BÖLGE kavramı sadece konut bazında uygulanmakta, konutların yerleşimi büyük ölçüde arazinin elverişliliği göz önüne alınarak tasarlanmaktadır. Clil, yaşayanlarının çoğunun itirazlarının kısıtlı kalması yüzünden köy bir bütün olarak ele alınıp genel bir planlama yapılmış, BÖLGE kümeleri olarak da düşünülebilir.
Kibbutz sisteminde topluluğu bir bütün olarak ele alarak planlama yapmak en önemli ilkedir. Bu sistemde birim olarak aile daha az önem taşımaktadır. Çocuklar ailelerinden bağımsız olarak yaşarlar ve eğitim görürler, çoğunlukla yemekler birlikte yenir. Kibbutz’da yaşayan bireylerin kendilerine ait bahçeleri sadece birkaç metrekareden ibaret olduğu için Permaculture-BÖLGE kavramının tek tek evlere uygulanması pek uygun olamamaktadır. Bu nedenle BÖLGE kavramının topluluğu bir bütün halinde düşünerek uygulanması daha uygun olur. Fazlasıyla radikal bir başlama noktası olmasına ve günümüzdeki değişimin ailelerin özerkleşmesi yönündeki gidişine rağmen, büyük bir aile birliği gibi düşünebileceğimiz Kibbutz topluluklarına ve getirdikleri BÖLGE uygulamasına saygı göstermeliyiz.
BÖLGE teorisinde olduğu gibi fiziksel yerleşimi planlamaya başlarken öncelikle hem bireysel olarak hem de topluluk olarak ideallerimizi, amaçlarımızı ve sosyal parametrelerimizi açıkça tanımlamalıyız. Bu tanım arazi üzerindeki yapımızı da yansıtacaktır.

Ekoköy Tasarımı için Permaculture (Sürdürülebilir Tarım)

http://www.imeceevi.org/index.php?option=com_content&task=view&id=138&Itemid=76

October 14, 2009 Posted by | ekokoy - permakultur, ekotopya heterotopya utopyalar, kir yasami | 7 Comments

Saman balyasindan ev yapimi – Hazırlayan: lynx lynx

http://yabanil.net/?p=635#more-635
http://www.mmf.gazi.edu.tr/journal/2000/87_104.pdf
http://www.outdoororacle.com/kronoloji/haber/dogal-malzemelerle-yaratici-fikirler.html
http://www.strawbale.com/strawbale-faqs
http://naturalhomes.org/
http://www.balewatch.com/

Doğal Bir Yapı Malzemesi: Saman Balyası

26 Nisan, 2009
Yaşam biçimimizle var olan malum ideolojinin gerektirdiği biçimde, yaşam alanlarımız sürekli değişiyor. Bu değişimlerle beraber bizler de çevremizle olan ilişkimizi sürdürecek şekilde hizaya getiriliyoruz. Bunun en çarpıcı örneklerinin yaşandığı kentlerde metro duraklarının büyük alışveriş merkezlerine olan yakınlığı, artan tüketim alanlarının yanında kamusal açık alan kaybı, dev otobanlarla donatılan adacıklar ve yollarla parçalanan mahalle kültürleri, bizler üzerine biçilen bir tasarıyla paralel değişimler olarak tanımlanabilir.

Dünyamızın yok olma eşiğine sürüklendiği şu zamanlarda, bunu engellemenin yaşam biçimlerimizin değişimi ile mümkün olabileceğine dair fikirlerin dikkate alması gereken konuların başında kuşkusuz “yaşam alanlarımızın yeniden gözden geçirilmesini ve dönüşümü” geliyor.

Konuyla ilgili kendimize öncelikle şu soruyu sorabiliriz:

“Çevremize verdiğimiz zararı ve bağımlılıklarımızı en aza indirgeyerek nasıl sürdürülebilir yaşam alanları yaratabiliriz?“

Bu soruya arayacağımız cevap; geleneksel-yerel mimari, peyzaj mimarisi, sürdürülebilir mimari, doğal yapılar, permakültür gibi bir çok alanı içine dahil eden bir araştırma süreci içeriyor.

Bu araştırma sürecine, barınma ihtiyacını karşılayabilecek harika bir yapı malzemesi ile başlamak istiyorum:

Saman Balyası
Çimento ve tuğla ilk bakışta vazgeçilmez iki yapı malzemesi gibi gelebilir. Fakat çevreye zarar vermeyen yapılardan söz edeceksek eğer, öncelikle üretim sürecinde yüksek enerji gerektiren, geri dönüşümsüz, çevreye zarar veren yapı malzemelerinin yerine ne tür doğal malzemeler kullanabileceğimiz konusunda bilgi sahibi olmamız gerekiyor.

Buna bulunduğumuz coğrafyada kolaylıkla bulunabilen saman balyasını tanımakla başlayalım…

Tarihi

Aslında samanın yapı malzemesi olarak kullanılması çok eskilere dayanıyor. Erihada bulunan M.Ö. 8300′e tarihlenen yerleşimin tuğla kalıntılarında saman örneklerine rastlanmış. Fakat kimi antropologlar samanın 40 000 yıldan beri yapı malzemesi olarak kullanıldığını iddia ediyorlar.

Saman balyasının yapı malzemesi olarak kullanımı ise, paketleme makinesinin bulunmasıyla 1890 yıllarında Nebraska‘da beyaz göçmenlerin malzeme siparişleri gelene kadar geçici olarak inşa ettikleri yığma saman balyası evlere dayanır. Yığma sisteme Nebraska stili denmesinin sebebi de budur. Bugün hala Nebraska’da saman balyasıyla konutlar, kiliseler, çiftlik evleri, okullar, ofisler inşa edilmektedir.

Dünyada saman balyası

Günümüzde, dünyanın dört bir yanında kırsal çevrelerde saman balyasına olan ilgi, hem ekonomik hem de ekolojik sebeblerden ötürü hızla artıyor. Firmalar arasında, ısı ve ses yalıtımını çok iyi sağladığı ve ucuz bir malzeme olduğu için kullanımı hızla yaygınlaşıyor ve müşterinin ihtiyaçlarını karşılayabilecek bir konforu da sağlayabiliyorlar. Ayrıca dünyanın bir çok yerinde ekolojik yaşamı benimsemiş bir çok köy ya da topluluk, barınma ihtiyaçlarını bu malzeme ile kolaylıkla giderebiliyor. Duvarlar kolaylıkla onarılabiliyor. Hiç bir alet gerektirmeden, ustası olmayan biri tarafından bile kolaylıklıka inşa edilebilmesinin yanında esnekliğinden ötürü yaratıcılığa da teşvik ediyor.

Oldukça eğlenceli bir uğraş olan saman balyasından ev yapımı hakkında yurt dışında her yaştan insanın katıldığı onlarca atölye açılıyor. Saman balyasından evlerle ilgili çeşitli topluluklar kurulup, tanıtımı ve yaygınlaşması için çaba gösteriliyor. Şu adreste saman balyasından evlerin ülkelere göre ayrılmış listesini görebilirsiniz.

Konuyla ilgili bir çok kitap mevcut. NaturalHomes ve GreenHomeBuilding sitelerinin derlemiş oldukları konuyla ilgili kitapları inceleyebilirsiniz. Ne yazık ki bu konuyla ilgili dilimize çevrilmiş bir kitap bulunmuyor.

Türkiyede ise saman balyasının yapı malzemesi olarak kullanımına dair girişim yok denecek kadar az. Türkiye gibi bir coğrafya için oldukça şaşırtıcı bir durum. Betonlaşma, kırsal alanın hem ekonomik hem de ekolojik açıdan giderek yoksullaşmasına neden olurken, Anadolunun bir çok bölgesinde fazlasıyla ulaşılabilir olan bu malzemeye karşı ilgisizliğimiz bir şekilde sürüyor.

Yine de, kırsal çevre için umut verici olan bu malzeme ile ilgili çalışmalar ve uygulanmış örnekler ülkemizde nihayet son 10 yılda görülmeye başlandı. 90′lı yılların sonuna doğru Türkiyenin bilinen ilk deneysel ekolojik yerleşimi olan, fakat bir süre sonra dağılan “Hocamköy” projesinde saman balyasından evler yapılmıştı. Bu deneyim ile ilgili şurada detaylı bir makale var. 2006 yılında ise Buğday Derneği, Beykoz Cumhuriyet Köyünde, “saman balyasından ev” atölye çalışması ve seminerleri düzenledi. Gönüllü 20 kişinin katılımıyla bir ev inşa ettiler. Rastladığım son örnek de İmece evi‘nin “saman evi”. Evin fotoğraflarını ve ekolojikev ile yapmış oldukları söyleşiye şuradan ulaşabilirsiniz.

Türkiyede saman balyasına ilişkin deneyimler ne yazık ki bunlarla sınırlı. Ama yine de yeşil düşüncenin henüz yaygınlaşmaya başladığı şu dönemlerde bu malzemenin gerektiği ilgiye kavuşacağına şüphem yok.

Artıları eksileri

Peki yapılarda saman balyası kullanımının artıları eksileri nelerdir? bunlardan söz etmek istiyorum.

+ Harika bir yalıtım malzemesidir.
Saman, diğer yalıtım malzemelerine oranla 3 kat daha iyi yalıtım sağlayabiliyor. Isıtma ve soğutma maliyetinde %75′ oranında tasarruf edilebiliyor . Ayrıca ses yalıtımını da çok iyi sağlayan bir malzeme. Şuradan yalıtımla ilgili detaylı verilere ulaşabilirsiniz.

+ Çevreye zarar vermez.
Çimento, tuğla gibi malzemelerin üretimi ve nakliyatı yüksek enerjiye ihtiyaç duyar. Fakat saman, güneş enerjisi ile oluşan, her yıl elde edilebilen sürdürülebilir bir malzemedir. Tahıl üretimi yapılan her yerden kolaylıkla temin edilebilir, balyalanması için düşük enerjiye ihtiyaç duyar. Çevreye karşı hiç bir zararı yoktur, yapılar yıkıldığında toprağa karışır. Hatta kompost olarak kullanılabilir. Üstelik saman balyasının yapı malzemesi olarak değerlendirilmesi, gereksiz görülen samanların yakılmasıyla oluşan gaz salınımını hafifletir.

+ Sağlıklı bir malzemedir.
Doğal bir malzeme olduğundan zehirli maddeler içermez. Ayrıca saman balyası evler nefes alabilen yapılardır. İçerideki hava kalitesi bu yüzden daha yüksek olur.

+ Ekonomiktir.
Saman balyası ile yapılan evlerin maliyeti çok düşüktür. Isı izolasyonu sağladığı için, uzun vadede ısınma maliyetini de düşürür. İmece evi balyaların 1YTL’ye bile bulunabileceğinden söz ediyor.

+ Hem kolay hem de eğlencelidir.
Saman balyası ile yapı inşa etmek için usta olmanıza gerek yoktur. Esnekliği ve kolaylığı, çevremizi kendi ihtiyaçlarımıza göre tasarlama imkanı verir. Yapı süreci, el becerimize ve yaratıcılığımıza hitap eden ayrıntılar içerir.

Eksiler ise şunlar:

– İyi sıvanmadığında sudan etkilenme riski var.
Saman balyası sudan etkilenebilen bir malzemedir. Yapıda kullanılacak malzemenin sudan korunması gerekir. Fakat yapının çatı sistemi ve sıvası iyi ise sudan asla etkilenmez. Su konusu ile ilgili şurada detaylı bir makale var.

Sorular

Bunlar dışında strawbale.com konuyla ilgili sıkça sorulan soruları listelemiş. Benim gözüme çarpan başlıklar yangın riski ve böcek sorunu.

Bir telefon defterini yakamayacağımız gibi sıkıştırılmış samanın da alev alması zor olduğu ve yangına karşı direnci olduğu söyleniyor. Böcek konusu ise aslında sıvama ile alakalı. Doğru yapıldığı takdirde böceklerin evinizi yeme riski yok. Sıvada kerpiç kullanılacaksa karışıma böcek kovucu etkisi olan bitkiler karıştırılarak evler böceklerden korunabiliyor.

Yapı teknikleri
Saman balyası ile çok farklı yapılar inşa edilebilir fakat, Saman balyasının taşıyıcı ya da duvar görevi görmesi bakımından iki farklı kategoride incelenebilir.

Yığma sistemi

Temel oluşturulduktan sonra balyaların üst üste konmasıyla duvarlar oluşturulur. Bunlar daha sonra gergi telleriyle ya da diğer yöntemlerle sıkıştırılıp çatının yükü gelmeden önce sağlamlaştırılır. Bu sistem daha ekonomiktir. Ancak pencere açıklıkları çok geniş olmamalıdır ve ikiden fazla kat tavsiye edilmez.

Karkas sistemi
Karkas sistemde ise saman balyaları taşıyıcı olarak değil sadece duvar malzemesi olarak kullanılır. Önce taşıyıcılar, yani ahşap, taş, tuğla gibi malzemelerle karkas yapılır; daha sonra saman balyasıyla duvarlar doldurulur. Burada dikkat edilecek hususlar detaylardır. Pencerelerde, kapılarda ve birleşim yerlerinde delik olmaması gerekir. Malzeme ve işçiliğin artmasından dolayı daha pahalıdır ancak yüksek binalar yapılabilir ve geniş açıklıklar geçilebilir.

Uygulanmış güzel bir örnek

Yukarıdaki ev ile daha fazla detaya simondale.net adresinden ulaşabilirsiniz. Ayrıca NaturalHomes adlı sitenin hazırladığı harita ile dünyada uygulanmış diğer örneklere göz atabilirsiniz.

İnceleyeceğim bir sonraki yapı malzemesi, saman balyasıyla birlikte harika bir uyuma sahip olan kerpiç olacak…

October 13, 2009 Posted by | bu topraklar, ekokoy - permakultur, kir yasami | Leave a comment

Göğü Delen Adam – Erich Scheurmann

papa68_2
Papalagi denince beyazlar ya da yabancılar anlaşılır. Ama sözcüğü sözcüğüne çevrilirse göğü delen anlamına gelir.
Samoa‘ya ilk misyoner bir yelkenliyle gelmişti. Yerliler bu beyaz yelkenliyi ufukta bir delik olarak gördüler, beyaz adamın içinden çıkıp kendilerine geldiği bir delik. O, göğü delip geçmişti.

Yüzyılımızın başlarında yayımlanan Göğü Delen Adam bugün artık bir yeşil klasiği olarak okunurken, başlığının kaynaklandığı şiirsel metafor, bir de düz anlam içermeye başlıyor; çünkü Papalagi sonunda göğü gerçekten delmeyi başardı, ‘ozon deliğinin’ içinden ne tür bir yelkenlinin çıkageleceğiniyse zaman gösterecek. (arka kapak)

Kültürümüzün aşağılayıcı gözlerle baktığı, gelişmemiş, sayı saymayı, okumayı bilmeyen, vahşi yaratıklar olarak düşündüğü bu insanların gözünden uygarlığımız eleştiriliyor. Ayrıca, iki farklı bakış açısından, algılayış biçiminden hangisinin bizi yokoluşa sürüklediğini ayırt edebilmemizi sağlıyor. Bakış açınızı genişletmeniz açısından okunması-okutulması gereken kitaplardan….
*Göğü delen adam’ın giriş kısmını bu sayfadan okuyabilirsiniz.

27892_2
Kitabı tamamlayan, aynı yazar tarafından yazılmış bir kitap daha var: Göğü delen adam samoayı anlatıyor. Göğü Delen Adam’da Avustralyalı yerli şef Tuiavii’nin gözünden sanayi uygarlığı eleştiriliyordu. Sanayi uygarlığının doğayı katlettiği, insanları geleceksiz bıraktığı anlatılıyor; bu uygarlığın ürünü olan insanların gündelik hayatlarındaki açmazlara dikkat çekiliyordu. Bu kitapta ise şef Tuiavii’nin ülkesi Samoa ve Samoalının hayatı anlatılıyor. Samoalı, ahlaki ve toplumsal özelliklerin doğal olarak saptandığı anlamlı bir yaşamın içine doğar. Var oluşundan sevinç duymak için gereken özgürlüğe ve rahatlığa sahiptir. Samoalı mala, mülke çok az önem verir. Her şey herkesindir anlayışıyla hareket eder. İhtirastan yoksundur. Vermeyi ve almayı sever. Paylaşma sevincini gerçekten yaşar. Şenlik ve dans her zaman çalışmaktan önce gelir ve kimse gerekenden daha çok çalışmaya istekli değildir. Avrupalının ona yeni ihtiyaçlar edindirme çabası pek başarılı olmamıştır, ama utanmayı Avrupalıdan öğrenmiştir…Samoalı yaşar gibi yapmaz, yaşar… (arka kapak)

http://yabanil.net/?p=106

October 13, 2009 Posted by | ekokoy - permakultur, ekotopya heterotopya utopyalar, kir yasami, ozyonetim, yerli - yerel halklar | 2 Comments

   

%d bloggers like this: