ecotopianetwork

Gıda Ormanı Bahçesi Oluşturmak / Yenebilir Orman Bahçeleri: Maceraya Davet

Gıda Ormanı Bahçesi Oluşturmak – Larry Santoyo

Çeviren: Ayda Sevin Küyel

Bereketli bir orman sistemi oluşturmak için, bitki ve hayvanları işlevsel açıdan ahenkli bir etki yaratan “birlikler” [guilds] halinde bir araya getiririz. Ahenkli etkilerle kasıt, iki ya da daha fazla öğeyi bir araya getirdiğimizde, bunların tek başlarına veremeyecekleri, daha fazla üretim, daha az haşere ve yırtıcı hayvan sorunu, ya da toprak verimliliği gibi sonuçlar doğuran etkilerdir. Bir birlikteki her bir bitkinin ve hayvanın ayrı bir işlevi vardır.

Bir birlikteki ana öğe, besleyici madde görevi gören gübre, toprak yapımı veya haşere denetimi işlevlerinden en azından birini yerine getiren bitki(ler) ve hayvan(lar) tarafından desteklenecektir. Birliğe katılacak  öğelerin seçimi, doğada zaten işbirliği içinde olan bitki ve hayvanlar gözlemlenerek, daha sonra ise bunlar üzerinde deneme ve yanılma yöntemi uygulanarak yapılır.

Gıda Ormanını Tasarlamak

Tasarlanması planlanan ormanlık alanın bitişiğindeki (benzeri bir cepheye ve konuma sahip olan) yaban hayatta süregiden doğal ortaklıkları gözlemlemek ve kataloglamak, herhangi bir arazi için seçilecek bitki ve hayvan ortaklıklarını belirlemekte izlenecek en iyi yoldur. Birlik ortaklığı denemelerine –1) Aynı öğelerin kullanılması (cins ve türler); 2) daha üretken veya yenebilir türlerin başka bir türün yerine kullanılması (aynı cinsten olup, tür bakımından seçkin olan ve/veya kültür bitkisi bulunan); 3) aynı aileden olan cins ve türlerin birbirlerinin yerine kullanılması; 4) aile, cins ve türlerin, her bir öğenin doğal işlevlerini temel almak yoluyla birbirlerinin yerine kullanılması (dikkatli gözlem ve araştırma gerektirir) ya da 5) bu stratejilerin hepsinin birleştirilmesi suretiyle– bahsi geçen doğal ortaklıklar ve durumların yeniden oluşturulması veya taklit edilmesiyle başlanabilir.

Gıda Ormanı Denemeleri

Doğal bir ortaklık şunlardan oluşabilir: köknar ağaçlarının oluşturduğu yüksek bir gölgelik [kanopi]; bunun altında akçaağaç, mürver ağacı ve taş armudunun oluşturduğu orta yükseklikteki gölgelik ve de alt bitki örtüsü ya da toprak örtüsü olarak da, bektaşi üzümü, inci çiçeği, ağı otu, nane ve menekşeler. Bu bölgeye daha yakından bakıldığında çeşitli böcek türleri ve mantarlar da görülecektir. Zaman içinde tek tük av kuşları yiyecek aramak için buraya gelecek, toprağa fosfat ve azot bırakacaktır. Geyikler de burada otlayacak ve gübre bırakacaktır. Yağmacı çakallar, rakunlar ve kokarcalar tarafından bırakılan balık ve küçük hayvan leşlerini de burada bulmak mümkün olacaktır.

Yukarıda anlatılan bu doğal örneğin içerdiği birbirleriyle eşgüdümlü öğeleri yeniden yaratarak, hasat edilmeye ve insani gıdalara daha uygun, hayli verimli yeni bir sistem kurmaya başlayabiliriz.

Akçaağaç (Kızılağaç), azot tutma özelliği olan ve her yıl yapraklarını döken bir ağaçtır. Büyük miktarda biyokütle üretir ve körpe ağaçların yetişmesini sağlar. Aynı işlevi görecek başka bir ağaç (bezelye çalısı ya da iğde türleri) ise daha az yayılmacı olabilir, yeni gıda ormanına daha çok fayda sağlayabilir, daha az suya ihtiyaç duyabilir ve de arılar ile kümes hayvanlarına nefis yem bitkileri sunabilir.

Taş armudu (Amelanchier alnifolia), taze ya da kurutulmuş olarak, ayrıca pastırma yapımında kullanılan yerli bir bitkidir. Taş armudunun seçkin türleri (“Pembina”, “Smoky” ya da “Northline”) diğer yerli türlere oranla daha çok meyve verir ve üzerinde daha az asalak yaşar. Taş armudu, gülgiller ailesinden elma ve armuda benzer yumuşak çekirdekli bir meyve üretir. Dolayısıyla elma ve armut ağaçları ortaklığa eklenebilir veya başka ağaçların yerine kullanılabilir. Taş armudunun anaç gövdesine elma türleri aşılama deneyleri yapılmaktadır (Bu uygulama yerli yaban elması üzerinde başarılı olmuştur).

Alt Bitki Örtüsünü Meyvelendirmek

Bektaşi üzümü (frenk üzümü), mayhoş bir yaş meyve üretir ve dikenli olması nedeniyle hayvanlar yapraklarını çok fazla yiyemez.  Bektaşi üzümünün seçilen çeşitli türleri, daha büyük, daha çok miktarda ve daha tatlı meyveler verir. Bektaşi üzümünün yerine siyah ve kırmızı kuş üzümü (başka bir frenk üzümü türü) kullanılabilir. Birçok frenk üzümü türünün beyazsinekleri uzak tuttuğu bilinmektedir. Kartopu ve üzümsü bitkiler de bu listeye dahil edilebilir.

Yer Örtücüler

Topraktaki iplikkurtlarını denetim altına almak için doğal yer örtücülerden faydalanılabilir ya da bu işlevi latin çiçekleri ve kadife çiçeklerinin görmesi sağlanabilir. Çilekler ve mantarlardan faydalanılması da mümkündür. İlkbahar başında ve yazın ortasıyla sonu arasında biçilen karakafes otu, bakla ve sarıyonca, eser mineraller, malç ve azot sağlarlar. Malç ürünlerinin işlenmesi [tilling] tavsiye edilmez.

Böceklerin Beslenmesi ve Üremesine Uygun Bitkiler

Maydanozgiller (dereotu, anason, tohumlama için bırakılmış havuçlar), ağı otu ve diğer küçük çiçekli bitkilere benzerler. Bu bitkiler ve gülgiller, yağmacı böcekleri kontrol altında tutan eşek arılarına doğal bir yaşam ortamı sağlar.

Sebze Ekimi

Ormandaki/bahçedeki ağaçlar olgunlaşırken bir yandan sebzeleri ve üzümsü meyveleri hasat etmek ve pazarlamak, “faydalı getiri” [yield] elde etmek için izlenebilecek en iyi yoldur. Orman kenarları ile meydana getirilmiş gıda ormanlarının güneş gördüğü sınır şeridinin tamamı, yıllık sebzeleri yetiştirmek için harika bölgelerdir. Toprağı asgari seviyede işlemek yeterli olacaktır ve bu işlem ağaç sıralarının dışında kalan bölgede (damla sulama hattı) uygulanmalıdır.

Toprak ve Arazi Hazırlığı

Toprak hazırlığı ve aşılama, üretken gıda ormanlarının vazgeçilmezleridir.
Arazi hazırlığı için önerilenlerden biri, gıda ormanına büyük miktarda organik madde girdisi sokmaktır. Arazideki toprak yığınlarına ya da eşyükselti çizgisi boyunca uzanan yağmur hendeklerine ekim yapılabilir. Yaklaşık 30 cm kalınlığında alfa alfa, bunun üstüne de yine bu kalınlıkta gübre eklenebilir (olgun ağaçların genişliğinde). Organik maddeler ve eser mineraller için esmer suyosunundan faydalanmak da çok iyi olacaktır. Üç ilâ beş yıl sonrasında yeşil gübreleme yapmak ve toprak koruyucu bitkileri biçmek, toprağın bakımını sağlayacaktır. Yeni arazinizi aşılamak için komşu ormandan ya da örnek alınan ormandan temin edeceğiniz toprağı kullanın. Yetişmekte olan meşelerde bulunan toprak mikropları cevizleri yetiştirmekte iyi iş görür (ya da tam tersi). Baklagillerden oluşan yer örtücülerin de uygun aşılara gereksinimi olabilir (mevcut tarlalardan temin edilebilir ya da satın alınır).

Hayvancılık 

Hayvanlar, her türden orman sistemi için, özellikle de insan eliyle yapılmış ve bol meyve barındıran gıda ormanları için vazgeçilmezdir. Her dengeli sistemin içinde hayvanlar olmalıdır ve bunlar beslenme amaçlı avlanmamalıdır. Yine de hayvan nüfusu denetim altında tutulmalıdır. Av kuşları ve kümes hayvanları teşvik edilmeli ya da yeniden sisteme kazandırılmalıdır. Daha dikkatli olmak ve çit kullanmak kaydıyla, domuz ve kuzulardan da faydalanılabilir. Keçilerden kaçınılmalıdır. Tüm arazinin çevresini ya da her bir ağacın etrafını çitle çevirerek geyiklerin yaprakları yemesi etkin olarak denetim altına alınabilir. Avcıların ve köpeklerin varlığı, geyiklerin örüntüleri ve alışkanlıkları üzerinde son derece etkili olmaktadır.

Tavsiye Edilen Gıda Ormanı Ortaklıkları
Elma, dut, armut ve ceviz1
Frenk üzümü ve kartopu çiçeği türleri
Karakafes otu, burçak ve yonca

Pikan cevizi, ceviz ve meşe2
Çakal eriği ve kayısı
Papatya ve kekik

Çitlembik, ceviz3
Frenk üzümü türleri

Doğal Gıda Ortaklıkları4
Boylu mazı, batı sugası, büyük sahil göknarı
İkiz çiçek, büyük yaban mersini, Utah hanimelisi, Paxistima
Kaya eğreltisi, yabani zencefil, menekşe

Boylu mazı, batı sugası, büyük sahil göknarı, duglas göknarı, beyaz çam

Büyük yaban mersini, kokulu ahududu, sarı boya çalısı, kayalık dağ akçaağacı
Diğer Olası Gıda Ormanı Ortaklıkları

Fındık / kayısı

Vişne / salkım ağacı, yalancı akasya [locust]

Kestane / Sassafras ağacı

Meşe / Dağ maunu


1 Sürdürülebilir Bir Yaşam için Uygulama Kılavuzu, Bill Mollison, Island Press 

2 Orta Teksas’ta gözlenmiştir

3 New Mexico’nun kuzeyinde gözlenmiştir

4 Washington’ın doğusunda gözlenmiştir

Yazarın izniyle tekrar basılmıştır. Larry Santoyo, permakültür tasarımcısı, öğretmen, işletme danışmanı ve arazi kullanımı planlamacısıdır. Earthflow Design Works isimli internet sitesinden kendisine ulaşılabilir.

Yazının orjinaline şu adreste yer almaktadır: http://www.permaearth.org/foodforestarticle.html

http://permakulturplatformu.org/?p=772

YENEBİLİR ORMAN BAHÇELERİ: MACERAYA DAVET– BAHAR 2002

Çeviri: İlknur Urkun [düzelti: hira d.]

Orijinal metin: http://www.nofa.org/tnf/sp02/supplement/edible.php

Yenebilir Ormanlar/Bahçeler: Lezzetli ve Uygulanabilir bir Ekoloji (2002, David Jacke ile Eric Toensmeier) adlı kitaptan alınmıştır.

[not: “Edible Forest Garden” ile “Food Forest”, bizim anladığımız kadarıyla hemen hemen aynı kavramlardır. Ancak, görünen o ki, “Food Forest” (Gıda Ormanı) artık yerleşmiş bir permakültür terimi haline gelmiştir; oysa “Edible Forest Garden” (yenebilir orman bahçesi) kavramı permakültürden bağımsız şekilde (örneğin Robert Hart sayesinde) gelişmiştir. Yazarların bu ayrıma dikkat ederek özellikle “Edible Forest Garden” tabirini kullandıklarını varsayarak, biz bunu “Gıda Ormanı” olarak değil “Yenebilir Orman Bahçesi” olarak çevirdik.]

“Kendiliğinden bitmiş çimenlerin arasına gel,

meşeler palamutlarla dolu, tatlı kökler sürülmemiş toprağın içinde….”,

Ursula K. LeGuin, Hep Yuvaya Dönmek


Ardıllık [succession] sürecinde ekolojik benzeşmeler: eski tarlalarda genellikle çeşitli ve yüksek verimli türler bulunur. Mevcut yararlı türleri kullanıp, daha az yararlı türlerin yerine yararlı bitkilerle benzer nişler oluşturarak bu tür ekosistemleri taklit edebiliriz. Bu ilke ardıllığın her aşamasında geçerlidir. Mevcut bitki örtüsünü inceleyin, kullanabileceklerinizi ve insanlar için daha doğrudan kullanımı olan hangi türleri ekleyebileceğinizi bulun. Ekolojik Benzeşim süreci örnek aldığımız ekosistemlere benzeyen orman bahçeleri tasarlamak için iyi yöntemlerden biridir.

Kendinizi etrafınızdaki hemen her şeyin yenebileceği bir ormanda hayal edin. Olgun ve olgunlaşmakta olan meyve ve yemiş ağaçları açık bir çatı oluşturmuş durumda, dikkatli bakıldığında birçok dalda dolgunlaşan meyveleri görülebilmekte –armutlar, elmalar, trabzon/japon hurmaları, cevizler ve kestaneler. Çatıdaki boşlukları dolduran çalılar ise yılın farklı zamanlarında ahududu, yaban mersini, kuşüzümü, fındık ve daha az bilinen meyveler, çiçekler ve yemişler vermekte. Çeşitli yerli kır çiçekleri, yabani yenebilir otlar, şifalı otlar ve çok yıllık sebzeler yerde kalın bir örtü oluşturmuş. Bu bitkilerin çoğunu siz yemek ya da şifa için kullanırken diğerleri yararlı böcekleri, kuşları ve kelebekleri cezbediyor, toprak inşa ediyor ya da sadece ayrık otlarını engellemeye yardım ediyorlar. Orada burada yapraklar arasında meyveleri saran tırmanıcılar -dayanıklı kivi türleri, üzümler ve saat çiçeği meyveleri- ağaçlara, çalılara ya da çardaklara tırmanıyor.. Daha güneşli açıklıklarda kocaman yer elmaları yerfıstığı sarmaşıkları ile birlikte yetişiyor. Bu bitkilerin sarı ve koyu mor çiçekleri gökyüzünün parlak sıcaklığının tadını çıkarırken, kökleri geç hasat ve kış için enerji biriktirerek birbirlerine destek oluyorlar.

Yenebilir Orman Bahçesi Nedir?

Yenebilir orman bahçesi çok işlevli bitkilerden olşan çok yıllık bir çoğulkültürdür –birçok tür birlikte yetişir (çoğulkültür), çoğu bitki tekrar ekmek gerekmeden bir sonraki sene tekrar yetişir (çok yıllıklar), her bitki birçok işlev yerine getirerek bütünün başarısına katkıda bulunur. Diğer bir deyişle, yenebilir bir ekosistem: bilinçli bir şekilde insanlar için gıda üretimi için tasarlanmış birbirlerine yararlı bir bitki ve hayvan topluluğu. Yenebilir orman bahçeleri sadece çok çeşitli yiyecekler sağlamakla kalmaz, aynı zamanda da gıda, yakıt, lif, hayvan yemi, gübre, “ilaçlar” ve eğlence de sağlarlar. Güzel, yemyeşil bir ortam, bahçe tasarımının ya bilinçli olarak merkezindedir ya da yararlı bir yan etkisidir.

Yenebilir orman bahçesi dünyanın nemli bölgelerinde doğal olarak bulunan çok yıllık çoğulkültürler olan orman ekosistemlerini taklit eder. Kuzey Amerika’nın büyük bölümünde toprağı sürmekten ve ayrık otlarını ayıklamaktan vazgeçerseniz bahçeniz kısa zamanda ormana dönüşecektir. Boş toprağı önce tek yıllık ve çok yıllık ayrık otları işgal edecektir. Bir kaç yıl sonra çalılar baskın hale gelecektir. Sonunda öncü ağaçlar gelecek ve bir orman doğacaktır. “Ardıllık” denen bu sürecin yetişkin bir ormana dönüşmesi on yıllar sürebilir.

Biz insanlar ardıllığı bastırmak için çok çalışıyoruz –biçiyor, yabani ot ayıklıyor, toprağı sürüyor, ilaçlıyoruz. Eğer ardıllık süreci rüzgâr için olsaydı, hiç durmaksızın bunu tersine çevirmek için uğraşacaktık. Bunun yerine, neden toprağın orman olma yönündeki doğal eğilimine yelken açıp onun yönünde gitmeyelim ki? Yenebilir orman bahçıvanlığı gıda yetiştiriciliğinin ufkunu genişleterek onu ardıllık diziliminde tarladan ormana her aşamadan yararlandırmayı amaçlıyor.

Yiyecek Ormanı Bitkileri Örnekleri
Çok yıllık otlar    
Soğan  Allium cernuum
A. Tricoccum 

A. cepa, etc.

Lezzetli yeşil kısım ve kökler, zararlılarla mücadele, bazıları gölgeye oldukça dayanıklı
Yabani lahanalar Brassica oleracea Çok yıllık karalahana, çok yıllık pazı, çok yıllık brokoli
Yabani lahana (Deniz lahanası) Crambe maritima Açık renkli sürgünler, lezzetli tomurcuklar.
Türk rokası Bunias orientalis Hardalımsı yapraklar, gölgeye dayanıklı.
Isırgan otu Urtica dioica Bahar yeşillikleri, besin toplayıcı.
Kuzey Amerika ısırganı Laportea candensis Yerli, bahar yeşillikleri, gölge sever, batar!
Misk maydanozu Myrrhis odorata Tatlı, anasonlu yapraklar, çiçekler, tohumlar, gölgeye dayanıklı, yararlı böcekleri çeker.
Dağ kuzukulağı Oxyria digyna Tadı güzel, yerli, güneş ya da gölge, kıvrık yapraklı.
Kalkanlı kuzukulağı Rumex scutatus Lezzetli, iyi bir öbeklenen yer örtücü.
Good King Henry Chenopodium bonushenricus Yaprakları ıspanak tadında, kuşkonmaza benzer sürgünler, gölgeye dayanıklı.
Sarmaşıklar    
Dayanıklı kivi türleri Actinidia argua 

Maypop, A. kolomikta

Yüksek C vitaminli meyve, odunsu.
Saatçiçeği/pasiflora/çarkıfelek Passiflora incarnata Muhteşem çiçekler, lezzetli meyve, otsu.
Ağaçlar    
Cevizler Juglans species Yemişleri, odunu.
Hikoriler Carya species Yemişleri, odunu.
Kestaneler Castanea spp. & hybrids Yemişleri, odunu.
Dutlar Morus alba, M. rubra Meyvesi, budanan dalları.
Trabzon hurmaları Persimmons Meyvesi.
Fıstık çamları Diospyros virginiana, D. kaki,
Pinus edulis, P. cembra,
P. pumila. P. flexilis,
Yemişleri, rüzgar kesici.
Papav Asimina triloba Çok besleyici meyveler, kısmen gölge.
Çalılar    
Amerikan eriği Prunus americana Meyvesi, thicket-forming.
Chickasaw eriği Prunus angustifolia Meyvesi, thicket-forming.
Saskatoon Amelanchier alnifolia Meyvesi, comm. varieties available.
Fındıklar Corylus species Yemişleri, çalılık, bazıları ağaç.
Kuşüzümleri Ribes species Meyvesi, kısmi gölgede meyve verebilir.
Kolay yetişen mantarlar    
Shiitake Lentinula edodes Meşe kütüğünde yetişir, lezzetli, şifalı.
Kuritake Hypholoma sublateritum Kütüklerde, talaşta, köklerde, lezzetli, yerli.
Pösteki mantarı Coprinus comatus Sert ağaç parçalarında (malç), lezzetli, yerli.
Reishi/Gadonerma mantarı Ganoderma species Köklerde, kütüklerde, yerli, lezzetli, şifalı.
King Stropharia Stropharia rugoso-annulata Sert ağaç parçalarında, samanda, toprakta, kompostta, malçda, lezzetli, yerli.

Doğrudan insan kullanımı yanında, orman bahçesini kendi kendine yenilenme, kendinden verimli olma ve kendi kendine bakım için tasarlamak çok önemlidir. Yenebilir orman bahçelerinde kullanılan bitkilerin çoğu ya kendi kendine yenilenen çok yıllıklar ya da kendi tohumunu döken tek yıllıklardır. Sürekli malçlanan ve bunun dışında müdahale edilmeyen toprak sağlıklı ve çeşitli bir toprak canlıları topluluğunun gelişmesini sağlar. Azot bağlayıcı, topraktaki mineralleri toplayıcı, malç görevi gören ya da bu işlevlerin bir kombinasyonunu sunan bitkilerin kullanılması da toprağın verimini artırır. Bazı türler böcek yiyici kuşlara, zararlıları yiyen avcı ya da parazit böceklere gıda veya barınak sağlayarak zararlı ve hastalıklarla mücadele işlerini azaltır ya da tamamen ortadan kaldırır. Bitkilerin toprağın durumuna ve mikro klimaya uygunluk, ihtiyaç duydukları işgücü, oynadıkları ekolojik roller ve ulaşacakları büyüklüğe göre seçmek ve yerleştirmek bakım işlerini azaltır ve mahsulü artırır. Doğanın işleyişini taklit ederek yapılacak işleri, malçlama, biraz budama, nadiren yabani ot temizleme ve zararlı ve hastalıklarla asgari mücadeleye indirgeyebiliriz. Ah tabii, bir de hasat var!

Esasen yenebilir orman bahçıvanlığı, bitkileri karşılıklı yarar sağlayıcı ilişkiler kuracakları şekilde bir orman örüntüsüne benzer şekilde bir araya getirme, parçaların toplamından daha fazlası eden bir gıda üretme sistemi yaratma sanatı ve bilimidir. Temel fikir, meyve, yemiş, sebze, ot, mantar ve diğer yararlı bitki ve hayvanların doğal orman ekosistemlerini taklit ederek yetiştirilmesiyle güzel, çeşitli, yüksek mahsul veren ve büyük ölçüde kendi kendinin bakımını yapan bir sistem yaratabileceğinizdir.

Orman BENZERİ Bahçeler mi yoksa Ormanın İÇİNDE Bahçıvanlık mı?

Orman İÇİNDE bahçıvanlığın birçok yolu vardır. Bunlar arasında doğal ormanların restorasyonu, ekolojik ormancılık, tarımsal ormancılık ve estetik orman bahçeleri oluşturulması sayılabilir. Biz ormanın İÇİNDE yapılan bu ve diğer bahçıvanlık biçimlerinden bahsetmiyoruz. Bizim sözünün ettiğimiz orman BENZERİ bahçeler.

Fotoğraf: David Jacke

Erik ağacı altında Ebegümeci (geniş yapraklar) ve ağaca tırmanan kivi; Bullock Brothers Çiftliği, Orcasis, WA.

Orman BENZERİ bahçeler oluşturmak için sağlıklı doğal orman ekosistemlerinin yapısı ve işlevlerine yön veren dinamiklerin, örüntülerin ve ilkelerin derinlemesine anlaşılması gerekir. Daha sonra bu bilgilere dayanarak ihtiyaçlarımıza hitap eden ve bahçe ekosisteminin kendi ihtiyaçlarını karşılamasına yarayan yapı ve işlevleri taklit ediyoruz. Ormanı bir tasarım metaforu, bir yapı ve işlev modeli olarak kullanıyor, küçük alanlarda insanların ihtiyaçlarını karşılamak için bu tasarımı benimsiyoruz. Daha sonra ise bir yandan bir ekosistemin arka bahçemizdeki evrimine katılarak ekoloji ve kendimiz hakkında birçok şey öğreniyor, bir yandan da karnımızı doyuruyoruz.

Mevcut bir ormanı iyi işleyen bir yenebilir orman bahçesine dönüştürebilirsiniz ama biz bunu pek tavsiye etmiyoruz. Birçok yönden ağaçsız bir alanda baştan başlamak daha iyidir. Böylece bitkileri ekmeden önce toprak koşullarını iyileştirebilir, çok verimli bitkilerle en çok güneş alan çatıyı oluşturabilir, bunun yanında alttaki daha gölgeli alanlardan ek ürün alabilirsiniz. Mevcut ağaçlıkları kullandığınızda -mevcut ağaçları kesmeyecekseniz ya da zaten Trabzon/Japon hurması, ceviz, hikori ya da diğer ürün veren ağaçlardan bir çatıya sahip olacak kadar şanslı değilseniz- toplam yüksek sistem verimliliği fırsatınız azalacaktır.

Yenebilir orman bahçıvanlığında en çok bilinen taklit biçimi, sağlıklı ormanlardaki tabakalara benzer çok tabakalı bir bitki örtüsü yaratılmasıdır. Ancak, bitki katmanları yenebilir orman bahçesi yaratmak için üzerinde çalışmamız gereken beş fiziksel mimari öğeden yalnızca biridir. Ayrıca toprak katmanlarının ve de ormandaki bitki örtüsünün işlevlerini anlamamız, yapılarını, yoğunluğunu, örüntülerini ve çeşitliliğini de taklit etmemiz gerekir. Örneğin, ekoloji araştırmaları göstermiştir ki, “topaklanmış doku” dediğimiz dokudaki doğal ekosistemlerde, kanopi tabakasında kuş nüfusu daha büyük bir çeşitlilik gösterir ve daha fazla avcı böceğe evsahipliği yapmaktadır.† Eşit aralıklı ve aynı büyüklük, yaş ve türdeki ağaçlardan oluşan, çalılara yer verilmeyen, tekdüze bir alt tabakaya sahip meyve bahçeleri oluşturduğumuzda ise homojen, mülayim, mercimek çorbasıvari bir doku yaratırız. Bu doku avcı tür çeşitliliğini ve ürün zenginliğini azaltır, iş yükümüzü artırır ve bizi bir şekilde kimyasal mücadeleye zorlar.

Ekosistemler fiziksel mimarinin yanı sıra, “sosyal yapılar” ve zaman içinde değişimler (yani ardıllık örüntüleri) de sergilerler. Eğer dikkat eder ve iyi tasarım yaparsak bu da bize bakım işlerinin azaltılması ve mahsulün artırılması fırsatı yaratır. Sosyal yapı hem yer üstü hem de altındaki gıda ağları ile bitki birlikteliği [guild] adı verilen, kaynakları bölüşerek işbirliği ve dayanışma ağları oluşturan bitki ve hayvan birlikteliklerinin tasarlanması ve bakımını içerir. Gittikçe daha da karmaşıklaşan toprak gıda ağları bilimi, bazı sistemlerde gübre ihtiyacının neredeyse ortadan kalkması ve de sağlıklı toprak gıda ağlarının oluşması için gerekli kaynak ve koşullar sağlandığı takdirde, hastalık ve zararlılarda radikal azalmalar gibi heyecan verici bulgular ortaya koymaktadır. Yüksek verimli çoğulkültürlerin tasarımında özellikle kaynakları bölüşen birliktelikler temeldir. Örneğin, farklı bitki türlerinin kök örüntülerini anladığımızda, toprak kesitinin farklı bölümlerini kullanan birliktelikler oluşturabiliriz. Bu sayede, birbirleriyle rekabetlerini artırmadan bitkileri daha yakın gruplaştırabilir, sistemin bütün olarak kullandığı toprak kaynaklarının hacmini artırabiliriz. Tekilkültüre dayalı bir anlayışla yetiştirilen aynı sayıda bitkinin birim alan başına vereceği ürünün daha fazlasını veren bir çoğulkültür yaratma şansımız böyle bir düzenlemeyle en üst düzeye çıkar.

Bütün bunlar, yenebilir orman bahçıvanlığı yaptığımızda, sadece bitkilerle değil böcekler, kuşlar, mikroorganizmalar ve evimizi paylaştığımız tüm diğer yaşam formları ile tasarım yaptığımız ve bahçe yarattığımız anlamına gelir. Efendi ve hizmetkâr olarak değil, yaşam oyununun katılımcıları olarak çalışır ve bahçıvanlık ederiz. Bu işte ortaklarımızı ne kadar iyi anlarsak, onlarla birlikte bilinçli bir şekilde çalışarak uyumlu bahçe örüntüleri oluşturma kabiliyetimiz o kadar artar. Yani sonuç itibariyle: ağaç dikmeyin, ekolojiler dikin!

Cennet Bahçesi: Kulağa Hoş Geliyor, Ama Uygulanabilir mi?

Yazının girişindeki tanımlamadan da anladığınız gibi, Eric’le ben yenebilir orman bahçıvanlığını cennet bahçesini yeniden yaratma işi olarak görüyoruz. Peki bu kadar verimli ve az bakım gerektiren bir gıda bahçesi gerçekten mümkün mü?

Tarihten Alınan Birkaç Ders

Birçok yönden antik olmasına rağmen, yenebilir orman bahçıvanlığı modern batı kültüründe ve özellikle Kuzey Amerika kıtasında nispeten yeni bir kavram. Tropik Afrika, Asya ve Latin Amerika insanlarının ağaçlar, çalılar, hayvanlar ve otsu bitkileri bir araya getiren çok katmanlı tarım gelenekleri eskiye dayanıyor. Meralarda hem hayvan yemi, hem rüzgâr kesici hem de gölgelik olarak kullanılabilen ağaçlar yetiştirirler. Bu ağaçların bazıları havadaki azotu toprağa bağlayarak toprağı da iyileştirirler. Karıklı üretim sistemlerinde azot bağlayıcı ve gıda ağaçları ile mısır ve patates gibi yıllık bitki sıraları kullanılır. Tropik bölgelerin çoğu kısmında kullanılan çok katmanlı “gıda ormanı” sistemlerinde yağmur ormanlarını taklit edilerek hindistan cevizi, yağ palmiyeleri, muz, kahve, ananas ve zencefil yetiştirilir. Köy ve ev ölçeğindeki tropik orman bahçeleri Java’da en azından 10. yy.dan beri bulunmakta ve ekili köy arazisinin %15 ila %50’sini oluşturmaktadır.†† Orman bahçeleri tropik iklimlerde uzun zamandır bulunmaktadır ve işlevseldir.

Daha soğuk iklimlerde de benzer sistemlerin yüzlerce yıl önce var olduğuna dair güçlü kanıtlar bulunmaktadır. Örneğin bazı ılıman orman ağacı türleri kökünden kesilirse coşkulu bir şekilde tekrar büyümektedir. Bu dipten budama sürgünleri [coppice], türüne göre yakıt, lif, yem ya da malç olarak kullanılabilmektedir. Kütükler, direkler, fidanlar ve çalıların yapı malzemesi olarak kullanıldığı Ortaçağ İngiltere’si ve Avrupa’nın diğer bölgelerinin dipten budama ormancılık sistemleri, arazi kullanımı ile inşaatın entegre olduğu sistemlerinin merkeziydi. Dipten budama arazileri ayrıca ortaçağ beslenme biçiminin önemli bir bölümünü oluşturan yaban av memelileri ile kuşları ve yarı yabani yiyecek ve şifalı bitkiler için önemli bir habitat sunmaktaydı.

İngiltere’de sürekli dipten budanan birkaç ağacın 500 ila 800 yaşında oldukları kanıtlanmış, kökten budama yönteminin ağaçların ömürlerini ciddi biçimde uzatabildiği görülmüştür.††† Bu oldukça istikrarlı, sürdürülebilir tarımsal ormancılık sistemleri gerilemeye başlamadan önce yüzyıllarca yıl yaşamışlar ve endüstri devriminde tamamen yok olmuşlardır. Ayrıca, Kuzey Amerika’nın batısındaki yerlilerinin kültür ve tarımı hakkında fikir sahibi oldukça, orman yönetimi stratejilerinin karmaşıklığını daha iyi anlıyoruz. Kayıtlar yenebilir orman bahçesi benzeri sistemlerin ılıman iklimlerde de mevcut ve uygulanabilir olduğunu açıkça gösteriyor. Kalbimizi ve aklımızı koyarsak bizim bugün daha iyisini başarmamız mümkün değil mi?

Soğuk iklimlerde az da olsa gittikçe artan sayıda insan bu fikirleri günümüze uyarlamakta. J. Russell Smith’in 1950’de yayınladığı öncü çalışması Ağaç Ekinleri: Kalıcı bir Permakültür, dünya çapında tropikal ve alt tropikal iklimlerin yanı sıra ılıman iklimlerde de tarımsal ormancılık potansiyeline ilgi uyandırdı. Ancak genellikle tropikal ülkeler ve büyük ölçekli ağaç ekim sistemleri üzerine araştırmalar yapılmakta.

Robert Hart’ın 1991 yılında İngiltere’de yayınlanan ilham verici kitabı Orman Bahçıvanlığı †††† arka bahçe sahipleri için başlangıç noktası oldu. Hart’ın ılıman iklimlerde orman bahçıvanlığı vizyonu; tropik tarımsal ormancılık sistemleri üzerine çalışmaları ††††† , Gandi’ci inançları ve arka bahçesindeki deneyimleri sonucunda oluştu. Onun İngiltere Shopshire’daki orman bahçesi vizyonunun inanılmaz güzellikteki bir ifadesi ve dünyada bilinen en eski ılıman iklim orman bahçesidir (1981’de başlamıştır). Patrick Whitefield’ın daha uygulamaya yönelik, İngiltere odaklı önemli bir eser olan Bir Orman Bahçesi Nasıl Yapılır kitabı Hart’ın kitabını takip etti ††††††. Bu iki eser ile Bill Mollison ve David Holmgren’in permakültür (kalıcı kültür) üzerine çalışmaları ††††††† orman bahçeleri ve bunların ekimi konusunda İngiltere’de büyük ilgi yarattı. Bu bahçelerin hepsi yenebilir orman bahçelerinin esas yararlarını olmasa bile potansiyellerini ortaya koymaktadır.

Fotoğraf: David Jacke

Bahçedeki patikada askıya alınmış kivi, meyve ve sebzeler görülmektedir. Sahibi: Charlie Headington, Greensboro NC.

Yenebilir orman bahçesi Kuzey Amerika’da daha yavaş yaygınlaşmıştır. Sadece birkaç kişi bu fikirden haberdar olmuş, dolayısıyla örnekler daha az sayıda ve birbirinden daha uzak olsa da yine de bulunmaktadır. Orman bahçıvanları Washington eyaleti kıyısında deniz ikliminde, 2000 m. rakım soğuğunda, kuru Colorado Rockies bölgesinde, sıcak ve nemli Greensbro’da, Kuzey Carolina’da ve serin güney New Hampshire’da, az ya da çok başarıyla ekim yapmışlardır.

Orman bahçeleri küçük kentsel bahçelerde ve büyük parklarda, banliyö arsalarında ya da kırsal çiftliklerin bir kenarında uygulanabilir. 8 dönümlük kırsal araştırma bahçelerinden, bir dönümlük yenebilir bitki ormanlarına ve yoğun ekim yapılmış 10×15 m boyutlarındaki kentsel konut projesi bahçelerine kadar çok çeşitli örneklere tanık olduk. Daha küçük bahçeler de kesinlikle mümkündür, her ne kadar “orman” tanımını biraz zorluyor da olsak, aynı ilke ve fikirler geçerlidir. “Orman bahçesi” ismine rağmen araziniz iyi güneş alırsa daha iyi olur. Ama tabii ki eğer araziniz gölgelik ve ağaçlıysa da bu fikirleri, bilgileri ve orman bahçıvanlığı bitkilerini kullanabilirsiniz.

Çeşidi Artırmak: Orman Bahçesi Örnekleri

Orman bahçeleri kırsal ya da kentsel, açık alan, ağaçlık ya da sık ormanlarda; çeşitli büyüklüklerde, şekillerde ve habitatlarda olabilir. Gözünüzde canlanması için bazı olası permütasyonlara bakalım. Burada verilen örneklerin reçete niteliğinde ve kapsamlı değil daha ziyade fikir verici olmasını umuyoruz. Kitabımızda çok daha fazla görsel, örüntü ve orman bahçesi tasarımı örneği bulabileceksiniz.

Ağaçlık alanda orman bahçeleri

Eğer arazinizde bir ağaçlık mevcutsa, dökümünü çıkartabilir ve mevcut bitki topluluğuna ekleme ve çıkarmalar yapabilirsiniz. Yapılan müdahale, esasen alt katmanda çok yıllık sebzelerin ve şifalı otların ekimi amacıyla mevcut dokuda yapılan asgari değişikliklerden; odunsu alt katmana çalı ve gölgeye dayanıklı ağaçların eklenmesine ve de kanopiden aşağıya doğru yararlı türler için açtığınız boşlukların doldurulması amacıyla yapılan açıklıklarla ve bir ardıllık içinde bitkilerin ekilmesine çok çeşitli biçimlerde olabilir. Böyle bir ekim işi amaçlarınız, alandaki hazırlıklar, tür tercihleri ve mevcut bitki örtüsünün özelliklerine bağlı olarak yabani bakım gerektirmeyen yüksek riskli bitkiler, yarı yabani kısmen bakım gerektiren bitkiler ya da çok bakımlı orman içi bahçelerine değişiklik gösterebilir. Bu tür sistemlerin yönetiminde olgun orman ardıllığındaki boşluk dinamiklerinin anlaşılması yardımcı olacaktır. Bu tür durumlarda, bölgede egzotik bitkilere hiç rastlanmaması durumunda ya da bu bitkilerin belli tasarım amaçlarına karşılık gelmesi haricinde, yerel ekosistemin bütünlüğünün desteklenmesi ve restorasyonu için öncelikle yerli türlerin kullanmasını şiddetle tavsiye ediyoruz.

Ağaçlık kenarı orman bahçeleri

Ekilmiş arazilerin çoğunda orman ile tarla arasındaki sınırı belirleyen keskin bir çizgi bulunur; yüksek ağaçlardan oluşan orman bir çayır ya da tarlanın sınırında, hemen hiç geçiş örtüsü oluşturmadan birdenbire kesilir. Doğal arazilerin çoğunda ise mera ve orman gibi iki çok farklı habitat arasında geniş geçiş alanları vardır. Bu “kenar mıntıkaları” genellikle küçük bir alanda birçok mikro klima içerir ve bu da genel olarak verimli ve çok çeşitli ekosistemler yaratır. Bu durum “kenar etkisi” olarak adlandırılır. Biz de hem ağaçlık alanda hem tarlada çok çeşitli faydalı bitkilerin ekimini yaparak geniş geçiş alanları yaratıp böyle kenarları yararımıza kullanabiliriz.

“Hızlı -Ardıllığa” sahip Orman Bahçeleri

Eğer yenebilir orman bahçenizi açık bir alan veya bir çayıra dikecekseniz, bahçeyi “hızlı ardıllık” şeklinde tasarlayabilirsiniz “.†††††††† Hızlı ardıllıkta, çok yıllık otsulardan çalılara, genç ağaçlardan ve “zirve ormana” kadar bahçenin her aşamasını tasarlarsınız ve her ardıllık aşamasındaki türleri aynı anda ekersiniz. Zirve aşamasını tasarlayarak başlamalı ve geriye doğru adım adım mevcut duruma gelmelisiniz. Kısa ömürlü güneş seven bitkileri ilk aşamalara yerleştirir, bunların etrafına yerleştikleri uzun ömürlü bitkileri sonraki aşamalara bırakırsınız. İlk yıllarda yeteri kadar yer örtücü ve güneş seven bitki eker ve uzun ömürlü bitkileri uygun aralıklarla yerleştirirseniz, böyle sıkışık bir ekim uzun yıllar asgari bakım ihtiyacı ile yetişebilir. “Hızlı ardıllık” başlangıçta yoğun zaman, para ve bilgi yatırımı gerektirir. Ayrıca en iyi işleyiş biçimini bulmak için bol uygulamalı araştırma gerekir ama bu oldukça eğlenceli ve ilginç bir iştir. Eğer orman bahçesine dönüştürecek büyük bir araziniz varsa bu stratejiyi topyekûn ele almak için oldukça kararlı olmanız gerekir. Büyük bir alanda orman bahçesi yaratmak için başka bir yöntemi aşağıda “Birleşen Çekirdekler”’ başlığında görebilirsiniz.

Banliyö arazilerde taklit

Estetik kaygıları olan kent ve banliyö sakinleri de, ön bahçelerinde bile orman bahçeleri yaratabilirler. Bu durumda estetik hedeflerin bahçe tasarımına etkisi diğer durumlardakinden daha fazla olacak, bitki tercihleri bu ölçüte göre yapılacaktır. Birçok yenebilir ve diğer yararlı bitki oldukça güzel görünümlüdür. Orman bahçeleri resmiden gayri resmiye birçok estetik tarza uyum sağlayabilir, yenebilir bitkiler paravan ve yer örtücü olarak kullanılabilir ve çeşitli renk ve doku şemalarına uyabilir.

Mikro-Orman Bahçeleri ve Birleşen Merkezler

Ekim yapmak için çok küçük bir alanınız olsa da, mesela kentsel alanda bir bahçe, hatta bir terasta bile, bir orman bahçesi oluşturabilirsiniz. Burada “orman” tanımını biraz zorluyor olsak da aynı ilkeler küçük bir alanda 2 ya da 3 yarı cüce ağaç ve bunların etrafında 9 metre genişliğinde bir daire ya da 4,5 metreye 13,5 metre bir dikdörtgen kaplayacak şekilde ekilmiş uygun bitkilere uygulanabilir. Daha büyük alanlarda böyle bir örüntüyle kısa sürede kendi kendine bakabilir hale gelebilen orman bahçesi çekirdek-merkezleri yaratabilir ve bunları dışarı doğru genişleterek sonuçta birleştirebilirsiniz. Bu uygulama birçok bitki topluluğunun ardıllık sırasındaki gelişme örüntüsünü taklit eder. Kendi fidelerinizi yetiştirebilir, başlangıçtaki iş yükü ve yatırımı azaltabilir ve arazinizde hangi bitkilerin başarılı hangilerinin başarısız olduğunu görerek zamanla uyarlamalar yapabilirsiniz.

Büyük ölçekli orman bahçesi

Eric’le ben 9 metreye 15 metrelik bahçelerden, 8 dönümü aşanlara kadar çeşitli büyüklüklerde orman bahçeleri biliyoruz. 6 dönümün üstüne çıktığınızda ve eğer çatı katmanını (kanopi) bir kerede oluşturmak istiyorsanız, bazı büyük ölçekli teknikler işinize yarayabilir. İngiltere Devon’daki Tarımsal Ormancılık Araştırma Vakfı’nda Martin Crawford bu tekniklerden birini sergilediği bir orman bahçesi modeli kurmuştur. Martin çatıyı oluşturacak ağaçların hepsini aynı anda dikerek çayırlık bir arazide dağınık dikilmiş genç ağaçlar elde etti. Birinci yıl Martin 2,5 metre genişliğinde bir bant şeklinde kalın siyah bir polyester malzemeyi malç olarak kullanarak otları öldürdü. Ertesi sene polyester örtüyü yana kaydırdı ve otlardan arınan alanı çeşitli işlevleri olan ama temelde otların yerini alması için ekilen arsız bir yer örtücüyle kapladı. Her yıl bu işlemi tekrarladı. Dönüştürülen alan arttıkça dönüşümün hızı da arttı çünkü çoğaltacak bitki miktarı artıyordu. Bu sırada Martin, alandaki ağaçların altına ve dönüştürülmüş olan toprak katmanına örtü malç tekniği kullanarak gruplar halinde çalılar ekti. Böylece birkaç yıl içinde, otsu alt tabakayı toprağı zenginleştiren ve yararlı böcekleri çeken, aynı zamanda tüketim ve satış için faydalı ürünler veren güneş sever ve kısmen gölgeye dayanıklı türlere dönüştürmesi mümkün oldu. Ağaçlar büyüyüp gölgeleri gittikçe büyüdükçe Martin alt tabakayı gölgeye daha dayanıklı yenebilir türler ve yer örtücülere dönüştürdü. Sonuç yer örtücü tabakanın yoğun olduğu ve birkaç yılda iyi bir çatı ve çalı katmanının oluşturulduğu büyük bir orman bahçesi oldu.

Maceraya Davet

“Yeni” bir fikir olan orman bahçıvanlığının uygulanması konusu, özellikle Kuzey Amerika için, halen ayrıntılı çalışmalar gerektiriyor. İngiliz orman bahçıvanlarının yetiştirdiği türlerden sadece birkaçı Kuzey Amerika iklim ve topraklarına uyum sağlayabilir. Birçok yerli Kuzey Amerikalı tür, özellikle yabani yenebilir türler, şifalı bitkiler ve yararlı böcek çekiciler orman bahçeleri için büyük potansiyel taşıyor ama bu tür sistemlerde yeterince denendikleri söylenemez. Birçok kaynaktan, yerden ve kişiden birçok çiftçilik, bahçıvanlık ve ekoloji bilgisine dayalı güçlü olumlu kanıtlar gelmekte. Eric’le birlikte birçok örneği yerinde gördük, bizzat bu tür bahçeler yaratmak için yeterince girişimde bulunduk ve işlerliği olduğunu, şu ana kadar başarılanlardan daha iyi işleyebileceğini biliyoruz. Açık görüşlülük ve daha fazla bilgi ile -özellikle yararlı bitkilerin ekolojisi hakkında daha fazla bilgi ile- biz biliyoruz ki yenebilir orman bahçeleri fikri ılıman iklimli bölgelerde birçok insanın ilgisini çekecek ve onlar için uygulanabilir olacaktır. Ama halen öğrenecek çok şey var, burada siz devreye giriyorsunuz.

Sizi yaşam boyu sürecek sakin bir maceraya davet ediyoruz. Ekolojik sistemler özünde nispeten basit ilkelerle işler ama yine de sonsuz şaşırtıcı incelikleri vardır. Birçok lezzetli ve yararlı bitki orman bahçelerinde kullanılmaya hazırdır ve birçokları da seçilmek ve geliştirilmek için büyük potansiyel taşır. Yenebilir orman bahçeleri tasarımının ve yönetiminin temelleri hakkında çok şey biliyoruz ama öğrenilecek daha çok şey var. Önümüzde ömürler boyu sürecek yaratıcılık ve tatmin edici eğlence olduğu görülüyor.

Canlıların bizim iklim ve toprağımıza nasıl uyum sağladıklarını kendi sulak alanlarımızdan, tarlalarımızdan, çalılıklarımızdan ve ormanlarımızdan öğrenmeye ve üretken tarımsal ekosistemler ile bunları taklit etmeye çalışıyoruz. Amacımız çok amaçlı bitkiler kullanarak kendimizi idame ettirebilmek için karşılıklı birbirine faydalı topluluklar oluşturmak ve kendimizi de doğal sisteme dâhil edebilmek. Cennet bahçesini tekrar yaratmak istiyoruz, Bill Mollison’un dediği gibi “neden olmasın?”

Kaynaklar: Bitki ve Mantarlar

Oikos Tree Crops, PO Box 19425, Kalamazoo, MI 49019, 616-624-6233 – Many kinds of plants. Oaks!

Bear Creek Nursery, PO Box 411, Northport, WA 99157-.

Edible Landscaping, PO Box 77, Afton, VA 22920 800-524-4156 .

St. Lawrence Nurseries, 325 State Hwy 345, Potsdam, NY 13676, 315-265-6739.

Tripple Brook Farm, 37 Middle Road, Southampton, MA 01073, 413-527-4626.

Prairie Moon Nursery, Rt 3, Box 163, Winona, MN 55987, 507-452-1362.

Garden in the Woods, 180 Hemenway Rd, Framingham, MA 01701-2699, 508-877-7630.

Perennial Vegetable Seed Co, P.O. Box 608, Belchertown, MA 01007 http://www.perennialvegetable.com .

Wild Earth Native Plant Nursery, P.O. Box 7258, Freehold, NJ 07728, 732-308-9777.

Fungi Perfecti, P.O. Box 7634, Olympia, WA 98507. 360-426-9292.

Field & Forest Products, N 3296 Kozuzek Rd, Peshtigo, WI 54157, 715-582-4997.

Kitaplar ve diğer bilgiler

Edible Forest Gardens: A Delicious and Practical Ecology, Dave Jacke with Eric Toensmeier, 2001.

Designing and Maintaining Your Edible Landscape Naturally. Robert Kourik, 1986.

How to Make A Forest Garden, Patrick Whitefield, 1996.

“Agroforestry News“, Agroforestry Research Trust’ın (Devon, İngiltere) süreli yayını, Permaculture Activist Magazine kanalıyla ulaşılabilir (Box 1209, Black Mtn., NC 28711).

Gardening with Native Wildflowers, Samuel Jones, Jr. & Leonard Foote, 1990.

Growing Gourmet and Medicinal Mushrooms, Paul Stamets, 1993.

Nut Tree Culture in North America. Richard A. Jaynes, editor, 1979. Northern Nut Growers Assoc.

Edible Wild Plants, Lee Allen Peterson, 1977.

Backyard Fruits and Berries, Miranda Smith, 1994.

Uncommon Fruits Worthy of Attention, Lee Reich.

Native Trees, Shrubs and Vines for Urban and Rural America, Gary Hightshoe, 1988.

http://www.soilfoodweb.com Toprak gıda ağları ve bunların bakımı ile ilgili temel bilgiler ve de güzel bağlantılar.

http://www.tandjenterprises.com Mycorrhizal fungi hakkında yararlı bilgiler.

http://www.mycorrhizae.com Mycorrhizal Applications, Inc.

http://www.icserv.com/nnga/ Northern Nut Growers Association: harika bilgiler ve bağlantılar!

http://www.nafex.org North American Fruit Explorers, sıra dışı bitkilerle ilgili kapsamlı bilgiler.

http://www.agroforestry.co.uk Agroforestry Research Trust web sayfası.

† Perry, David, 1994. Forest Ecosystems. Johns Hopkins University Press, Baltimore. Pages 202-3. MacArthur, R.H. and J.W. MacArthur, 1961. “On bird species diversity.” Ecology. Pages 594-598.

†† Reijntjes, Colin, Bertus Haver Kort, and Ann Waters-Bayer, 1992. Farming for the Future: An Introduction to Low External-Input and Sustainable Agriculture. MacMillan Press, London. Page 38.

††† Rackham, Oliver, 1993. Trees and Woodland in the British Landscape: The Complete History of Britain’s Trees, Woods and Hedgerows. Weidenfield and Nicolson,London.

†††† Hart, Robert A. de J., 1991. Forest Gardening. Green Books, Totnes, Devon, England.

††††† Douglas , J. Sholto and Robert A. de J. Hart, 1984. Forest Farming: Towards a Solution to the Problems of World Hunger and Conservation. Intermediate Technology Publications, London.

†††††† Whitefield, Patrick, 1996. How to Make a Forest Garden. Permanent Publications, Clanfield, Hampshire, England.

††††††† Permaculture One (1978) and Permaculture Two (1979), the first books on permaculture, are no longer in print, but have been succeeded by Introduction to Permaculture (1991) and Permaculture: A Designers Manual (1988), both from Tagari Publications, Tyalgum, NSW, Australia.

†††††††† Bill Mollison’a teşekkürler.

http://permakulturplatformu.org/?p=626

May 17, 2011 Posted by | anti-endustriyalizm, ekokoy - permakultur, ekoloji, kent yasami, kir yasami | Leave a comment

Permakültür Arazi Tasarımında Dilim [Sector] ve Mıntıka [Zone] Analizlerinin Kullanımı

Permakültür Arazi Tasarımında Dilim [Sector] Analizinin Kullanımı

Orijinal kaynak: http://www.small-farm-permaculture-and-sustainable-living.com/permaculture_sectors.html
Çeviri: Ayda SEVİN KÜYEL, Permakültür Platformu

Herhangi bir arazide, aynı anda hem yararlı hem de yıkıcı enerjiler bulunur: Rüzgâr, güneş, ateş, su ve hatta yabani hayvanların hareketleri ve görünümlerinin araziniz üzerinde olumlu ya da olumsuz etkileri olması mümkündür.

Kendimize ait beş dönümlük arazi için çizmiş olduğum bir dilim analizi grafiği

Bu enerjiler permakültür arazi tasarımında dilim [sector] analizi yoluyla hesaplanır. Tasarım bileşenlerinin doğru yerleştirimi ile beraber olarak dikkate alındıklarında, özel amaçlar için yönlendirilebilir, araziye buyur edilebilir, asgariye indirgenebilir ya da arazinin enerjisini, estetiğini ve kaynaklarını muhafaza etmek adına engellenebilir ya da yönleri değiştirilebilir.

Arazideki enerjileri nasıl hesaplarsınız?

Kilit nokta gözlem yapmaktır!

Birçok durumda, söz konusu enerjileri tam olarak anlamak araziye yalnızca bir kez gitmekle mümkün olmayacaktır. En azından tam olarak bir yıllık bilgiye, bunun yanısıra da, daha uzun vadeli verilerin derinlemesine incelenmesine ve uzun süredir orada yerleşik olan bölge sakinlerinin hafızasına ihtiyaç duyulacaktır.

Elde edilen bilgiler daha sonra arazinin şematik dilim grafiğinde gösterilir. Dilim analizi grafiği, enerjilerin arazinin içine doğru akış yönünü açık ve net biçimde gösterir.

Bu aşamadan sonra, bileşenlerin düzenlenmesinde ve tasarım içinde uygun mıntıkalara yerleştirilmesinde elde edilen dilim verilerinden nasıl faydalanılacağını belirleyecek olan, sağduyudan başka birşey değildir.

Tüm dilim grafikleri gibi bu da kavramsal bir tasvirdir; merkezde bulunan evin konumu, tüm yabanıl enerjilerin içinden geçip gittiği nokta olarak gösterilir. Ardından gelen 1 ilâ 4. mıntıkalar ise bu merkezden dışarı doğru yayılıyor.

5. Mıntıka yaban hayat için olduğundan diğer tüm mıntıkaları içine alıyor. Bizim arzumuz, bölgeye özgü kuşları bahçemize ve arazinin tüm diğer bölgelerine çekebilmek.
Grafiğimizde dilimler şeklinde gösterilen yabanıl enerjiler şunlardır:

Güneş Enerjisi
Güneş, kış ve yaz aylarında gökyüzünde farklı bir yol izler. Verimli ev ve arazi tasarımında, kış güneşini yakalamak ve yazın da dışarıda bırakmak yoluyla, güneşin bu mevsimsel hareketinden olumlu yönde faydalanılmış olunur.

• Yaz güneşi dilimi:
Dilim grafiğinde gösterildiği üzere, burada, yani Batı Avustralya’da bulunan Perth’de, yaz ortasında güneş doğunun 28 derece güneyinden yükselir ve batının güneyinden batar. Ayrıca yazın güneş daha yükseğe çıkar (Yaz ortasında yatay düzlemden hesaplandığında 81 derecelik bir açıya ulaşır).

Kuzey yarıküre için güneşin mevsimlere göre izlediği yol

• Kış güneşi dilimi:
Benzer şekilde, kış ortasında Perth’de güneş doğunun 28 derece kuzeyinden doğar ve batının kuzeyinden batar. Gökyüzünde izlediği yol yaza göre hem çok daha alçak, hem de kısadır (bu da günlerin kısalmasına neden olur); öyle ki, kış ortasında yatay düzlemden hesaplandığında yalnızca 34 derecelik bir açıya ulaşır.

Rüzgâr enerjisi
Arazideki çalı çitleri, otlatma sistemleri, binalar ve ormanlar gibi bileşenler, tahrip gücü olan rüzgârların yönünü saptıracak veya onları kesecek bariyerler olarak kullanılabilir. Benzer şekilde, bu bileşenler, rüzgârları araziye faydalı olacakları biçimde yönlendirebilecekleri konumlara yerleştirilebilir: örneğin rüzgâr tribünlerine doğru ya da yaz aylarında işlev gören buharlı soğutma havuzlarının üzerinden esecek şekilde.

• Sıcak yaz rüzgârları
• Serinletici yaz rüzgârları
• Soğuk kış rüzgârları

Ateş enerjisi
• Yangın tehlikesi dilimi

Tıpkı bizimki gibi, sizin dilim analiziniz de arazinizin karşı karşıya olduğu başlıca yangın tehlikesinin hangi yönden gelebileceğini göstermelidir.

Burada, en sıcak yaz rüzgârlarının hangi dilimin bulunduğu yönden estiğine, yaz fırtınasının etkin olduğu dilimin hangisi olduğuna (Avrustralya’da bu fırtınaları çoğunlukla yıldırım, dolayısıyla da yangın takip ettiğinden bu bilgi önemlidir), ayrıca, çalılık arazi ve arazinin otlak olarak kullanılmayan, özel uğraşlar için ayrılmış bölümü gibi, arazinizin içinde ve bitişiğindeki çabuk tutuşan maddelerin bol olduğu bölgeler gösterilebilir.

Yollar, taş duvarlar, domuz yolları, toplama havuzları ve de rüzgârı kıracak düzeneklerde, otlatma sistemlerinde ve meyveliklerde yer alan ateşe dayanıklı bitkiler gibi arazi bileşenleri, ateşin eviniz gibi önemli yapılara yaklaşmaması ya da yavaşlaması için, arazinizde yangın riski bulunan dilime set oluşturacak biçimde düzenlenebilir.

Diğer taraftan, okaliptus korulukları, doğal bitki örtüsüne sahip bölgeler, samanlıklar ve çam ağaçları gibi yangın riskini arttıran bileşenler, merkezî mıntıka altyapısından uzağa yerleştirilmeli ve ateşe dayanıklı setler aracılığıyla yangın tehlikesi diliminden korunmuş olmalıdırlar.

Yabani Hayvanların Enerjileri

Arsamız büyük bir milli parkın bitişiğindeki eski bir tarım arazisi üzerinde bulunduğundan, bölgeye özgü ve yabani birçok hayvanın akınına maruz kalıyor.

Kanguruların rahatsız edici boyuttaki fazlalığının dışında, bir de, yerlilerin arazimize sürekli uğradıklarına dair bizi uyarmış olduğu 100 kadar yabani keçiden oluşan bir sürü var ve arazinin tamamını bir yabani hayvan dilimi haline getiriyorlar.

Bu hayvanların ağaçların yaşamı üzerinde zararlı etkileri olduğundan, ilk işimiz onları arazinin dışında bırakmak oldu. Bütün çiftlik sınırını çevreleyecek şekilde yüksek bir köpek çiti yaptık ki, aynı zamanda yakındaki hobi çiftliklerinde yaşayan evcil köpekler de içeri giremesin.

Tasarımımızı etkileyen diğer yabanıl hayvan enerjileri, yabani tilkiler, kartallar ve kargalara ait. Toplama havuzunun üzerine kazlarımız için bir yüzer ada yerleştirmek ve tavuk kümesinin üstünü çatıyla kaplamak gibi yırtıcılardan korunma stratejileri uygulamamız gerekecek.

Aynı zamanda, büyük yırtıcı kuşları çekmek ve böylece bunların enerjileri sayesinde yabani papağanların meyve ve fındıklarımızdan uzak durmasını sağlamak amacıyla, evin uzağında, ama meyveliğe bitişik olacak (2. ve 3. mıntıkların arasındaki sınıra) bir güvercin kulesi dikmeyi düşünüyoruz.

Bölgede buraya özgü birçok küçük kuş bulunuyor. Bu kuşlara barınak ve kuluçkalama ortamları sağlamak için 5. Mıntıka’ya kalın ve dikenli çalılar va ağaçlar dikerek onları teşvik ediyor olacak; böylece bunların böcek yeme davranışları sayesinde onlardan mıntıkalarımızdaki haşereleri denetlemekte faydalanabileceğiz.

Estetik
Arazinizden estetik bir haz almak sürdürülebilir yaşamın önemli amaçlarından biridir.
• Dışarıdaki istenen manzaralar
• Dışarıdaki istenmeyen manzaralar
• İçerideki istenmeyen manzaralar

Su Enerjisi

Su enerjisi

Arazinizin içindeki ve dışındaki su tutma havzaları, tıpkı fırtına su boşaltım havzaları, kurumayan ırmaklar ve bataklıklar gibi, suyu arazinizin içinde yönlendirirler. Arazinizde bitkiler, hayvanlar ve toprak, ayrıca toplama havuzları tarafından depolanan suyu artırmak için suyun enerjisini yakalamak, hem tasarımınızın önemli amaçlarından biri, hem de arazinin vereceği gizil faydalı çıktının [yield] doğrudan bir belirleyicisidir. Yüksek miktarda enerji depolanması, aynı zamanda yerçekimi enerjisi depolanmasına tekabül eder; ki böylece arazideki öğeler başka enerji girdileri olmaksızın yerçekimi kullanılarak sulanabilir.

Tüm Tasarım Bileşenlerini Giren Enerjileri Yönetebilecek Şekilde Yerleştirin

Permakültür arazi tasarımının enerjiyi muhafaza etmeye yönelik en temel kuralı, sisteminizdeki her bir bileşeni birden fazla işlev görecek şekilde yerleştirmek, ayrıca önemli işlevlerden her birini (ör. yangından korunma, su toplama) yerine getirecek birden fazla bileşenin bulunmasıdır.

Bunu aklınızdan çıkarmadan, dilim/mıntıka grafiğinizi arazinizi planlamak için kullanabilirsiniz.

Örneğin kış güneşi ile serinletici yaz esintilerinin enerjilerini eviniz (0. Mıntıka) ve bahçenizde (1. Mıntıka) daha kolay tutabilmek istiyorsunuz.

Dolayısıyla, 2. veya 3. mıntıkalar için düşünülmüş olan daima yeşil kalan uzun ağaçları ve büyük ahırları, kış güneşi dilimininin 0. ve 1. mıntıkalara ulaşmasına engel olmayacak şekilde yerleştirmelisiniz.

Buna karşın, kış güneşi diliminin yapraklarını döken ağaçların bulunduğu meyveliğe denk gelmesi daha iyi olacaktır; çünkü bu dilim kış güneşinin içeri girmesine olanak tanır, yazın gölgelik görevi görür, aynı zamanda da ateş alma riski azdır.

Çalı çitler ve rüzgârkıranlar (ki bunlar hayvanlara ve size gıda veya yakıt da sağlayabilir), serinletici yaz esintilerini evinize yönlendirirken, zararlı yaz güneşinin ve soğuk kış rüzgârlarının da buraya ulaşmasını engelleyecek şekilde yerleştirilebilir.

Tavuk kümesi gibi küçük bir yapı, 1. Mıntıka’nın sınırında, yangın diliminden uzağa, yıllık ürünlerin olduğu bahçenin bitişiğine (hem gübreden, hem de hayvanların sizin yerinize yaptıkları toprak eşeleme, gübreleme ve yabani otları ayıklama işlemlerinden daha kolay faydalanabilmek için); sırtı yem bitkilerinin bulunduğu bölgeye dayalı ve rüzgârkıran sisteminin bir parçasını oluşturacak şekilde yerleştirilmelidir.

Aslına bakılırsa, arazi enerjilerinin muhafaza edilmesi söz konusu olduğunda, mıntıka ve dilim etmenleriyle uyumlu olmaksızın yerleştirilmiş hiçbir arazi öğesi bulunmamalıdır.

http://permacultureturkey.org/dilim-analizinin-kullanimi/

Permakültür Arazi Tasarımında Mıntıka [Zone] Analizinin Kullanımı

Orijinal kaynak: http://www.small-farm-permaculture-and-sustainable-living.com/permaculture_zones.html
Çeviri: Ayda SEVİN KÜYEL, Permakültür Platformu

Permakültür arazi tasarımında mıntıkalar, arazinizin bileşenlerinin, insanların, makinelerin, atıkların ve yakıtların enerjisini muhafaza etmeyi temel alan enerji tasarruflu bir temel örüntüye [master pattern] tekabül eder.

Mıntıka analizi, dışarıdan gelip arazinizin içinden geçip giden enerjilerin göz önünde bulundurulması olan dilim analizi ile beraber kullanıldığında, kaynak verimliliğine sahip bir tasarım elde edilmiş olunur.

Amaca yönelik bu tarz bir verimlilik, kendine yeterlik ve sürdürülebilir yaşam için elzemdir.

Uygun bir yerleştirme örüntüsü sayesinde, bileşenleriniz, belirlenmiş mıntıkalar içerisinde kullanım sıklığı, erişim ve zaman itibariyle birbirleriyle verimli bir enerji ilişkisi içine girer.

Bileşenin bulunduğu noktaya ne kadar sık uğranılacaksa, burası arazinizin ana faaliyet merkezine o kadar yakın olmalıdır. Uğrama sayısı, bileşenin ne sıklıkta bakımınıza gereksinimi olduğuna, ayrıca faydalı çıktılarına [yields] erişebilmek için hangi aralıklarla oraya gitmeniz gerektiğine bağlıdır.

Kümesi ele alalım:

Bir kümese yılda kaç kez uğrarsınız? Yumurta toplamak ve hayvanları beslemek için her gün, su vermek için haftada bir kez, gübre toplamak için ayda bir kez ve sürüden hayvan seçip alma işlemi için arada bir yaptığınız ziyaretler ile bu sayı 450’yi kolayca geçebilir.

Buna karşın, bir çalı çite yılda ancak sekiz defa, oradaki mahsülü toplayıp çitin üzerinden hayvanlara atarak kurak mevsimde onları beslemek için gidilir.

O halde her bir bileşen arazi planınızın neresinde olmalıdır?

Permakültür mıntıkası kavramı, sisteminizdeki tüm öğeler için akılcı bir yer seçilmesini ifade eder.

Her ne kadar mevcut arazinizde uygulamaları hiçbir zaman tam planladığınız gibi yapmak mümkün olmasa da; permakültür mıntıkaları arazinin faaliyet merkezinden dışarı doğru yayılan eş merkezli bir dizi daire şeklinde düşünülebilir.

0. Mıntıka: Ev

Her gün sık aralıklarla uğranır – En içteki daire ya da 0. Mıntıka, sistemdeki faaliyetin merkez noktasıdır. Küçük bir çiftlikte burası genellikle evdir. İnsan faaliyetinin “en yoğun” olduğu bu bölge, şemamızda kırmızı renkle gösterilen yerdir.

Eğer enerji verimliliği sağlamak istiyorsak, sistemimizdeki sıklıkla ziyaret edilmesi gereken öğeleri 0. Mıntıka dahiline yerleştirmemiz mantıklı olur. Burada, ev ve bitişiğindeki sera ya da gölgelik, ayrıca asma çardağı, saksı bitkileri ve yoldaş belleyip beslediğimiz hayvanlar gibi ev yaşamının bir parçası olan canlı bileşenler bulunur.

1. Mıntıka: Bahçe

Her gün düzenli olarak uğranır – Evin yaklaşık 6 metre civarına, yakından izlenmesi, sıklıkla ziyaret edilmesi ve yoğun mesai harcanması ya da devamlı olarak karmaşık teknikler uygulanması gereken öğeler yerleştirilmelidir.

1. Mıntıka’nın amacı, evin kendine yeterliğini ve iklim denetimini sağlamaktır. 1. Mıntıka aynı zamanda arazinizde ilk olarak şekillenmesi gereken mıntıkadır:

İşe arka kapıdan başlayıp oradan devam edin!

1. Mıntıka’yı çitle çevirip denetim altına aldıktan sonra, hem gereksinimlerinizin çoğunu karşılıyor, hem de kendiniz ve aileniz için hoş bir yaşam alanı oluşturmuş olacaksınız.

Böylece, yağmur suyu depoları; limon ağacı; diğer aşılı veya ağaç kafesinde yetiştirilen bodur meyve ağaçları; tavuk kümesleri; küçük havuzlar; mutfaklık bitkiler; ev atıklarının geri dönüşümünü sağlamak için solucan çiftliği; hızlı büyüyen yıllık bitkilerden oluşan yoğun, tamamen malçlanmış sebze yatakları; fide yetiştirme alanları; ve balık, tavşan, güvercin gibi küçük ve sessiz evcil hayvanlar, evin bahçesinde hemen el altında olacaktır.

2. Mıntıka: Meyvelik

Birkaç günde bir uğranır – 2. Mıntıka’nın idaresi bir nebze daha az yoğundur. Buraya yerleştirilmesi uygun olan öğeler, yer yer malçlanmış meyvelikler, çok yıllık sebzeler, (ticari amaçlı) ana ekin yatakları ve bakılmak için yanlarına gidilen kümes hayvanları ile keçi ya da inek gibi süt veren çiftlik hayvanları için otlaklar ve meralardır. Bu hayvanlar, sağım, besleme ve gözetim amaçlı olarak her gün ziyaret edildiklerinden, 2. Mıntıka’daki çiftlik ve kümes hayvanlarına ait barınaklar çoğunlukla 1. Mıntıka’ya bitişiktir. Bu mıntıka sık kullanılan patikalar aracılığıyla merkezden daha uzak olan mıntıkalara doğru genişletilebilir.

3. Mıntıka: Çiftlik

Haftalık ilâ aylık olarak uğranır – Daha geniş ölçekli ticari ekinler ile ticari amaçlı yetiştirilen hayvanların yanısıra, doğal ağaçlar, toplama havuzları, rüzgârkıranlar ve ahırlar burada bulunur. Bu bölgeyi çekip çevirmek için, toprağın bakımı yapılır, yeşil gübre bitkileri ve 2. Mıntıka’dan elde edilen gübreden faydalanılır.

Dördüncü Mıntıka: Gözetimli Orman

Seyrek olarak uğranır – Odun toplama, ağaç budama ve “yaban hasadı” için seyrek olarak yanlarına gidilen dayanıklı, kendi kendine bakabilen ormanlar ve koruluklar, arazinin en uzak köşelerinde bulunur. Bu bölge, 5. Mıntıka’daki yaban hayat alanlarının korunması için tampon görevi görebilir ve arada bir hayvanları otlatmak için de kullanılabilir.

Beşinci Mıntıka: Yaban

Hoş vakit geçirmek, izlemek ve öğrenmek için arada sırada uğranır – Burası, arazinin doğaya teslim edilmiş olan bileşenidir. Doğal orman, doğal kalıntılar, eski doğal haline kavuşturulmuş bitki örtüsü ve bölge hayvanlarından oluşur ve bir yaban yaşam koridoru ile bahçeyle bağlantısı sağlanabilir.

Mıntıka kavramı, mahallelerin, çiftçilik topluluklarının, okul ve kurumların; aslına bakılırsa, her türden insani düzenin tasarımında da pekala uygulanabilir.

Sürdürülebilir yaşam için permakültür arazi tasarımında, iç enerjileri muhafaza etmek için bunun gibi mıntıka analizleri, beraberinde ise dış enerjilerin en uygun duruma getirilmesi için  “dilim analizinden” faydalanılarak, kaynak ve enerji verimliliği sağlanır.

http://permacultureturkey.org/permakultur-arazi-tasariminda-mintika-zone-analizinin-kullanimi/

May 17, 2011 Posted by | ekokoy - permakultur, ekoloji | Leave a comment

‘Örüntü’ Kavramına Kısa Bir Giriş Denemesi – Hira Doğrul

Bill Mollison haricinde permakültür camiasında üzerinde çok durulmasa da Mollison için permakültürün belki de can damarıdır ‘örüntü’ler (patterns). Örüntü kavramının ihmal edilmesi, muhtemelen doğal olaylarda bunları yakalamak, incelemek, açıklamak ve sonrasında da tasarımlarda uygulamanın çok ciddi bir emek, bilgi ve düşünce kıvraklığı gerektirmesinden olsa gerek. Bu kısa yazının permakültür açısından [bir hayli karmaşık bir konu olan ve ancak örnekler üzerinden bol bol giderek kavranabilen] “örüntü” kavramına çok basit bir giriş yapmanın ötesinde bir iddiası bulunmuyor.

Mollison doğal olguların belli örüntüler, kendini tekrar eden biçimler, şekiller ve düzenler içinde ortaya çıktığı görüşünde. Bu örüntülerin ortaya çıkması Mollison’a göre asla tesadüfi değil, yaşam biçimlerindeki belli ihtiyaçların karşılanmasının, belli işlevlerin yerine getirilmesinin birer tezahürü. Doğal olgulardaki örüntüleri saptamak ve incelemek, o yaşam biçiminde ısıya, devinime, akışkanlığa, geçirgenliğe, döngüselliğe, hıza dair çok çeşitli bilgileri bize vermekte. Çünkü doğal olgular bünyelerinde yaşadıkları ısı, ışık, temas, devinim, basınç gibi olaylar ve süreçler sonucunda kendini tekrar eden belli şekillere bürünmekte ve belli döngüler ortaya koymakta. Biz her ne kadar o doğal olgunun ya da doğal sürecin özü, tözü hakkında kesin bir bilgiye ulaşamasak da, örüntü bilgisiyle hangi durumun içinde olduğu ya da ilişkiler ağı içindeki yeri açısından sağlam verilere ulaşabiliriz.

Dahası, bu örüntüleri, kendini tekrar eden biçimleri, şekilleri, yapıları inceledikçe doğada kendini tekrar eden bir düzenin, yaşam biçimlerinde büyüklük, hacim, uzunluk gibi ölçülerde, boyutlardaki artışta belli oranların, belli denge, tahammül ve yanyanalık sınırlarının olduğunu saptamak da mümkün. Örüntüleri kavradıkça da doğanın döngülerini ve bütünselliğini, çeşitlilikteki iç içeliği ve birliği biraz olsun kavramak mümkün hale gelmekte.

Doğadaki başlıca biçimler olarak Dalgalar (denizdeki dalgalar, kumulların dalgalanmaları), akışkan çizgiler, bulutsu biçimler, sarmallar, yuvarlak çıkıntılar, dallanmalar (ağaç dalları, nehir kolları), ağlar sayılabilir.

Mollison için örüntülerin bu denli önemli olması, bunların tasarımcı için çok sağlam bir dayanak noktası oluşturmasından. Örüntüler, hangi işlevlerin genelde hangi formlarda yerine getirildiğinin bize bilgisini verdiğinden, tasarımcıya enerji tasarrufu sağlayan, işlev ve estetik açısından tatmin edici, verimli ve sürdürülebilir yapılar kurmasını sağlar. Örüntüler aslında tasarımcının bilgileri, varlıkları, malzeme ve teknolojileri ve de unsurlar arasındaki ilişkiyi içinde oturtacağımız çerçeveyi vermekte. Misal, belli malzemeleri toplamak veya dağıtmak üzerine bir tasarım yaparken ‘dallanma’ örüntüsüne başvurabiliriz.

Dallanma örüntülerinin düz bir hat takip etmemesi, ana dal ile ondan uzanan dallar arasındaki orantı (genelde ilk hattan çıkan ikinci hat ilkinin yarısı kadardır), dallanma oranı (bire iki, yani ilk hattan iki yeni hat), dallanma sayısı (genelde 7, yani bir kütlede ana hattan en fazla 6 hat daha çıkıyor), hangi hatta ne tür davranış kalıplarının yaşandığı, hatlardaki akış hızı, taşıma kapasitesi, vb. bunların hepsi tasarımcıya kuracağı yapıda, ne hacimde ve ne hızda bir akış trafiği yaşaması gerektiği, bunları hangi genişlikteki yol hatları üzerinden aktarabileceği, hangi hatta hangi akış yoğunluğunun gerçekleşebileceğine dair bir çerçeve sunar. Örüntü bilgileri sayesinde tasarım unsurlarımız faydalı bir ilişkiler ağı içinde işler.

Mollison’ın tasarım açısından belki de en önem verdiği örüntü bilgisi, ‘kenar etkisi’dir. Doğada iki farklı yapının, oluşumun, maddenin kesiştiği sınır noktalar Mollison’a göre çeşitlilik, verim, tür sayısı, enerji akışı vb. açısından çok zengin yerlerdir. Su ile toprak, orman ile çayırlık, bir dağdaki buzul sınırı gibi iki ekosistemin birleştiği sınır bölgelerinde daha karmaşık, yeni, üçüncü bir ekosistem oluşur. Hem her iki ekosistemin de çoğu üyesi burada yaşayabilir, hem de buraya özgü yeni türler ortaya çıkar. Bu yüzden, arazi tasarımlarında ‘kenar etkisini’ azamiye çıkartacak girintili çıkıntılı, çok kenarlı yapılar (havuz, bahçe, bina …) yapılmalıdır. Çeşitlilik, akışkanlık, birleşimler yaşamı beslemekte, kapalı sistemler zamanla durağanlaşarak çürümektedir.

Tasarımda kenar sayısı arttıkça ‘kenar etkisi’ de artmakta.

[‘kenar etkisi’ için ayrıca Erol Scott’un yazısı: http://patikayolculari.wordpress.com/2009/08/28/sinir-etkisi/ na bakılabilir.]

Mollison geleneksel toplulukların örüntüleri her zaman, her yerde kullandığına dikkat çeker. Örüntüler evleri, halıları, dış duvarları, silahları, hatta bedenleri süsler; şarkılarda, danslarda, masallarda defalarca yinelenir. Bu semboller, şekiller, motifler temel, yaşamsal bilgilerin topluluğun bütün bireyleri tarafından içselleştirilmesini sağlar. Böylece yön bulma, iklim akışları, tıp, ekin, hayvanlar, coğrafyadaki dönüşümler gibi pek çok bilginin bireylere aktarımının yanı sıra 9, 11, hatta 20 yıllık döngüler ve karmaşık olaylar öngörülebilir. Mollison’a göre bizim kullandığımız sayılar ve harfler ise örüntülerin, dolayısıyla da yaşamsal bilgilerin öğrenilmesi açısından bir faciadır. Harfler ve sayılar kendi başlarına bir anlam taşımaz, bütün yaygınlık iddiasına karşın temel, yaşamsal bilgiler son derece dar bir kitlenin elindedir, hatta öyle ki bireylerin kendi başına ayakta kalamaması ve hiyerarşik bir yönetim mekanizmasına bağımlı olması için, özellikle onlardan esirgenmektedirler. [Günümüzün 11-12 yıllık temel eğitim sistemi barınma, beslenme ve birarada yaşamaya ilişkin bu yaşamsal bilgiler haricindeki her şeyi körpe zihinlere boca etmektedir.] Üstelik bu tür bilgiler kolaylıkla unutulabilirler [oysa dans ederek öğrenilen bir örüntü artık bünyeye kazınır].

 

Mollison’ın bununla ilgili verdiği sayısız örnekten işte sadece biri: Avustralya yerlilerinin kamplarına her gidişinde Pitjantjatjara yerli kadınlarının pencerelere ve giysilerine çok karmaşık birtakım örüntü desenleri çizdiğine tanık olur. Bu şeklin anlamını öğrenmeye çalışsa da kadınlar bu bilginin kadınlara has olduğunu söyleyerek onu cevaplamaz. Bir süre sonra ufak bir uçakla çölün üzerinden geçerken kaybolurlar; Mollison yukarıdan çöle baktığında bu şeklin bir ekolojik harita olduğunu anlar. Kadınlar çölün ekolojisiyle ilgili bilgileri bu şekil üzerinden gündelik yaşama aktarmaktadır. Bu şekil akla kazındığında çölün bir bölgesine hiç gitmemiş bir kabile üyesi eliyle koymuş gibi aradığını bulabilmektedir. Ya da nereye ağaç dikilebileceği veya dikilmeyeceği gibi bilgiler nesilden nesile aktarılmaktadır.

Fotoğraflar © patternunderstanding.pdf

Son olarak, Mollison düz mantığa dayalı, cetvelle çizilmiş gibi duran çizgisel, ‘düzgün’ yerleşim tasarımlarının sürdürülebilirlik açısından sınıfta kaldığını söyler. Doğada mükemmel bir yuvarlak ya da kare yoktur, doğanın şekilleri yamuk yumuktur, karmaşık, karışıktır. Sürdürülebilir yerleşimler kurmanın temel ilkesi de doğayla uyumlu örüntülere başvurmaktır. Bir ev yaparken, bir bahçe, havuz, su bendi oluşturuken ya da bir köy, herhangi bir insan yerleşimi kurarken belli yapılara özgü belli oranları, dinamikleri, büyüklük, taşınabilir nüfus ve yan yanalıklardaki tahammül sınırlarını sürdürülebilir kılmanın yolu örüntülerin dilini bilmekte yatar.

Kaynakça:

  • A Designer’s Manual, Bill Mollison; Tagari, 1996.
  • Designing for Permaculture, Bill Mollison; Yankee Permaculture, 1981.

Yazan: Hira Doğrul, Permakültür Platformu

http://permacultureturkey.org/%E2%80%98oruntu%E2%80%99-kavramina-kisa-bir-giris-denemesi/

May 6, 2011 Posted by | ekokoy - permakultur, ekoloji | 2 Comments

Doğanın Alfabesiyle Tasarlamak: Permakültür – Selen Akhuy

Bu yazı ilk olarak Arredamento Mimarlık Dergisi’nin Mart 2011 sayısında yayınlanmıştır.

İnsan etkinliğinin önemli, ayırt edici, belirleyici bir kısmı “enformasyonun” kodlanması ve bu kodların okunması ile ilgilidir. Eğitim, başka pek çok niteliğin ve işlevinin yanında, yetişmekte olan bireyin içinde büyüdüğü toplumun yaşantısına katılıp katkıda bulunmasını sağlayacak kod okuma ve oluşturma becerilerinin aktarılması olarak tanımlanabilir. Benzer bir şekilde sanat, tasarım ve mimarlık, başka pek çok niteliğin ve işlevin yanı sıra, aynı zamanda bir kodlama edimi olarak görülebilir. Bu kodlama sürecinde, bilgimizi veya maalesef cehaletimizi kodlarız.

Bilgimizin en önemli kaynağı ise kendimiz ve çevremizle ilgili gözlemlerimizdir. Bu süreçte, “büyük öğretmen” doğadan öğreniriz.

Doğal olguların gözlenmesi ile elde edilen bulgular, bunların altında yatan işleyiş ilkelerini kavramamızı kolaylaştıracak sadelikte formüllere büründürüldüğünde insan aklı rahat eder.Doğal olguları ve formları geometrik şekiller vasıtasıyla temsil etmek, sadece onları nitelik ve nicelik bakımından kavramak isteyen fizikçilerin değil, tasarımcıların, mimarların ve sanatçıların da uğraş alanına girmiştir. Zira etrafımızdaki nesnelerin insan ölçülerine ve/ veya doğada gizli ölçülere/oranlara göre tasarlanmış olmaları, bizi rahat ettiren unsurlardan biridir. Ayrıca, doğanın işleyişi ve evrendeki yerimiz hakkındaki bilgimiz ve sezgilerimiz bu yolla ifade bulmaktadır.

Örnek vermek gerekirse, doğada çok sık rastlanan altın oran (yaklaşık 1,618) kodunu – biz sezsek de sezmesek de – etrafımızdaki birçok tasarım ürününde bulmak mümkündür.

Sayıların, geometrinin, varoluş sırlarını bize fısıldayacakmış gibi göründüğü en çarpıcı örneklerden biri, Vitruvius’un adeta bir bilmece gibi ortaya koyduğu, insan bedeninin tüm parçalarını birbiriyle ilişkilendirmekle kalmayıp insanı bir kare ve daire içine yerleştirmek suretiyle gökyüzü (ilahi) ve yeryüzü (dünyasal) arasına konuşlandıran tarifinden yola çıkan Leonardo da Vinci’nin gerçekleştirdiği çizimdir.

Fakat insanlar birbirlerine benzemedikleri gibi, beden ölçüleri Vitruvius Adamı’nın ölçütleriyle karşılaştırıldığında da az çok farklılıklar ortaya çıkacaktır. Aynı şekilde, Öklid geometrisinin düz çizgilerine, dairelerine, üçgenlerine, karelerine, piramitlerine doğada pek rastlamayız. Tersine, doğaya baktığımızda kendilerine özgü karakteristikleri nedeniyle birbirinden ayırt edebildiğimiz, fakat hiçbir örneği bir diğerinin tıpatıp eşi olmayan bazı oluşumlar görürüz:

• Suyun veya kumulların üzerinde oluşan DALGA formu
• Nehirlerdeki AKIŞ HATLARI
• Travertenlerde, ağaç tepelerinde veya gökyüzünde gördüğümüz BULUTSU formlar
• Galaksilerde, havanın küresel dolaşımı sırasında, ayçiçeğinde görülen SARMALLAR
• Likenlerde, resiflerin kenarında gördüğümüz LOBLAR
• Ağaçlarda, nehirlerde, çatlayan yüzeylerde, şimşekte gördüğümüz DALLANMALAR
• Kayalardaki likenlerde, adaların dizilişinde gözlemlenen DAĞINIK ÖBEKLER
• Çamur çatlaklarında, örümcek ağında, kuş kemiklerinin içinde görülen AĞLAR

Bütün bu şekiller ve onları doğuran süreçler, bildiğimiz geometrik formlara benzemeyen, doğrusal formüllere oturtulamayan düzensizlikler içerir. Çok parametreli, karmaşık (kaotik) sistemlerin her unsuru birbirlerini karşılıklı olarak etkilediği için doğrusal düşünce biçimleri ve denklemlerle kavranamaz, temsil edilemezler.

“Doğa, kesin ölçümlerin ötesindedir ve ancak duyularla algılanıp “sistem” olarak idrak edilebilir.” (Mollison, s. 71)

“Fizik bilimi var olduğundan beri doğanın yasaları araştırılıp sorgulanmış, ancak, fizikçiler atmosferde, çalkantılı denizlerde, yabani popülasyonların dalgalanmalarında, kalp ve beynin titreşimlerinde var olan düzensizlik konusuna gelip dayandıklarında dünyayı bu konuların cahili olmaktan kurtaramamışlardır. Doğanın kuraldışı olan, devamsızlık ve düzensizlik gösteren yüzü bilim için bir bilmece, hatta daha kötüsü birer hilkat garibesi olarak kalmıştır. Ne var ki, 1970’li yıllarda (…) birkaç bilim insanı düzensizlik konusuna el atmaya başladı.” (Gleick, s. III-IV)

Hava durumu tahmini, popülasyon değişimleri, akışkanların hareketleri gibi doğrusal olmayan, dinamik sistemleri incelemek, girintili çıkıntılı bir kıyı şeridinin ölçmek, veya bu konularda matematiksel modeller geliştirmek için kollar sıvandı. Bu atılıma ancak 20. yüzyılın ikinci yarısında cesaret edilebilmesinin ardında yatan en önemli sebeplerden biri, bir formülün çıktısını, geri beslemeyle tekrar formüle girdi olarak sunmaya dayanan sonsuza dek yinelemeler (iteration) için ihtiyaç duyulan hesaplama kapasitesini sağlayacak bilgisayarların ancak 70’li yıllardan sonra hayatımıza girmiş olmasıdır. Sonuçta, “fraktal” geometrinin sunduğu olağanüstü karmaşıklıkta ve büyüleyici güzellikte formlar bilgisayar ekranında belirdiği an, ki bunların en ünlüsü, “Tanrı’nın parmak izi” olarak anılan Mandelbrot kümesidir, evrenin işleyişini kavramak çabasında sanatla geometrinin bir kez daha birbirine dokunduğu harika bir an olarak tescillenmişti. Bir yandan da, geri besleme, kendine benzerlik, yineleme, başlangıç durumuna hassas bağlılık ve daha niceleri gibi kavramları içeren, görelilik ve kuantumdan sonra üçüncü bilimsel devrim dalgası “Kaos Kuramı” doğuyordu.

Mandelbrot Kümesi

Fraktal geometri, kısa zamanda tekstil desenleri üreten veya dağlar, dalgalı deniz, yangın gibi görsel efektler hazırlayan bilgisayar programlarından, cep telefonlarında farklı frekansları alabilecek antenlerin tasarımına varıncaya kadar birçok alanda kullanılır hale geldi.

Öte yandan, bütün bu gelişmeler sayesinde, bilim insanlarının büyükçe bir bölümü, rastgele oldukları gerekçesiyle bir köşede unutulan eski verileri yeni yöntemlerle ele alabileceklerini fark ettiler, bir kısmı bilimdeki bölümlenmenin araştırmalarına engel teşkil ettiği hissine kapıldı, hatta bazıları da parçaları bütünden soyutlayıp incelemenin gereksizliğini düşündüler. (Gleick, s. 300)

70’li yıllardan itibaren bu gelişmeler olurken, aynı dönemde, 1928 Tazmanya doğumlu balıkçı, ormancı, araştırmacı, eğitmen, doğa insanı Bill Mollison ve çalışma arkadaşı David Holmgren çeşitli bilim dallarını birbirleriyle “konuşturacak” bir çerçeveyi oluşturmakla meşgullerdi. Geometri, jeoloji, biyoloji, müzik, sanat, astronomi, parçacık fiziği, ekonomi, fizyoloji, teknoloji ve diğerleri arasında bağlar kuracak ve hepsinde uygulanabilecek bir yaklaşım geliştirmeyi ve bunu bilinçli tasarımlar yapmak üzere kullanmayı hedefliyorlardı. Bu yaklaşım “örüntüleme”ydi, Bill Mollison’ın müfredatını “Permaculture: A Designers’ Manual” – Permakültür: Tasarımcıların El Kitabı (1988) adlı kapsamlı eserinde ayrıntılandırdığı tasarım bilimine de (1974’te) “permakültür” adını verdiler.

“Permakültür, birçok disiplin arasındaki bir çevirmen gibidir, farklı alanlardan enformasyonu bir araya getirir. Çeşitli bilgi biçimlerinin birbirleriyle ilişki haline girdiği bir çerçeve veya örüntü olarak tarif edilebilir. Permakültür, farklı disiplinlerin bir sentezidir.” (Mollison, s. 76)

Mollison’a göre doğal olguların altında yatan örüntüleri anladığımızda ve bunları birbirine bağlı kümeler halinde biraraya getirdiğimizde tasarım için güçlü bir araç geliştirmiş ve birçok disiplini ilişkilendirecek bilimsel bir temel bulmuş oluruz.

Örüntü kelimesinin İngilizce karşılığı olan pattern, Latince “baba” anlamına gelen pater sözcüğünden gelir. Benzer şekilde, “rahim” ya da “kalıp” anlamlarını taşıyan İngilizce matrix sözcüğü de “ana” anlamındaki mater’den gelir. (Lundy, s. 62)

TDK’nın Güncel Türkçe Sözlüğü’ne göre örüntü, olay veya nesnelerin düzenli bir biçimde birbirini takip ederek gelişmesidir. Buna göre, haftanın günleri bir örüntü oluştururlar.

Semboller, desenler ve form hakkındaki kitap ve kaynakların çoğu bunları genel modeller haline getirmezler veya günlük yaşamda faydalanabileceğimiz uygulamalı örnekler sunmazlar. Genellikle listeler veya kataloglar oluşturmakla yetinirler.

“Bazıları da anlam sadece sayılarda veya örüntülerde yatıyormuş, örüntüler esrarlı bilgilerin sembolleriymiş ve bunların güçlerini ortaya çıkarak tek anahtar da sorgusuz sualsiz bir inançmış gibi bir yaklaşım sergilerler.” (Mollison s.71)

Mollison’ın örüntü kavramıyla kastettiği, biçim – işlev ilişkisini açık eden, sadece anlık görüntüleri, durumları değil, dinamik süreçleri de okumamıza yardım eden kodların kolay akılda kalan, kolay öğrenilen formlara veya kalıplara dökülmesidir.

Tasarımda uygun örüntülemeler sayesinde, akış, büyüme, bilgi akışı gibi unsurları kullanarak enerji tasarrufu sağlayan, işlev ve estetik açısından tatmin edici, verimli ve sürdürülebilir sistemler kurmak mümkündür.

“Örüntüleme, tasarımlarımız için çerçeve oluşturur. Gözlemlerimizden elde ettiğimiz bilgiyi, varlık ve nesneleri, bağlantılar hakkındaki analitik yorumlarımızı, belirli malzeme ve teknolojileri bu çerçeve içine oturturuz. Örüntüleme sayesinde öğeler etkileşime girer ve faydalı ilişkiler kuracak şekilde işlev görmeye başlar. Örüntü, tasarımdır, tasarım da permakültürün konusudur.” (Mollison, s.94)

Dağ zirvelerinin, akarsuların ve kollarının, ağaç dallarının, kum tepelerinin oluşumları gibi ilk bakışta düzensiz, gelişigüzel, karmaşık gelen görünümler içinde bir “düzen” okumayı başaranlar, sadece son 30 – 40 yılda, bilgisayarların gücünü arkalarına alan bilim insanları değildi. Birçok kadim topluluk gök cisimlerinin hareketlerini isabetle tespit edip çeşitli periyotlardaki döngüleri desenlere ve mimarilerine aktarmışlar, ilkel dediğimiz kabileler şarkılarına çölde veya okyanusta yollarını bulmalarını sağlayacak yol haritaları işlemişler, evrenin ve toplulukların işleyişi hakkındaki görülerini masallarına, törenlerine yansıtmışlar, örüntüleri kullanarak coğrafi ve ekolojik bilgileri kodlamışlar.

“Sayısal ve alfabetik sembolleri geliştirdikten sonra, eğitimimizin parçası olarak örüntüleri öğrenme ve kaydetmeyi terk etmemizin” bir hata olduğunu belirten Mollison (s.97), kolayca yeniden üretebilecek sözel ve görsel örüntülerin (sağaltım, gıda temini, hava durumu tahmini, yön bulma, gök cisimlerinin döngüleri gibi toplulukların yaşamsal gereksinimlerinin karşılanmasıyla ilgili) çeşitli bilgileri kodlamak suretiyle kültürel birikimin aktarılmasına katkı sağladığını söylüyor. Semboller, desenler, masallar, şarkılar, danslar ve törenlerle bilgi, nesilden nesile iletilebiliyor ve tekrarlana tekrarlana topluluğun tüm bireyleri tarafından içselleştirilebiliyor. Ne var ki, örüntülerle haşır neşirliğimiz tekrarlardan ibaret kaldığında zaman içinde bunların içi boşalmış kalıplara dönüşmesi ve örneğin kilim motiflerinin bilgi ve anlam aktarmaktan uzak, turistik dekoratif unsurlar olarak karşımıza çıkması da söz konusu olabilmekte.

Gözlem, doğadaki örüntüleri okuma ve bunu günlük yaşama aktarma pratiğine kendi coğrafyamızdan da pek çok örnek vermek mümkün. Buğday Derneği’nden Güneşin Aydemir, bizzat tanışma fırsatı bulduğu Salih Amca adlı bir Anadolu yörüğünün, her yıl ağustosun ikinci yarısında 12 gün boyunca tabiatı gözlemlediğini ve bunun sonucunda, 12 günün her biri bir aya denk düşecek şekilde, bir yıllık hava tahmini yaptığını anlatmıştı. Salih Amca, üç beş günden fazla hava tahmini yapamayan modern meteorolojinin aksine, büyük oranda isabet kaydediyordu. Ağustos ayını seçmesinin nedeni, bu ayda halk arasında bilinen “ağustosun yarısı yaz, yarısı kıştır” deyişiyle ifadesini bulan (bir başka örüntü!), çok farklı hava koşullarının görülmesiydi.

Yine Buğday Derneği’nin düzenlediği Yaşam Okulu’nun eğitmenlerinden akademisyen Sinan Canan, bu fenomenin, fraktal geometride karşımıza çıkan “kendine benzerlik” ilkesiyle açıklanabileceğini söylüyor: “Eğer bir sistem kaotik ise ve küçük ölçeklerde kendine benzerlik özellikleri sergiliyorsa; sistemin seyir düzeninin zaman içindeki küçük bir parçasına bakarak, ileride izleyebileceği yollar ve geçireceği durumlar -bir dereceye kadar- öngörülebilir. Hatta şartlar uygun olduğu takdirde, değişik zaman pencerelerinde yapılan gözlemlerle yine farklı genişliklerde tahminler üretilebilir. Kuramsal olarak, nereye ve ne zaman bakacağınızı bilirseniz, bir saat gözlemle gününüzü; bir günlük bir gözlemle önünüzdeki bir yahut 10 yılı, kaba hatlarıyla öngörebilme olasılığınız var!” (Canan, http://sinancanan.blogspot.com/2009/01/yarn-soyle-guzel-bir-piknik-yapmay.html)

Örüntülemeyi tasarımda nasıl kullanabileceğimizi, birbiriyle yakından ilintili üç örüntüyü ve bunlardan hareketle uygulanan tasarımları inceleyerek örneklendirebiliriz.

1.       KENAR ETKİSİ:

Kimyasal, fiziksel özellikleri veya soyut karakteristikleri açısından farklı her ortamın az çok tanımlanmış bir sınır durumu vardır. Bu sınırlar, yüzeyler veya algılanabilir farklılıklar iki ortam arasındaki etkileşim ve alışverişin meydana geldiği yerlerdir. İşte permakültürde, ortamlar arasındaki bu sınır özelliğini kullanmak, iki ortam arasında akışı sağlayacak unsurlar yerleştirerek mekânsal ve zamansal nişler yaratmak verimliliği artıracak temel tasarım stratejilerinden biridir.

Doğada bu sınırlar organizmaların yerleşmesi için genellikle çok elverişli yerler oluştururlar, zira sınırda, her iki ortamın da özelliklerinden faydalanmak mümkün olduğu gibi, iki ortamın etkileşime girmesinden doğan özel dinamikler de geçerlidir, dolayısıyla bu bölge üçüncü bir ortam oluşturur. (Orman ve çayır veya deniz ve kara gibi) İki ekosistemin karşılaştığı yerde (ekotonlarda), her iki sisteme ait türler bulunabilir, buna ek olarak birçok durumda ekotonlar, kendilerine ait türleri de barındırırlar.

Orman ile çayırlık alanın kesiştiği bölge, kenar etkisi nedeniyle tür ve habitat zenginliği barındırır.

İki soyut veya somut sistemin sınır temasına girmesiyle oluşabilecek etkileşim şu olasılıkları doğurur:

• Getiri, istikrar veya büyüme açısından iki sistemde de bir fark oluşmaz.
• Sistemlerin biri, diğeri pahasına fayda sağlar.
• İkisi de fayda sağlar.
• İkisi de getiri veya canlılık açsından kayba uğrar.
• Biri fayda sağlarken, diğerinde bir değişiklik olmaz.
• Biri kayba uğrarken, diğerinde bir değişiklik olmaz.

İyi haber şu ki, organizmalar ve sistemler genellikle birbirlerine iyi uyum sağlarlar. Birçoğu karşılıklı fayda görürken ancak pek azı diğerlerinin getirisini düşürür veya birbirini ortadan kaldırır. Yetiştirmekte olduğumuz bitki grupları söz konusu olduğunda, getiri ve sistem istikrarı açısından güçlü bir strateji, uyumlu unsurları seçerek bir araya getirmeye dayanır. İki uyumsuz sistem arasına karşılıklı uyum sağlayacak bir bileşen yerleştirebiliriz. Önemli olan, uyumsuzluğun sıfırlanacağı, karşılıklı bağımlılığın artırılacağı bileşenleri seçip yerleştirmektir. Yapılacak en büyük hata ise, farklılıkları yaratıcı bir şekilde kullanmak yerine bunları yok etmeye çalışmaktır. Tasarımın altın anahtarlarından biri, ölçeği küçük, çeşidi bol tutmaktır. (Mollison, s. 79-81)

İki sistem arasındaki etkileşim olasılıklarının tümünü kapsayan “kenar etkisi”, permakültürde önemli bir faktördür, zira sınır bölgelerinde ortamlar arası alışveriş ve buna bağlı olarak çeşitlik ve verim artar. Dolayısıyla tasarımcıların, bitkileri, su unsurunu veya binaları kullanarak uyumlu “kenarlar” yaratmaları tavsiye edilir.

İki ortam arasındaki kenar uzunluğunu, dolayısıyla da kenar etkisini artırmaya yönelik üç pratik örnek:

Birbiriyle uyumlu bileşenleri en fazla ilişkiye girebilecekleri şekilde yerleştirmek, kenar etkisini, dolayısıyla da çeşitliliği ve verimliliği artıran tasarım uygulamalarından biridir. (Çizim: Mustafa F. Bakır)
Gölet yüzey alanını değiştirmeden kenar uzunluğunu değiştirmek mümkündür. (Çizim: Mustafa F. Bakır)
Eşyükselti eğrileri boyunca kazılan yağmur hendekleri ve oluşan tümsek üzerinde türce zengin bir bitki örtüsü oluşturmak kenar etkisinden azami derecede faydalanmayı hedefleyen bir tasarım örneğidir. (Çizim: Mustafa F. Bakır)
Bill Mollison ve öğrencisi Geoff Lawton, Mollison’ların Tazmanya’daki çiftliğinde bir yağmur hendeğinin önünde. (Fotoğraf: Mustafa F. Bakır, 2007)

2.       SARMALLAR:

Doğada özellikle de büyümeyle ilgili birçok görüngü, sarmal formunu içerir. Bunlar dönüş halinde (dinamik) veya sabit (statik) olabilir ve daha ziyade yüzeyler üzerinde belirli bir hızdaki akışın içkin özelliğidir. Zaman içinde belli bir yörünge izleyen cisimler de bir sarmal çizerler. Kimi deniz canlılarının kabukları, bitkilerin dal ve yaprakları sarmal çizerek gelişirler. Üç boyutlu sarmallar, karmaşık şekilli uzun şeritler oluştururlar. Örneğin DNA çifte helezon formu sergiler.

Farklı yerleştirildiğinde iyice yayılıp yer kaplayacak şeylere derli toplu bir biçim vermek veya su ve rüzgâr akışlarını arazideki amaçlarımıza hizmet edecek şekilde yönlendirmek için, tasarımlarda sarmal formuna sıklıkla başvurabiliriz.

Bill Mollison tasarımı şifalı ot sarmalıyla ilgili bir çizim. Bu tasarım derli toplu formuyla küçücük bir alanda, yemek pişirirken gerekli bütün otları yetiştirmeyi olanaklı kılar ve tek bir fıskiyeli sulama borusuyla sulanabilir. Yaklaşık 2 metre genişliğinde bir tabanı olan ve 1 ila 1,3 metre yüksekliğe kadar çıkan toprak bir sarmalın üstüne ekilen bütün otlara rahatlıkla ulaşılabilir. Bu form, ışık alma açısı, rüzgâra maruz kalma ve drenaj açısından farklı olanaklar sağlar ve bitkiler ihtiyaçlarına uygun bir şekilde yerleştirilebilirler.(Çizim: Toby Hemenway, Gaia’s Garden: A Guide to Homescale Permaculture, 2000)

3.     DALLANMALAR

Elektrofizik alanında önemli deneyler yapan Lichtenberg (1742 – 1799), hızla hareket eden yıldırımın hemen hemen hiçbir zaman doğrusal bir yön izlemediğini gözlemleyerek, yıldırımın karakteristik özelliğini açıkça ortaya koyan bir örüntüye parmak basmıştır: Elektrik yükü, iyonize bir parçacıktan bir ötekine atlar. Akımın bir noktadan ötekine geçerken izleyeceği yol, her adımda yeniden belirlenir. Bu yolu önceden kestiremeyiz belki, ama oluştuktan sonra hemen tanırız!

Dengeden alabildiğine uzak bir düzlemde, yani yüksek enerji düzleminde, madde ile enerjinin aynı anda bir ortam tarafından taşınması durumunda, ortaya her zaman aynı örüntü çıkar. Bu oluşumların sadece zaman parametreleri farklı olabilir. (Cramer, s. 174) Nitekim akarsu deltaları ve ağaçlardaki dallanmalar aynı belirleyici ilke ile biçimlenir.

Bir ağacın olası biçimi, genetik düzlemde belirlenmiştir, dolayısıyla ne şekle girerse girsin, bir çam, bir kavaktan farklı olacaktır. Ama genetik sistemin sunduğu olasılıklar yelpazesi içinde, ağacın ilerideki somut şekillenişini önceden kestirmek olanaksızdır. Zira ağacın bulunduğu yerin ve konumun, çevre iklim koşullarının, rüzgârın, etrafındaki diğer canlı ve cansız varlıkların bu gelişmeye nasıl etki edeceği önceden hesaplanamaz.

“Bir ağaç da, belli bir genetik programa göre açılımlar yapıp gelişen dallanma, çatallanma noktalarından sıçrayan bir sistemdir; bu sistemde de çok yüksek bir enerji düzeyinde (canlının enerji düzleminde) madde aktarımı ve özümsenmesi süreçleri gerçekleşmekte ve (…) tersinmez kararlar birbirini izlemektedir. İlkece baktığımızda, bir ağaç, sadece yavaşlamış (yavaşlatılmış!) bir yıldırımdan başka bir şey değildir; sadece yıldırıma göre onun zaman göstergesi alabildiğine ağır akar.” (Cramer, s. 176)

Bir ağaçta dallanmayı temsil eden bu çizim, her kırılma noktasında uzunluk ve genişlik açısından meydana gelen değişiklikleri gösteriyor. (Çizim: Mustafa F. Bakır)

Nehirlerde veya ağaçlarda görülen dallanmanın (ya da büyüklük ve hacim değişikliğinin) her noktasında, basınçlardan, akışlardan, hızlardan, gaz alışverişinden dalların özgül büyüklüğüyle bağlantılı yaşam biçimlerine kadar her şey değişir. Aynı şekilde, dallanmanın her bir aşamasının yarattığı farklı koşulları, örneğin ekosistem katmanlarında, insan yerleşimlerinin büyüklüklerinde, nehir ve yolların taşıma kapasitesinde gözlemleyebiliriz. Dolayısıyla yerleşimlerimizi, trafiği, binaları tasarlarken bu işlev-boyut ilişkisine dikkat etmemiz gerekir.

Malzemeleri toplamak, dağıtmak veya çift yönlü bir akış temin etmek gerektiğinde düz hatlar kullanmak yerine dallanma örüntüsüne başvurmak pek çok fayda sağlar. Örneğin bahçede çıkmazlar veya “anahtar deliği” biçimli yürüyüş yolları kullanılabilir, böylece daha kısa rotalar izleyerek bahçenin bakımını yapmak ve ürün toplamak mümkün olur, türler arasında alışveriş kolaylaşmış olur.

Bu çizim, bir “anahtar deliği patikası” tasarımını gösteriyor. Burada, toplama ve dağıtma işlevleri açısından enerji tasarrufu sağlayan bir dallanma söz konusu. Aynı zamanda kenar etkisi azami düzeye çıkarılmış. Yaya yollarının yürüme mesafesini kısaltacak şekilde yerleştirildiği, ekim yapılabilecek alanların konumlandırılmasında ise insan kolunun ulaşabileceği mesafenin gözetildiği böyle bir bahçede çalışan kişi, daha az yol kat ederek daha geniş bir alana hakim olabilmektedir. (Çizim: Toby Hemenway, Gaia’s Garden: A Guide to Homescale Permaculture, 2000)

Bu yazı kapsamında ele alınmamakla birlikte, estetik duyarlılığımıza hitap eden formlardan, sürdürülebilir insan yerleşimlerine ve yaşayan sistemlere kadar çeşitli tasarımlara temel oluşturabilecek (rüzgâr ve su gibi akışkanların yeryüzündeki ve atmosferdeki hareketleri, gök cisimlerinin döngülerinin yeryüzüne etkisi gibi) daha pek çok örüntü mevcuttur. Bu örüntüleri yan yana getirdiğimizde, üst üste çakıştırdığımızda, iç içe geçirdiğimizde, doğanın işleyişini anlama yolunda önemli ipuçları elde ederiz.

Ne büyüme, ne de dallanma sonsuza kadar sürer. Örneğin doygun ekosistemlerde (toprak içindeki mantarlar ve yumrular, yer örtücüler, otsu bitkiler, çalılar, bodur ağaçlar, yüksek ağaçlar ve tırmanıcı bitkilerden oluşan) 7 bitki örtüsü katmanı gözlemlenir. İnsan vücudunda omuz, dirsek, bilek, el ayası ve parmakların üç boğumunu sayarsak yine yedi aşamalı bir dallanmanın söz konusu olduğunu görürüz.

Pek çok bitkinin yaprakları, sapın etrafında bir önceki veya bir sonraki yaprağa göre arada yarı yarıya, üçte bir vs. oranında mesafe bırakacak sarmal şekilde dizilir. Bu konumlanmalar Fibonacci serisine [Bu özel seride, bir sonraki sayı, önceki iki sayının toplamından (1, 1+0 = 1, 1+1= 2, 1+2= 35, 8, 13, 21, 34, 55…) veya  bir oran önceki iki oranın toplamından (1:2 + 1:3 = 2:5; 1:3 + 2:5 = 3:85:13, 8:21, 13:34…) meydana gelir] uygun bir şekilde gerçekleşebilir. Ancak bu gizemli düzenlilik bile zaman içinde bir evrede bozulur, büyüme sona erer.

Öklid geometrisi, doğadaki formların kavranmasında ne kadar yetersiz kalıyorsa, düz hatlardan oluşan örüntüler de arazi ve insan yerleşimi planlamasında verim, estetik ve çeşitliliğin desteklenmesi açısından sınıfta kalır.

Dikkatli bir gözlem ve örüntü bilgisi, dengesizlik durumlarının akışa ve harekete, akışın sona ermesinin ise durağanlaşma, çürüme ve bozulmaya sebep olduğunu, fakat her çürümenin de yeni bir yaşam formunun oluşmasına katkı sağladığını fark etmemizi sağlar. Evren, dengesizlik ve dengenin, düzensizlik ve düzenin, basitlik ve karmaşıklığın, yaşam ve ölümün, bir ve aynı bütünün içinde salınıp durduğu sonsuz bir olasılıklar kümesidir adeta.

“Tasarımın geleceğinin, örüntülerin bilgece uygulanmasında yattığına ve bu sayede zorlu problemlere birçok çözüm getirilebileceğine inanıyorum” diyen Mollison (s. 71), biyolojik veya toplumsal herhangi bir sistemin kavranması ve üretilmesi söz konusu olduğunda, aynı anda hem parçayı hem bütünü gözetecek hem de aralarındaki ilişkileri sezecek kadar iyi bir gözlemci olmamızı, çeşitliliği desteklememizi, karşılıklı fayda sağlayacak etkileşimleri teşvik etmemizi ve nihayet, bütün bunları doğanın alfabesiyle kodlayıp ifade etmemizi öneriyor.

Örüntülerle haşır neşir olmak, insanı form anlayışının ötesinde, varoluşla ilgili farklı bir algı ve kavrayışa götürdüğünde, dünya üzerindeki sorumluluğumuzu ele alıp etik bir yaklaşım içinde düşünmeye ve davranmaya başlarız, ki permakültürün belki de en can alıcı katkısı buna parmak basmasıdır.

Yararlanılan Kaynaklar:

  • Bill Mollison, Permaculture: A Designers’ Manual, Tagari Publications, 1988. (Kitabın Türkçe yayınlanması için çalışmalar sürüyor, gelişmeleri Türkiye Permakültür Araştırma Enstitüsü’nün İnternet sitesinden takip edebilirsiniz.)
  • Friedrich Cramer, Kaos ve Düzen – Sırat Köprüsündeki Hayat, Alan Yayıncılık, 1998.
  • Hira Doğrul, ‘Örüntü’ Kavramına Kısa Bir Giriş Denemesi, http://permacultureturkey.org/%E2%80%98oruntu%E2%80%99-kavramina-kisa-bir-giris-denemesi/
  • James Gleick, Kaos, Tübitak Yayınları, 1995.
  • Miranda Lundy, Kutsal Geometri, neKitaplar, 2001.
  • Sinan Canan, kaos kuramı, fraktal geometri ve kenar etkisi hakkında çeşitli yazılar, http://sinancanan.blogspot.com

 

Belgeseller:

Permakültür hakkında daha fazla bilgi için Türkçe İnternet siteleri ve haberleşme grupları:

Yazının orjinal adresi: http://permacultureturkey.org/doganin-alfabesiyle-tasarlamak-permakultur/

http://permakulturplatformu.org/?p=1362

May 6, 2011 Posted by | ekokoy - permakultur, ekoloji | Leave a comment

Permakültür Birlikleri (Guilds) – Ben Haggard

(çeviri: hira d.)

Permakültür bahçeleri, ormanlar, bozkırlar ve diğer doğal toprak örtüleri gibi bitkiler, hayvanlar ve mantarlar arasındaki dayanışma ilişkilerine göre örülür. Permakültür doğal süreçlerle kavga etmektense doğa ile uyum içinde işler; permakültür bahçıvanları sağlıklı, capcanlı ortamlar yaratmak üzere geniş çaplı ittifakların yardımına başvurur.

Bir permakültür alanı yaratmadaki kilit stratejilerden biri “birlikleri” kullanmaktır. Bir birlik, bitkiler, hayvanlar ve mantarlardan oluşan ve bütün üyelerine destek sağlayacak şekilde dayanışarak iş gören bir topluluktur. Bir permakültür bahçesi, doğal ormanlarda vuku bulan çeşitli işlevsel ilişkileri aynen uygulayarak bir gıda ormanı yaratma fikrine dayanır.

Birliklere doğada sıkça rastlanır. Örneğin, ormandaki bir alaçam ağacı boy atan sürgünlerinde şeker üretir. Sincaplar bu besleyici sürgün uçlarını kemirir. Sincaplar yüksek protein değerine sahip mantarları yemek için ağacın dibine iner. Sincaplar artık şeker, protein ve etkinleşmiş mantar sporları içeren dışkılarını ağacın dibindeki toprağa bırakır. Etkin haldeki ve besinlerle sarıp sarmalanmış mantar toprağı filizlendirir. Ağacın köklerinde büyüyen mantar, toprağın içinde ağacın kullanacağı besin maddeleri üretir. Ağaç bu besin maddelerini yeni sürgünler çıkarmak için kullanır. Bu böylece devam eder.

“Birlikler” kavrayışı doğa üzerine düşünmenin yeni bir yolunu bize sunar. Tek tek nesnelere -ağaç, mantar ya da sincap- bakmaktansa, iç içe geçmiş bir ilişkiler ağını görebiliriz. Mantar olmaksızın ağaç ihtiyaç duyduğu besinleri elde edemez. Sincap olmaksızın ağaç ihtiyaç duyduğu şekeri aşağıdaki mantara ulaştıramaz. Sonuçta da ağaç güçten düşer ve ölür. Aynı şekilde, sincap da beslenmek için ağaca ve mantara ihtiyaç duyar. Bu karşılıklı bağımlılık ilişkileri fark edilince, hayvanlar ile bitkiler arasındaki ayrım daha az anlamlı hale gelir. Biri nerede başlamakta, diğeri nerede bitmektedir ki?

Beyni biraz yoruyor belki, ama işe yarıyor. Sadece şeylerin kendisine değil, şeyler arasındaki ilişkilere de bakarak, gerçekten sürdürülebilir alanlar yaratmak mümkün hale geliyor. Eğer bir ağaç dikerken, bunun sağlıklı ve verimli bir hayat sürmesini sağlamak üzere ona yardımcı olacak bütün canlı unsurları da oraya sokarsam, bir sürü iş yükünden kurtulmuş olurum. Tasarımımda bu ilişkileri ihmal edersem, (gübreleme, sulama, budama, vb. yaparak) arayı kapatmak durumunda kalırım. Ya o ağacın kölesi haline gelirim ya da ağaç bu ihmalkârlığımdan dolayı zorluklar yaşar.

Bir bahçıvan “birlikler” kavramını pratik olarak ne şekillerde uygulayabilir? Örneğin, meyve ağaçlarına bakalım. Pek çok meyvelikte ve bahçede meyve ağaçları tek başına dikilir, genellikle diplerinde de otlar bulunur. İşin komiği, meyve ağaçları ile otlar kadim düşmanlardır. Aynı besinler ve su için rekabet ederler. Yani, birbirlerine destek vermezler.

Ben meyve ağaçlarını çok yıllıklar, soğangiller, çalılar ve tek yıllıklardan oluşan zengin bir karışımın içine dikerim. Bir elma ağacında kullanacağım tipik bir karışım azot bağlayıcıları, böcek çekici bitkileri, arı çekici bitkileri ve diğer faydalı türleri içerecektir. Azot bağlayıcılar kökleriyle topraktaki bakterilerle çeşitli ilişkiler kuran, bu bakterilerin atmosferdeki azotu bitkilerin kullanabileceği bir hale sokmasına olanak tanıyan bitkilerdir. Bahçenizde azot bağlayıcı bitkiler bulundurmak, mekanınızda kendinize ait bir biyolojik gübre fabrikasına sahip olmanız anlamına gelir. Bu nedenle, ben doymak bilmez bir azot bağlayıcı bitki toplayıcısıyım.

Elmalar ile birlikte kullanmayı en sevdiklerim arasında fiğ, Sibirya bezelye çalısı, yalancıakasya, acıbakla, mor yonca ve bahçe bezelyeleri ile fasulyeleri yer alır. Bunların hepsi baklagil ya da bezelye ailesindendir. Ayrıca baklagil olmayan (çoğu yenebilir meyve veren) çeşitli azot bağlayıcı bitkiler, özellikle de İğde kullanırım. Çölde, yani azotun bir hayli kıt olduğu bir yerde yaşadığımdan, yerel ağaçların ve çalıların çoğu azot bağlayıcıdır. Meyveliklerimde yerel türleri sıklıkla kullanırım.

Ağacın azot ihtiyacını bu şekilde karşıladıktan sonra, dikkatimi diğer önemli meselelere verebilirim. Her zaman böcekleri, özellikle de zararlı hayvanları kontrol altında tutan yararlı türleri çekecek yönelik bitkiler ekerim. Bahçemde pek çok farklı türün yaşıyor olmasından emin olmak isterim. Onların gelmesini sağlamanın bir yolu onlara nektarlı çiçekler sunmaktır. Yararlı böceklerin çoğu en başarılı işlerini bebekliklerinde çıkarır. Yetişkin olduklarında nektara ihtiyaç duyarlar. Onlar için mutlaka şemsiye şeklindeki çiçeklerden dikerim. Bunlar arasında tere, rezene, maydanoz, civanperçemi, kişniş, yabani havuç, keraviye, vb. sayılabilir. Avcı yaban arıları, zarkanatlar ve uğurböcekleri bu nektar kaynaklarına bayılır.

Arılar için de bitki ekerim. Meyve ağaçlarında döllenmenin iyi bir şekilde gerçekleşmesi için arılar şarttır. Arılar ayrıca bal, arı sütü, arı poleni ve balmumu üretir, dolayısıyla sağlıklı bir kovan bahçemin üretkenliğini ciddi şekilde artırır. Lakin, baharda açan elma çiçekleri sadece birkaç hafta kalır, ki bunlar bir kovan için yeterli değildir. Arıların ilkbaharın başından sonbaharın sonuna dek yararlanabilecekleri çiçekli bitkiler dikmeye çalışırım. Akasya ağacı, üçgül ve diğer baklagiller hem azot bağlar hem de arılara besin sağlar. Güz ahududuları ile yıldızçiçekleri mevsimi daha da uzatır. Bir bahçe planlarken, bir kovana niyetlenmesem bile, arıları mutlaka hesaba katarım.

Daha büyük yaratıklara yönelik olarak da plan yapmak mümkündür. Yaygın yer örtücüler ve biraz su bahçe yılanlarını, kertenkeleleri, karakurbağalarını ve kurbağaları davet eder – hepsi de mükemmel ve kendi başlarına hareket eden musallat böcek avcılarıdır. Kuşlar da her gün bol miktarda böcek yiyerek çok fayda sağlayabilir. Kuşların dışkıları yüksek kalitede fosfat içerir ki, bu ağaçların ihtiyaç duyduğu gübrelerden biridir. Ağaçların dallarına tünediklerinden, kuşlar dışkılarını tam da en çok ihtiyaç duyulan yere bırakır. Meyve yetiştiricilerinin bir kısmı kuşlara karşı ihtiyatlıdır, ancak ağaçların civarında kuşların bayıldığı yabani meyveler ve yemişler bulunursa, zararları asgari düzeyde kalır. Ben hep “hepimize bol bol var” diye düşünürüm, özellikle de bahçemdeki hayvanlar pek çok işi benim yerime yapıyorsa!

Bazı permakültürcüler düşen meyveleri temizlemeleri, çeşitli böcekleri yemeleri ve toprağı eşeleyip gübrelemeleri için meyveliklerine kümes hayvanlarını sokar. Büyücek bir bahçe için bu mükemmel bir yaklaşımdır, ancak bunun dikkatli bir şekilde planlanması gerekir. Birkaç tavuk göz açıp kapayıncaya bütün marullarınızı yok edebilir.

Bitkiler arasındaki diğer önemli bir ilişki de mekansal ilişkidir. Ağaçların altı gölgedir. Ağaçların güneybatı tarafında zemin daha çok güneş alır, daha çok ısınır ve kurur, kuzeydoğu tarafındaysa tam tersi koşullar gerçekleşir. Birkaç metre içindeki bu değişen koşullara “mikroiklim” denir. Farklı bitkiler farklı mikroiklimlerde daha rahat eder. Bulunduğum yer olan yüksek çölde, bitkilerin çoğu meyve ağaçlarının sunduğu gölgeyi ve korumayı minnetle kabullenir. Kuzey ve doğu taraflara frenküzümü, ahududu, çiçekler ve sebzeleri koyarım. Ağacın altına karakafes otu, yabani soğanlar, güngüzeli ve diğer yer örtücülerden ekerim. Burada sıcağın ve rüzgarın vurduğu güney ve batı tarafına, bir çeşit sağlam yerli rüzgarkıran çalıları güneybatıya dönük şekilde ekerim. Domatesler de sıcağı ve güneşi sever, dolayısıyla güneye ekilirler.

Bahsettiğim bütün bu bitkiler, kuru ama soğuk bir iklime sahip, yüksek rakımdaki yaşadığım yerde mutlu mesut yaşar. Deneme yanılmalar ve biraz aklıselimle bahçemde iyi işleyen birliktelikler yarattım. Ülkenin diğer yerlerinde, bahçıvanlar bulundukları bölgede neyin iş göreceğini yine deneyerek ve fikir alışverişleriyle bulacaktır. Temel ilkeler her yerde geçerlidir:
1) Bir bitkiyi ya da hayvanı bir ağın ya da ilişkiler ağının bir parçası olarak düşünün.
2) Dikim planlamanıza faydalı ilişkileri katmaya çalışın.
3) Gübre sağlaması için azot bağlayıcı türleri kullanın.
4) Musallat böceklerle mücadeleye yönelik bitkiler dikin.
5) Mikroiklimleri lehinize kullanın.

Birlik oluştururken sizlere kolay gelsin!

Ben Haggard bir permakültür yazarı, tasarımcısı ve öğretmenidir; Santa Fe’de (New Mexico) yaşamaktadır. [email: HomegrownTexas@yahoo.com]

Yazının orijinal adresi: http://www.homegrowntexas.com/issues/JulAug05/index.html

http://permakulturplatformu.org/?p=1193

May 6, 2011 Posted by | ekokoy - permakultur, ekoloji | Leave a comment

Toplumsal Permakültür Küresel İklim Değişim Yaralarını Sarar Mı? Emet Değirmenci

…bu gezegende permakültürcüler diğer gruplardan daha önemli işler yapıyor.
-David Suzuki

Yukarıdaki deyimi Kanadalı biyolojist David Suzuki ekolojik krizin yoğunlaştığı ve küresel iklim krizinin net olarak yaşandığı 20. yüzyılın sonlarında söyledi. Permakültürün doğayla uyumlu insan yerleşimleri tasarımı olduğunu biliyordu. Permakültürle insanın kendini doğanın efendisi değil, bir parçası olarak görmesinin mümkün olduğunun da farkındaydı.

Bazı gelecek tahmincileri ‘permakültür küresel iklim değişimine çözüm üretebilir’ diyor. Permakültürün babalarından David Holmgreen de bunlardan biridir. Holmgreen permakültürün, küresel iklim değişimine ilişkin öngörülerde yenilenebilir enerjilerin yanı sıra enerji yoğun olmayan sistem tasarımlarına dayanarak umut veren bir gelecek vadettiğini vurguluyor. Bu yazıyla bu durumun nasıl mümkün olabileceğini göstermeye çalışacağım. Öncelikle permakültürün ne olduğuna, sonra nasıl işlediğine ve gelecek öngörülerinde permakültürün yerine dikkat çekip, sonuç bölümünde de permakültürün küresel iklim krizine nasıl merhem olabileceğine (yerine göre kendi gözlem ve deneyimlerimden örnek vererek) dikkat çekeceğim.

Permakültür nedir ve nasıl doğdu?
Permakültür insan yerleşimiyle ilgili barınak ve enerji kullanımından toplumu yeniden kurmaya kadar bütünlükçü ekolojik tasarım yöntemidir. Permakültürün babası Avustralyalı Bill Mollison’un Bir Tasarımcının El Kitabı (1) nda değindigi şu nokta önemlidir:
… Bir permakültür sisteminde yapılacak iş en aza indirgenir. Atıklar kaynak haline getirilir. Sonuç olarak üretimde zenginlik ve aynı zamanda doğanın yeniden restore edilmesi sağlanır.

Permakültür kıtlık senaryolarına karşı bolluk, bir başka deyişle kendine yeterlilik yaratmayı amaçlar. Böylelikle kapitalizme ve endüstriyelizme karşı duruşu söz konusudur. Avustralya’da 7 yıl yaşamış biri olarak permakültürün neden dünyanın yeraltı suyu anlamında en kurak kıtasında doğduğunu anlayabiliyorum. Orada yaşadığım sürece uranyum madenciliğinden, asırlık ormanların yok edilmesine kadar bir dizi ekolojik etkinliğe katkı verdim. Bugün Avustralya’nın özellikle Mebourne, Sydney ve Brisbane gibi büyük kentlerinde mahalle bazında permablitz yani permakültür halk hareketi gelişiyorsa, bu aynı zamanda küresel iklim değişimi sonucu ülkenin karşılaştığı kuraklık ve susuzluk nedeniyledir. Kuraklık diğer ülkelerde yok mu diyeceksiniz. Ama Avustralya’nın yeraltı yapısı olarak dünyanın en kuru kıtası olduğunu unutmayalım.

Avustralya bugün permakültürü yasalarına geçirererek ülke politikasında permakültüre doğrudan yer vermeye çalışıyor. Permakültür üniversitelerin bazılarında yüksek lisans ve doktora eğitimi durumdadır. Umarım bir gün bu çabalar Avustralya ekolojisine olduğu kadar ekonomi ve politiğine de damgasını vuracak duruma gelir.

Avustralya’nın toprakları (Türkiye dahil dünyanın birçok yerinde olduğu gibi) hassasiyet bekliyor. Çok değil, 12 yıl önce o ülkeye göç ettiğim dönemde oğlumun bebekken Victorıa eyaleti ile New Sout Wales arasındaki büyük Murray Nehri kıyısında çektiğim fotografının yeri bugün adeta hayalet bir tablo oluşturuyor. Hayvancılık ve tarımda kullanılan kimyasallar o koca nehri kurutmuş durumdadır. O yanlış uygulamalar sonucu ülkenin bir kısmının hem toprağı tuzlandı, hem de bazı nehir ve dereleri kurudu. Bunun yanında dünyanın sekizinci harikası olarak bilinen Queensland kıyısındaki Great Barrier Reef mercanlarının renk ve canlılığı kaybolmuş, adeta bir kül tabakasıyla kaplanmış durumda. Hatta toprağı tuzlanan iç bölgelerde bazı evlerin duvarları yıkılıyor. Bunun yanında Avustralya’nın ekonomisinin madenciliğe dayandığını da anımsamak gerekir. Madencilik en fazla yeraltı suyu kullanan endüstridir.

Permakültürün kökü yerli/eski kültürlerde

Mollison permakültürün kökünün eski kültürlere ve yerli (aborijin) kültürüne dayandığını vurgular. Hatta permakültür sembolü; aborijinlerin bir düş zamanı (dream time) öyküsündeki yılanın çevrelediği doğayı ve onun yer ve gökle bağlantısını yansıtır. Mollison’un Japon doğal tarım felsefecisi ve çiftçisi Masanobu Fukuoka’dan da esinlendiği dikkat çeker. Fukuoka 96 yıllık yaşamının yaklaşık son 45/50 yılını endüstriyel tarımın yıkıcılığına karşı doğal tarım yöntemlerini geliştirip dünyayla paylaşmaya adadı. Fukuoka’nın deneyimlerini Ekin Sapı Devrimi kitabında toplayıp dünyada ilk kez yayınlanmasını sağlayan Amerikalı Larry Korn’la son yıllarda ortak çalışma fırsatım oldu. Kendisinden Fukuoka’yla ilgili öyküleri her seferinde başka bir tad alarak dinledim. Korn Fukuoka’nın öğrencisi olarak Japonya’nın güneyindeki ile çifliğinde geçirdiği zamanı ve Fukuoka ile ilgili kitaplara yansımayan izlenimlerini şöyle anlatır:

‘Sensei uzun saçlarım ve sakalıma rağmen beni sıcak karşıladı. Daha önce hiçbir yerde görmediğim (taneleri iri iri olan) pirinç tarlasına şaşkınlıkla yaklaştığımı görünce şöyle dedi: ‘Bu pirinç böyle muhteşem büyüdü. Çünkü bu tarla 25 yıldır hiç sürülmedi’ ” (2).

Doğaldır ki endüstriyel tarımın göz kamaştırdığı dönemde Fukuoka’nın yıllarca doğal tarım bilgi ve deneyimlerini derlediği kitabı uzun süre yayıncı bulamamış. Kimyasallar olamdan, toprağı belleyip sürmeden ona canlılık verilebileceğine kimse inanmamış. Oysa doğal tarım yöntemi bugün permakültür literatürüne girmiş durumdadır. Toprağa her yıl organik madde ilave ederek ona daha fazla can katılabileceği deneyimlerle kanıtlanmıştır.

Korn ayrıca Fukuoka’yı ilk kez Amerikaya davet ettiğinde Los Angeles’daki parklarda ve yol kenarlarında gördüğü her yeni bitkiyi nasıl heyecanla incelediğini paylaşır. Gezisi sonunda ABD’de en çok neyi ilginç bulduğunu sorar. Fukuoka’nın şu bu bitkileri demesini bekler. Fukuoka ise, “Los Angeles’taki insanların yağmuru nasıl uygunsuz buldukları” diye yanıt verir. “İnsanın bu denli doğadan kopmuş olmasına üzüldüm” der Fukuoka… Bu noktada Avustralya’daki aborijin arkadaşlarımın açık havadaki bir toplantı sırasında yağmur başlamışsa hiç istiflerini bozmadan konuya konsantre oldukları aklıma geliyor. Her bir damlanın kendilerini kutsadıklarını düşünürlerdi. Elbette sel felaketi altında yağmur altında kalmayı kastetmiyorum.

Permakültür Mollison tarafından 1970 lerde ‘kalıcı tarım’ (permanent agriculture) olarak geliştirildi. Daha sonraki yıllarda köktenci bir hareket olarak dünyaya yayılmaya devam etti ve ediyor. Örneğin, Afrikalıların bugün okullarda uyguladığı su kullanımını en aza indirgeyen Anahtar Deliği şeklinde bahçeler (Key Hole Gardens), Azteklerin ‘sihirli tenceresi’, Fransız ve Almanların kompost yığınından elde ettikleri enerjiyle sıcak su, Anadolu’nun saman evi ya da Hindistan’ın biyodinamik yöntemlerine ilişkin bilgi ve deneyim birikimi yüzyıllar öncesine dayanıyor. Ve bunlar şimdi permakültürde kullandığımız ekolojik teknik ve yöntemlerden bazılarını oluşturur.

Permakültür etik ve ilkeleri
Mollison’un permakültürü etik temellere dayanır. Endüstriyelist bir dünyada etik gittikçe unutulmuş ve hatta tozlu rafları boylamış durumdayken böylesi bir yaklaşım yararlıdır. Kapitalist toplum doğada kaynak olarak görmediği herşeyi yok eder. Çünkü doğası gereği sürekli büyüme üzerine kurulmuştur. Oysa her canlının doğup büyümeye ulaştıktan sonra durduğu bir nokta vardır. Küresel iklim krizini de tüketime dayalı bu doğrusal büyüme yarattı.

Permakültürün üç temel etik ilkesi ise Yeryüzünü Koru, İnsanları Koru ve üçüncüsü de Ürettiğinin Fazlasını Paylaş’tır. Buna dördüncü bir etik ilke ekleyenler vardır ki; o da nüfusa ve tüketime sınır getirmeye dairdir. Bence sorun tüketime yönelik politikalarla insanın kendini doğanın bir parçası olarak görmekten uzaklaştırılmış olmasındadır. Kendini doğanın bir parçası olarak gören insan zaten kendi türünü de sınırsızca büyütmeyecektir. Yoksa bu ne Çin’de olduğu gibi hükümet politikasıyla, ne de başka bir zorlamayla olur. Tek çocuk politikasıyla erkek egemen toplumda kız çocuklarının kürtaj çöplüklerini boylaması, ya da diri diri gömülmesi insanlığın utancı değil midir? Bunun yanında ekolojistler arasında dahi üçüncü dünya nüfusunu yeryüzünde bir ‘ur’ olarak görenler vardır.

Bir başka örnek de Güney Doğu Asya’dan: Küresel iklim değişimi nedeniyle zamanla ülkenin %70′inin sular altında kalacağı öngörülen Bangaldeş’te son yıllarda kadınları kısırlaştırma politikası izlenmesi söz konusudur. Bu durum; yerlilerin sayıca artmasını istemeyen beyaz adamın kontrol politikasını anımsatıyor. İklim politikası olarak karbon ticaretini yürürlüğe koymak isteyen kapitalist mantık Bangaldeş’in ya da Pasifik’teki adaların sular altında kalmaya başlamasının asıl sorumlusu değil midir?

Yerli dilinde Aotearo denilen Yeni Zelanda’da İnnermost Gardens adlı sığınmacı ve yeni göçmenler için bir permakültür projesi geliştirdiğim(iz) dönemde oranın yerlilerinden öğrendiğim bir şey oldu: Doğadan bir şey almadan önce yerine ne koyacağını düşün! Demek istediğimi bu tümce çok güzel özetliyor. Permakültürle insanlara doğanın bir parçası olduğunu anımsatmaya ve doğanın her acısının bizim de acımız olduğunu anlatmaya çalışmalıyız. Asıl sorun doğaya yabancılaşmış ve onu kullanıp atılacak ya da atık depolanacak bir nesne olarak gören hiyerarşik toplumsal sistemlerdedir! Dolayısıyla permakültürü insanın doğayla bozulmuş ilişkisini ve onun etkisini gidermeye yönelik olarak düşündüğümden yerine göre ‘ekolojik restorasyon’ demeyi tercih ediyorum.

Permakültürle ekolojik tasarımlarımızda, enerji ve su kullanımından arazi kullanımına kadar her elementin birden fazla işleviolması ve her elementin ise birbiriyle entegrasyonu en önemli noktalardandır. Bir sistemin çıktısı diğer bir sistemin girdisi olmalıdır ki, atık üretilmesin.

Sınır etkisi (edge effect) dediğimizde de kullanılacak alanı azamiye çıkarılırken farklı tür ve ekosistemi çeşitlenmesini de amaçlarız. Bu durum komşuyla olan maddi iletişimi de doğrudan ilgilendirir. Örneğin, bahçemizi çit ya da duvarla soğuk bir şekilde ayırmak yerine ortaklaşmayı artıran çok yıllı yenebilir bitkilerden oluşan böğürtlen, asma, vb. dikine büyüyebilen bitkilerden bir alan yaratabiliriz. Böylece hem bütünlüğü oluşan geniş yeşil alanımız olur, hem de komşumuzla ortak paylaşımımızı artırabiliriz. Anadolu’nun bazı yerlerinde iki tarla arasını ‘an’ olarak isimlendirirler. Oralarda en ilginç otlar biter. Bu da kanıtlıyor ki sınırlarda yaratıcılık vardır. Bir başka örnek insan yerleşimlerinden verelim. Örneğin, gerek İstanbul, İzmir gibi tarihsel olarak etniklerin yaşadığı mahalleler olsun, gerekse Batı ülkelerinde, hakim kültürün dışındaki etnik toplulukların alanlarında hem farklı tatlar hem de farklı renkler ve hatta mimari biçimleri göze çarpar.

Dünyanın başka yerlerinde olduğu gibi ABD’nin Oregon ve Washington eyaletlerinde post-karbon kentleri yaratma yolunda bir dizi önlem alınıyor. Bunlardan biri herkesin kompost yapması ya da bahçe ve mutfağından çıkan organik atıkları belediyenin topladığı günlerde hazır etmesidir. Bunun yanında kaldırım ve kavşaklara yenebilir bitkilerden bahçeler oluşturmak ve bahçede yetiştirilen sebze ve meyvelerin fazlasını satmak ya da değiştirmek ve hatta kentte 2 keçi, 4 tavuk ve arı kovanı bulundurmak yasallaşmıştır. Bu yolla hem yiyecek güvenliği sağlanırken hem de karbon ayak izinin yerelliğe odaklanılarak azaltılması amaçlanmaktadır.

Mıntıka ve Sektör (Dilim) analizi
Tasarımlarımızda göz önüne alacağımız başka önemli bir nokta ise zon (mıntıka) ve sektör (dilim) analizidir. Zonları işlevsel kriterlere göre tasarlayabilmemize rağmen sektörleri ekolojik olarak bir arada uyum içinde yaşayacak şekilde düzenleme yaparız. Çünkü sektörler arazi ya da proje ile gelen özelliklerdir. Bizim insiyatif alanımız dışındadır. Onları değiştiremeyiz ancak gözleyip veri toplayarak tasarımımızı ona göre yapabiliriz. Örneğin, bir hastane tasarlarken pasif ve aktif enerji kullanımına dikkat etmek için ğüneşin mevsimlere göre proje alanını nasıl selamladığı, hakim rüzgarların nereden estiği, eğer kaçınılmazsa yakınında olan fabrika bacasından gelebilecek kirliliğe karşı nasıl önlem alabileceğimizi dikkate almalıyız.

Zonlara gelince; arazimizin büyüklüğünü mümkünse beş bölgeye ayılarak en sık kullandığımız alandan en seyrek kullanacağımız alana kadar ve her bölgeye gereksinime göre işlev, hatta birkaç işlev yükleyebiliriz. Böylelikle şifalı otlar bahçesi (örneğin) hastane mutfağının en yakınında (Zon 1’de) yer alırken, yaban hayatına yer ayırdığımız vahşi yaşam koridoru ise hastanenin en uzağındaki (Zon 5’de) yer almalıdır. Böylece hastalar o kimsenin rahatsız etmeyeceği yerde meditasyon yapabilsinler. Ara yerdeki 3. Zonda tavukların ya da kazların meyva ağaçları altında gezinmeleri hatta keçilerin ziyaretçi çocuklarıyla iletişim kudrukları bir alan olabilir. Böylece tavuklar/kazlar serbestçe gezindikleri yerleri doğal olarak gübrelerken topraktaki salyangoz vb. ‘zararlıları’ yem olarak kullanacaktır. Doğayla bütünleşmiş yaşam emek yoğun olmakla birlikte eğer başından itibaren akılcı bir sistem tasarlarsak sonraki yapılacak işi aza indirgemiş oluruz.

Gelecek öngörülerinde permakültür
Endüstriyel yaşamda herşeyin en üst noktaya geldiği dikkate alınırsa enerji yoğun olmayan yaşam kurmamamız gerektiği kaçınılmazdır. Enerji kullanımı açısından önümüzdeki yüzyıl ve ötesi için baktığımızda dört senaryo göze çarpar (5). Bunlardan birincisi yukarıda bahsettiğimiz kapitalizmin devasa enerji kaynakları yaratarak sürekli büyümeye devam etmesidir. Bu durumda öteki gezegenlerde yeni istila alanları aramamız gerekiryor. İkinci senaryo ise teknolojik stabiliteye dayanıyor. Eğer nüfus artışını durdurursak kaynak tüketimi de kendiliğinden azalacaktır. Bu senaryoya göre kimin ne kadar tükettiği dikkate alınmamış oluyor. Sanki bir Amerikalı ile Bangladeşli ya da bir Anadolu köylüsü ile Sabancı’nın yarattığı karbon ayak izi eşitmiş gibi…Üçüncü senaryo ise enerji kullanımını azaltmaya ve toplumu endüstri öncesi yaşam koşullarına çekmeye yöneliktir. Aynı zamanda gerek ekonomik gerekse ekolojik krizlerle nüfusun bir kısmının kendiliğinden zaten yok olacağı varsayılır. Küçük ekoköy dizilerinden oluşan binlerce nüfuslu bir topluluk eger tepeden inme yönetiliyorsa ve kendileri yönetime katılamıyorsa onlar adına başkaları karar verirken demokrasi ne kadar işleyecektir? Dördüncü senaryo ise çöküştür. Bir başka deyişle gelinen noktada uyğarlığın zaten çökmeye başladığıdır… Bu durumda vahşi yaşama dönmekten başka çare yoktur.

Permakültür ise bize yalnızca çöküşle var oluş arasında ümit vadetmekle kalmaz. Aynı zamanda yaratıcı yöntemlerle toplumu yeniden şekillendirmeyi ve evrimine yardımcı olmayı amaçlar. Bunu yaparken de merkezi olmayan insani boyutta yeşil teknonolojiler önerir. Kısacası teknik stabilite ile yeşil teknolojiler arasında yaratıcılığın kullanıldığı bir alanı temsil eder. Sürdürülebilir yaşam tasarımları için eğer kendi kendini yöneten ve besleyen sosyal ve maddi sistemler kurarsak bunu sağlamak mümkündür.

Toplumsal permakültürle küresel iklim değişiminin yaralarını nasıl sarabiliriz?
Bugün geldiğimiz noktada yaşamın her alanında ekolojik restorasyon gereklidir. Öyleyse öncelikle insanın doğayla bozulmuş ilişkisini onarmaya odaklanmalıyız. Bir Toplumsal Ekolojist olarak toplumsal odaklı bir permakültürü benimsiyorum. Seller yükselirken bir adaya ya da dağ başına çekilip kuracağımız ‘permakültür cenneti’nde huzur bulmamız mümkün olmadığına göre…
Permakültürün kökü eskiye dayanmakla birlikte insanlığın bugüne kadarki pratik bilgi ve deneyim birikimi de önemlidir. Permakültürde uygun teknolojiler olarak tanımladığımız merkezileşmiş olmayan teknolojilerle kendimize yeten ve komşu köy ve kasaba ya da kentle dayanışan yaşamlar oluşturabiliriz. Bu noktada kuracağımız sistemin boyutu önemli olmakla birlikte nasıl yönetildiği daha da önem taşımaktadır. Örneğin, yenilenebilir enerji olarak yöreye uygunsa rüzgar tribününe evet. Ama eğer bir kasabanın tüm enerjisi tek bir rüzgar enerjisi firması tarafından kontrol altına alınmışsa bu da merkezileşme demektir. Ayrıca tasarımımıza göre bir sistemin çökmesi durumunda öteki sistem devreye girmelidir ki; bu şekilde sistemimiz dirençli olsun. Bu da permakültürün tek bir kaynağa bağlı kalmaksızın çeşitlilikten direnç doğar ilkesidir.

Araştırmalara göre endüstriyel hayvancılık ve tarımın iklim değişimindeki payı en az beşte birdir. Türkiye’nin de gittikçe artan erozyon ve kuraklıkla yüzyüze olduğu hesaba katılırsa hem var olan uygulamaları değiştirmeyi hem de her damla suyun koruması ve yeniden kullanıma geçirilmesi gerekir. Bu uygulamalar yağmur suyu hasadından, suyun yeraltında ve yer üstünde tutulması ve gri su dediğimiz mutfak ve banyo sularının yeniden kullanılmasını içerir. Buna ek olarak; kent yaşamında su kullanım oranının tuvaletlerde %26 civarında olduğu dikkate alınırsa, bir apartman dairesinde dahi kullanabileceğimiz ve hiç kokusu olmayan kompost tuvaletleri düşünmeye başlamanın zamanıdır sanıyorum.

Bugün küresel iklim krizinin toplumsal, sosyal ve ekonomik boyutlara kadar yaşamımızın her alanını etkilediği açıktır. Oysa kapitalist sistem doğadaki her şeye kaynak olarak baktığı sürece artan kuraklıkta ne dereleri ne de yerin altını rahat bırakacaktır. Türkiye’de derereler ve nehirler üzerine kurulacak iki bini geçen küçük hidro elektrik santral (HES ler) ve yüzlerce maden ruhsatı gelecegimizin su kriziyle karşı karşıya olduğunu gösteriyor. Elbette bunlara karşı duruşu sürdürmeliyiz. Permakültür uygulamalarıyla da bireysel olarak sürdürülebilir bir yaşam tasarlamanın ötesinde toplumsal değişimi amaçlarsak gerçek anlamda farklılık yaratmaya katkıda bulunabiliriz. Yoksa kapitalizm de yeşil teknolojiler kendini yeşillendirme çabasında…

Permakültür projelerinde ölçek önemli değildir. Bir dönümlük arazimizi planlayabileceğimiz gibi onlarca dönümlük ekoçiftlik veya ekoköy tasarlayabiliriz. 21. Yüzyılın başında Çin hükümeti permakültürcülere geleceğin eko kentlerini planlatmaya başladı. Günümüzün bir başka örneği de Afrika’dan: Zimbabve dahil bir dizi Afrika ülkesi kent ve kırdaki tarımı Afrikayı Planla (PlanAfrica ) kuruluşu altında permakültürcülere yaptırıyor ve bu ülke politikası haline gelmiş durumda. Türkiye’de belediyeler düzeyinde hareket edip çok geçmeden permakültür ve doğal tarım uygulamalarıyla kendine yeterliliğine adım atılmasını sağlamaya çalışmalıyız.

Yazının başlangıcında söz ettiğimiz David Suzuki’nin deyimi doğrudur. Permakültürcüler söz üretmekten ziyade iş üretmeye başka bir deyişle mümkün olanı göstermeye çalışırlar. Permakültür köktenci bir yaşam değişimi önerdiği için evrimci olduğu kadar devrimcidir. Hiçbir şey kendi başına var olmadığı gibi permakültür de ne eczacıdan alınıp sürülecek mucizevi bir merhem ne de spiritüel pratiklerle bir an kendimizi rahatlatacağımız ama sonra tekrar gerçekle yüzyüze geldiğimizde bunalıma gireceğimiz bir yöntemdir. Herkesin permakültürü kendine deyip en azından benimki tüm sistemi sorgulamaya yöneliktir. Elbette bu da birçok başka şeyden öğrenmeyi gerektiriyor. En önemlisi de neredeyse 15 yıllık permakültür tanışıklığı ve uygulamalarım bana permakültürün köklerinin Anadolu’daki bilge köylü yaşamında, Afrika’daki kadının anahtar deliği bahçesinde, Hindistan’daki çiftçinin biyodinamik tarımında ve Maorilerin toplumsal seramonilerinde olduğunu gösteriyor. O bilgelikleri bugünün gerçekliğiyle sentezleyebilirsek karbondioksit emisyonlarımızı 350ppm‘in dahi gerisine çekme kültürü geliştirebileceğimize inanıyorum.

[Yazı Üç Ekoloji Dergisi için yazıldı]

Kaynaklar:
1. Bill Mollison, Permaculture : A Designer’s Manual /Bir Tasarımcının El Kitabı.
2. Larry Korn, Fukuoka’nın kitabı ‘One Straw Revolution’ın (Ekin Sapı Devrimi, Kaos Yayınları) editörü .

Web sayfası: http://www.larrykorn.net
3. http://cityrepair.org/ Ekolojik mimar Mark Lakeman kurucularından.
4. Michael Doliner, Oil and War. http://www.swans.com/library/art13/mdolin21.html.
5.Gelecek Senaryoları- http://www.futurescenarios.org/content/view/16/31/

http://permakulturplatformu.org/?p=1263

March 9, 2011 Posted by | anti-kapitalizm, ekokoy - permakultur, ekoloji, iklim, kooperatifler vb modeller, tarim gida GDO | Leave a comment

“Vicdanlı” Başbakanla Görüşen Hayvansever Heyetine Açık Mektup

Geçtiğimiz günlerde, Türkiye’deki hayvanların durumunun yasalar nezdinde iyileştirilmesi için bir avuç hayvansever olarak, biz hayvanse­verleri temsilen başbakanla görüştü­ğünüzü basından öğrendim. Habere ait fotoğraf karesine baktığımda İBB Başkanı Kadir Topbaş’ın da yanınız­da, aynı masada yerini almış olduğu­nu gördüm ve hiç şaşırmadım. Yıllar­dan beri başkanı olduğu belediyenin hayvanlara yaptığını destekleyen ve onaylayan, perişan durumdaki, kaşek­tik, korkudan donakalmış hayvanla­rı sokaklardan toplatıp belediyesinin barınaklarına kapattıran, onlara binbir eziyeti, sistematik katliamı, soykırımı, reva gören Kadir Topbaş’la aynı masa­daydınız. Her gün lanet okuduğunuz o adamla vicdan muhasebesi yaptığınız o masada birlikteydi­niz…

Sizler, biz hayvan korumacıları, hayvan hakları savunucu­larını hiçbir şekilde temsil edemezsiniz. Çünkü hayvan nedir; ne çeker; ne yaşar; ne hisseder; biha­bersiniz. Bihaber ol­masaydınız “vicdan” kelimesini kullanır­ken bir kere durup düşünürdünüz. Yıllar boyunca hayvanları “süpürülmesi gere­ken çöp” olarak gö­ren, onları katleden, yaşamaya çalıştıkları sokaklardan ellerin­deki tüm olanakları seferber ederek on­ları süpürmeye uğ­raşan adamlarla aynı masadaydınız. Söz­de onların haklarını korumak için… İBB’nin Hasdal Barınağı’nda boğazla­nan onlarca yavru köpeği nasıl da unu­tup elleri kanlı o adamlarla aynı ma­saya oturabiliyorsunuz? Aaa, unuttum, siz hayvan hakkı koruyordunuz, değil mi? Masabaşında? Kendinizi her türlü pislikten arındırarak, toplumun ger­çekliğinden soyutlayarak ne de güzel koruyorsunuz hayvanları. “Vicdanlı” adamlarla masalara oturup hayvanlar için merhamet dileniyorsunuz. Hay­vanların daha kapsamlıca nasıl kökünü kazırız diye düşünen, fikri neyse zikri de yıllardan beri belli olan o adamlarla birlikte hayvanların haklarını koruya­caksınız, hem de yasayla. Sizde hiç mi mantık kalmadı da giyinip kuşanıp o adamlarla hayvanlar için merhamet di­lenmek için o masaya oturma cüretini gösterebiliyorsunuz? Size o temsil yet­kisini kim verdi? Hayvanlar mı? Yoksa aynı masaya oturmaktan bile imtina ettiğiniz bizler mi? Ne uğruna o adam­larla uzlaşmayı düşünebiliyorsunuz?

Size bu tür bir yetkiyi ne hayvanlar verdi, ne de biz verdik. Ama siz, ken­dinizi soyutladığınız bu toplum içeri­sinde toplumsal duyarlılığınızı cümle aleme göstermek, kanıtlamak için ken­dinize vazife edinip katillerle aynı ma­saya oturuyorsunuz. Riyakâr, reklam kokan, sahte gülümsemenizle hayvan­lar için her şeyin daha iyi olacağını id­dia ediyorsunuz. Aynı masada oturdu­ğunuz başbakanın da meğer ne kadar vicdanlı olduğunu söylüyorsunuz.

O “vicdanlı” adamın yönettiği devle­tin sınırları içerisinde her gün kadına şiddet, taciz, tecavüz uygulanıyor; ga­riban hayvanlar binbir eziyetle sokak­lardan toplanarak barınaklara hapsedi­liyor, buralarda katlediliyorlar, kesilip biçiliyorlar; seks işçiliğine zorlanan travestiler/transseksüeller nefret cina­yetine kurban gidiyor; anayasal hak diye kendilerine bahşedilen hakları kullanıp tepkisini dile getiren öğren­ciler ya da toplumun muhalif grupları gazlanıyor, coplanıyor, 19 yaşındaki bir kadın öğrencinin bebeği düşürü­lüyor eylemdeyken; insanlar sırf etnik kökenlerinden ötürü aşağılanıyor, yer­lerinden yurtlarından edilip sürgüne gönderiliyor, ailesinden insanlar gö­zaltında kaybediliyor; Roman bireyler halen aşağılanıyor, daha iyi bir yaşam kandırmacasıyla yıllardır sürdürdük­leri yaşam tarzlarından vazgeçmeleri isteniyor, yani yok sayılıyorlar; ağ­zını açıp tepkisini dile getiren, sözde demokratik kitle eylemi düzenleyip başka bir düzeni talep edenler yıllarca tutsak ediliyor; bu listeyi daha çoook uzatabilirim. Kendisine “çevrecinin daniskasıyım” diyen o vicdanlı adam ve ekibi, Türkiye’nin dört bir yanın­da HES kurdurtup her tarafta yaşamı işgal ediyor, bitiriyor, yaban hayvan­larını zorla göç ettiriyor, hayatı zin­dan ediyor onlara, ne için? Daha çok para için? Ama bunların hiçbirisi sizi ilgilendirmiyor, değil mi? Vicdanına inandığınız ve hayvanlar için merha­met dilendiğiniz adam, hayvansever­leri “bunlar da köpekleriyle yatıp kal­karlar” diyerek halihazırda toplumsal şiddete maruz kalan hayvana duyarlı kesimi bir de hedef gösteriyor. Ama si­zin umrunuzda olur mu ki? Siz “sosyal sorumluluğunuz”a bakarsınız sadece. Kiminle, hangi masaya oturmuşsunuz, neyin pazarlığını yapmışsınız, hiçbir önemi yok, değil mi? Demek ki kendi­nizi toplumdan ne kadar soyutlamışsı­nız ki bütün bu saydığım hak ihlalleri sizi hiç rahatsız etmi­yor? Sahi, hayvan de­yince aklınıza kedi-köpek mi geliyor sadece? Devletin iz­niyle vurdurtulan ve üzerinden para kaza­nılan yaşlı geyik sizi hiç rahatsız etmiyor mu mesela? Ağzınıza bir parmak bal çalın­ması da sizi rahatsız etmiyor? Aptal yeri­ne konmak? Seçim­lerden sonra istediği­nizi yapacağım diyor o “vicdanlı” adam. Siz de inanıyorsunuz, kabul gördüğünüz, o koskoca (!) Dol­mabahçe Sarayı’nda ağırlandığınız görüş­menizin olumlu geç­tiğini söylüyorsunuz. Hayvanlar bu ülkede yasalarla katledilir­ken halen inanıyorsu­nuz ya, helal olsun diyorum size. Bu kadar kör olabilmek herkesin becere­bileceği bir şey değildir çünkü. Ama siz her gün zihnimize işlenen o acıyla, işkenceyle, aşağılamayla dolu hak ih­lallerinden de rahatsız olmuyorsunuz ki bu durumdan rahatsız olmayan, bu durumları değiştirmek bir yana hak ihlali mağdurlarını oyalamayı bile be­ceremeyen bir diğer “vicdanlı” adamla oturup mutlu, mesut evlerinizde barın­dırdığınız hayvanlarınızın hikayelerini paylaşıyorsunuz.

Toplum hayvanları görmeye taham­mül bile edemezken, devlet bu taham­mülsüzlüğü körükleyerek, yani habire ortaya kuduz senaryoları atarak aha­liyi hayvanlara karşı galeyana getirip “steril toplum”u yaratmaya çalışırken, yine yıllardan beri hayvan konusunda fikrini açıklamış, belli etmiş devlet, yasalarını kullanarak hayvanların kö­künü kazımaya uğraşırken siz hangi hakkı, kimden talep ediyorsunuz? Bir hak ya vardır ya da yoktur, bunun tar­tışmasını kim olarak, hangi sıfatla ya­pıyorsunuz? Hem de hayvanın kökünü kurutmaya and içmiş devletten hay­vanlar için merhamet dilenerek, katil­lerle uzlaşmaya çalışarak?

Hayvan konusuna nerden bulaştınız, hiç bilmiyorum, ama size bir tavsiyem var. Yol yakınken dönün, hayvanla­rı siyasetçilere ve sosyal sorumluluk saçmalıklarınıza meze etmeyin, bıra­kın, sosyal sorumluluk projelerinizi başka alanlara yönlendirin. Hiçkim­senin zorla temsilcisi olmaya çalışma­yın. Hayvanları da bizleri de devletin, toplumun maskarası etmeyin. 5199 çıkarken alkışlamıştınız, bayram et­miştiniz, böylelikle yine devlet bir parmak balı ağzınıza çalmıştı, anlaşı­lan o ki yine ağzınıza bir parmak bal çalınacak. 5199 çıktı da ne oldu? Hay­vanların, yasalar dayanak gösterilerek öldürüldüğü bir sürece girilmiş oldu, kısırlaştırma zorunlu hale geldi, be­lediye barınakları mezbahaya döndü, eskiden belediyeler ulu orta hayvanla­rı zehirlerken şimdi dağa, taşa, bayıra atıyor; kapalı kapılar ardında istediği şekilde öldürüp geçiyor. Bu mu sizin zaferiniz, yere göğe sığdıramadığınız başarılarınız? Biraz “biz ne yapıyoruz, girişimlerimizin sonucu nereye varır” diye düşünün. Hayvanı tanıyana ka­dar da bir zahmet elinizi hayvanlardan çekin, zarar verdiğiniz yeter. Toplum hayvanla birarada yaşamaya bu kadar yabancılaşmışken, onlarla yaşamak istemediğini türlü talihsiz olayla belli etmişken yasa masa diye boşuna hiç uğraşmayın. Çocuk istismarcısı lehine rapor tanzim eden, tacize uğrayan ka­dını karakoldan kovan, yıllardır süren faili meçhul cinayetleri ya da arkasın­da başka güç odakları olduğu apaçık ortada olan suikastleri aydınlatmayan, dava dosyalarının zaman aşımıyla so­nuçlanmasına toplumu seyirci bırakan, töre cinayeti ya da erkek şiddetinden kadını korumayı bile beceremeyen, adalet aramak için adliye – ev arasında mekik dokuyan, yolları aşındıran in­sanları mağdur eden, doğayı çıkardığı yasayla tahrip eden devlet mi hayvanı koruyacak? Katliamı gerçekleştireni bulacak? Göstermelik olarak buldu­ğunda ne olacak? Bunları biraz olsun düşünün. Yakın tarihi de göz önünde bulundurarak biraz analiz yapmayı de­neyin. İyi niyetliyseniz bile katillerle aynı masaya oturup uzlaşmaya çalışa­rak hayvanların içinde bulunduğu zor koşulları daha da beter etmeyin. Ve artık farkına varın, devlet hayvan için gerçekten kılını kıpırdatmaz, “kıpır­datmış gibi yaptığı” zaman da infiale kapılmış olan sizleri susturmak, hay­vanlara çektirdiklerini sizlere unut­turmak için yerinden kıpırdar. Sonra hayvanlar yine aynı acıyla yaşamaya devam eder.

Kuduz Köpek

March 1, 2011 Posted by | anti-otoriter / anarşizan, ekoloji, ezilenler, sistem karsitligi, somuru / tahakkum, türcülük, doğa / hayvan özgürlüğü | Leave a comment

Solun Antroposentrik Türcü Söylemleri ve Rantçı Yaklaşımları Üzerine: HES Mücadelesi Doğa Koruma Mücadelesidir

HES Mücadelesi Doğa Koruma Mücadelesidir…

Merhaba dostlar ve yoldaşlar, 

Son birkaç aydır HES karşıtı mücadelelerin içine düştüğü durumu endişe ile takip etmekteyiz.Özellikle yıllardır eleştirmiş olduğumuz çevre STK’larının durumu, bu mücadele içerisindeki iki yüzlü tutumlarıyla daha da net ortaya çıkmıştır. Ancak HES karşıtı mücadele içerisindeki STK’lar dışında kalan grupların da geldiği nokta; bizim artık konuya müdahil olmamızı gerektirmiştir.

Daha önce yerelden gelen güçleri ile mücadele grupları kuran bu sivil oluşumlar, son dönemde ne yazık ki sol propagandanın güdümüne girmeye başlamıştır. Bizler yıllardır doğa savunma mücadelesi konusunda bu tehlikeye dikkat çekmeye çalışmış ve elimizden geldiğince buna karşı söylem ve eylem geliştirmiştik. Ancak foncu-küçük burjuva çevre STK’larına karşı alternatif olarak kurulan platformların da hantal bir solcu yapılanma haline geldiği; sol söylemlerin, dolayısıyla da türcülüğün ayyuka çıktığı yerler olmaya başladığı birçoğumuzun dikkatini çekmektedir. Ayrıca bu paltformlara destek veren meslek odalarının da birçok ulusal ve uluslararası kapitalist şirketten fon aldığını da buradan belirtmemiz gerekmektedir.Özellikle mimar ve mühendis odalarının aldıkları fonlarla binalarını yeniledikleri, bu fonları veren şirketlerin birçoğunun inşaat firması olduğu, bu firmalardan bazılarının HES inşaatlarıyla doğrudan veya dolaylı olarak ilişki içerisinde bulunduğu da göz önünde bulunan bir gerçektir.

Bizim için mücadeleyi solcunun-sağcının yapması asla sorun teşkil etmemektedir. Ancak mücadelenin doğa koruma mücadelesi değil de insanın mücadelesi şeklinde lanse edilmesine karşı bizim de susmamız mümkün değildir. HES’ler ve diğer santraller uygarlığın ve tüketim toplumunun gerekliliğinden dolayı yapılmaktadır.Yapılan her santral çevresindeki yaban hayatı alanlarını katlettiği gibi, hizmet verdiği fabrikalar ve üretim araçları ile doğanın yok edilmesine ayrıca ortam hazırlamaktadır.Alternatif ve yenilenebilir enerji kaynaklarının bile kirli olduğunun ayyuka çıktığı bir dönemde, mücadelenin insan temelli bir mücadele olduğunu savunmak abesle iştigalden öteye gitmemektedir.Sorunun temel kaynağı insanın ta kendisidir, bu santraller insanların kullanımı için yapılmakta, hizmet verdiği fabrikalar insanların ruhsal ve maddi açlıklarını doyurmak amacıyla üretim yapmaktadırlar.Ancak tüketime mahkum olmuş, doğayla uyumlu yaşamdan tamamen kopmuş şehirli bireylerin bunu anlamasının zor olduğunu da çok iyi biliyoruz.

Ancak burada atlanan bir gerçek var ve bunun bizim açımızdan önemi büyük. Solcu grupların insan merkezli türcü söylemleri, yarın öbürgün bir sosyalist devrim olduğunda bizi nasıl bir doğal yıkımla karşı karşıya bırakacak bunu endişeyle takip ediyoruz.Bugün HES yapılacak bir köydeki 50 hanede yaşayan insanların, orada evini kaybedecek yaşam ortamından sürgün olacak onbinlerce vahşi canlıdan üstün olduğunu, mücadelenin bu insanların kültür ve yaşam mücadelesi olduğunu iddia eden zihniyet; yarın öbürgün iktidarı eline aldığında “Her şey insan için” zihniyetiyle doğayı tamamen yok edecek işler yapacaktır diye bir çekincemiz var.

Bu zihniyetin sonuçlarını son 100 yılda çok büyük acılar yaşayarak gördük.Karadeniz’de ayı popülasyonlarını onbinlerden yüzlü sayıların altına indiren de “kovanımı parçalıyor,bahçemi dağıtıyor” diyerek insan merkezli düşünen zihniyet olmuş; anadolu parsı sırf köy evlerinde duvar süsü olmak adına adını aldığı ortamda yok edilmiş; kelaynaklar tarım alanlarında çok çekirge var diyerek yapılan uçak ilaçlanmaları sonucu ölmüş kısır kalmış; leylek yuvaları göç zamanı elektrik telleri kopuyor diyerek bozulmuş ve yok edilmiş; toyların ve birçok bozkır kuşunun nesli tarımda kullanılan pestisitler yüzünden yok olmaya yüz tutmuştur. Bu bahsettiğimiz olayların hepsi de insanların daha rahat yaşaması, daha rahat tarım yapması ve daha çok para kazanması uğruna meydana gelmiştir.

Her Şey İnsan İçin söylemi, aslında tamamen liberal ve kapitalist dünya düzeninin de söylemidir.Bir fabrika sahibi de açtığı fabrikanın insan istihdamı ve insanların ihtiyaçlarına hizmet ettiğini iddia eder.Bugünkü sol söylemde de insanın tanrılaştırıldığı, herşeyin hakimi olduğu yönündeki bakış açısının da bundan hiçbir farkı olmadığını görüyoruz.En son bir partinin Fındıklı gençlik kollarının yaptığı “İnsanın Kelaynak Olası Geliyor” minvalindeki afişler, bizim bahsettiğimiz tehlikenin de ne boyutta olduğunu gözler önüne seriyor.İnsanlar yüzünden nesli tükenme tehlikesi altına girmiş bir canlıyla boy ölçüşme ve ondan üstün olduğunu iddia etmenin mantıklı bir açıklamasının olamayacağını düşünüyoruz.

Bir diğer nokta da yerel grupların şehirler içine hapis olmaya başlamaları, toprağın ve doğanın mücadelesinden iyice uzaklaşmaları da gözümüzden kaçmayan bir nokta olarak karşımıza çıkıyor.Tabi bu o grupların işleyiş şeklidir karışmak haddimize düşmez, ancak şehirden toprak kurtuluşu mücadelesinin nasıl verileceği; sadece tanıdık basın kuruluşlarında yayınlanan basın açıklamalarının ve kitlesel mitinglerin ne gibi bir faydası olacağı sorusu da kafamızı kurcalamaktadır.

Son olarak da HES karşıtı mücadelelerin bazı gruplar ve kişiler tarafından propaganda ve kendilerine adam toplama yeri olarak görülmesinden bahsetmemiz gerekmektedir. Biz  yeşil anarşistler, yeryüzü kurtuluşçuları ve hayvan kurtuluşçuları olarak kendi siyasi mücadelemiz olan konuda dahi propaganda faaliyeti ve adam devşirme gibi çabalar sarfetmezken; bazı grupların mücadeleyi propaganda alanı haline getirmesine asla izin veremeyiz.Bu mücadele doğanın kurtuluşu mücadelesidir ve yapılabilecek tek propaganda “Uzlaşmasız,istisnasız ve mazeretsiz bir biçimde doğaya yapılan saldırının durdurulması” söyleminin dışına taşmamalıdır.Hele ki bugüne kadar yaşanmış büyük doğal felaketlerinin temelinin SSCB gibi ağır sanayi hamlesi yüzünden en kirli şekilde üretim yapan bir ülke ve bunun kurucusu olan zihniyet olduğunu varsayarasak, bu propagandanın inandırıcılığının olmadığını da sizler de göreceksinizdir.

Son söz olarak şunu söylemek istiyoruz. Bizler doğanın korunması için çalışan her türlü sivil ve yerel halk hareketlerine sağcı-solcu-islamcı-ülkücü demeden destek verdik ve vermeye devam edeceğiz.Bizim derdimiz doğanın savunması ve ekolojik yıkımın önlenmesidir.Ancak mücadelenin üzerinden kimsenin parsa toplamasına ve yanlış propagandalarla mücadeleyi insan merkezli noktaya getirmemesi için de elimizden geleni yapacağız. 

Vahşiye Dönüş Fanzin

February 22, 2011 Posted by | anti-endustriyalizm, anti-kapitalizm, anti-otoriter / anarşizan, bu topraklar, eko-savunma, ekoloji, ekolojist akımlar, ezilenler, isyan, sistem karsitligi, somuru / tahakkum, Su, türcülük, doğa / hayvan özgürlüğü | Leave a comment

CEPHEDE: Greenpeace’den ayrılıp Sea Shepherd’ı kuran Paul Watson ile söyleşi

Paul Watson’la ELF’in dergisi The Resistance’ın yaptığı söyleşi…

Balina Savaşları adlı Tv programı Sea Shepherd Conservation Society(SSCS)’nin önceden kendileriyle alakası olmayan küresel bir izleyici kitlesiyle buluşmasını sağladı, hem kurumla, hem yapılan işle ve çevre hareketi içerisindeki uzun tarihinizle tanışmasını sağladı.Lütfen okuyucularımıza bu yola girmenize neden olan şeyi ve hem çevre hem hayvan hakları hareketinde aktif olmanıza sebep olan şeyi açıklar mısınız? Ve Greenpeace’den ayrılıp SSCS’i kurmanızın sebebi neydi?

Ben 1972’de 21 yaşında Greenpeace’i kuranlardan birisiyim, aslında 1969’de18 yaşındayken Don’t Make A Wave Committtee adında kurmuştuk. Kasım 1971’de Greenpeace Too’da tayfadan birisiydim, o zaman Amchitka Adası’ndaki nükleer denemeleri protesto ediyorduk. Greenpeace’in ilk dönem eylemlerinin çoğunda ikinci kaptan konumundaydım, ve Doğu Kanada’da fokları savunmak için de Greenpeace kampanyalarını ben başlattım ve sürdürdüm. Greenpeace’i 1977 yılında terk ettim; çünkü Greenpeace’teki bürokratikleşmeden memnun değildim; ayrıca bu konulardaki yaklaşımlarla ilgili olarak da huzursuzdum. SSCS’i sadece protesto etmekle kalmayıp deniz hayatını sömürmek için sürdürülen yasa dışı eylemlere müdahale etmek için kurdum. Sea Shepherd kaçak avcılığa karşı bir kurumdur, doğal hayat alanlarının ve deniz hayatının korunması konusunda çalışıyoruz.

İlk dönemlerinizde ulusal hayvan hakları/çevreci gruplar size destek oldu mu?

SSCS, The Fund for Animals ve Cleveland Amory’nin destekleri olmasaydı başarılı olamazdı. The Fund for Animals ilk gemimizi almak için lazım olan parayı tedarik etti. The Royal Society for the Prevention of Cruelty to Animals (RSPCA) grubu ise ilk kampanyamızı finanse etti, ve Sea Shepherd’la beraber bu iki kurumun koalisyonu sonucunda Doğu Kanada’ya fokların katledilmemesi ve savunulup kurtarılması amacıyla ilk gemimizi yollamış olduk. Bir yıl sonra Britisih League Against Cruel Sports kurumu da balinaları korumak amacıyla bizle parasal yardımda bulundu.

SSCS’nin topraktan uzaklaşıp suya girmesine yardım eden kişiler kimlerdi?

Cleveland Amory’yi zaten söyledim, Bunun yanında RSPCA’den Dr. Richard Jordan vardı. Ayrıca gemimizde Buckminister Fuller, antropolog Margaret Mead, yazar Farley Mowat, aktör Richard Basehart, Bon Barker, aktris Jan SMithers, Greenpeace’den Robert Hunter ve yazar Edward Abbey vardı.

İlk zamanlarında SSCS’in taktik anlamında yaklaşımı nasıldı ve bugün herhangi bir farklılık söz konusu mu?


Yaklaşımımız değişmedi. Bizler yasa dışı eylemlere müdahale ediyoruz ve bunu yaparken de muhataplarımıza fiziksel zarar vermekten uzak duruyoruz, ayrıca uluslararası koruma yasaları bağlamında hareket ediyoruz. BM’in Doğa’nın Koruma Altına Alınması prensiplerine uygun olarak hareket ediyoruz. Agresif bir tavırla; ama şiddete başvurmadan hareket ediyoruz. Gönüllü ekibimizle çalışıyoruz, başlangıçta vejetaryen bir ekipken 2002’den beri tamamen vegan olduğumuzu söylemem lazım.

Doğrudan eylem nedir?

Yaptığımız şeye doğrudan müdahale adını verdim. Afiş asmıyoruz, şahit olmuyoruz, bizler kendilerine karşı olduklarımızın yasa dışı eylemlerine doğrudan müdahale edip o eylemleri sona erdiriyoruz. Ancak etkili olabilmek için doğrudan eylemler, açık hedefleri ve mekanları iyi düşünülmüş stratejilerle yürütülmelidir.

Peki neden doğrudan eylem/müdahale?

Çünkü bu etkili bir yöntem, sonuç alabiliyoruz ve yaptığımız işi iyi yapıyoruz.

Bu yaklaşım nasıl gelişti ve diğer kurumların yaklaşımlardan nasıl bir farklılık gösterdi?

Bir çok farklı alandan bir sürü şey öğrendim. Kanada Sahil Koruma’dan , Norveç ve İsviçre bandıralı ticari gemilerden denizciliği ve navigasyonu öğrendim. Greenpeace’den medyayla nasıl çalışmak gerektiğini ve etkili medya taktikleri geliştirmeyi öğrendim. Amerikan Yerli Hareketi’nden, Lakota ve İroquis’den cesur olmayı ve inançlarım uğruna dimdik ayakta durmayı öğrendim. Margaret Mead’den bireyin gücünü öğrendim. Üniversitemden dilbilimi, iletişim, ve tarihi öğrendim. Ve ölmek üzere olan bir balinanın gözünden ise hedeflerimiz uğruna bu yola adanmayı ve asla tereddüt etmemeyi öğrendim.

Diğer oluşumlardan farkımız ne? Yaptığımızı bizim gibi yapan başka bir kurum daha yok dünyada. Benzerimiz yok. Denizlerdeki doğal hayata, habitatlara odaklanıyoruz ve yasa dışı eylemlere son vermek için fiziksel eylemlerde bulunuyoruz. Bunu yaparken Savaş Sanatı (Sun Tzu) ve Beş Yüzük Kitabı (Miyamoto Musashi) kitaplarındaki stratejik prensiplere başvuruyoruz, bunu yaparken de Marshall McLuhan tarafından ifade edilen medyayı anlama yasalarını ve ekolojinin temel kurallarını da göz önüne alıyoruz.

Eğer doğrudan eylem işe yarıyorsa sizce diğer kurumların doğrudan eylemlere başvurmamasının sebebi ne?


Diğer kurumlar adına konuşamam. Ama insanların bize şekil veren eğitim sistemleri ve toplumsal gelenekler tarafından esir edildiğini düşünüyorum. Bizlere değişimin dilekçelerle, oylarla, toplantılarla, afişler asarak, lobicilikle, yasal mevzuatla vb ile geleceği söyleniyor. Radikal ve ekstrem görünmekten çekiniyoruz. Bizim güç noktamız ise başka kurumların ya da insanların bizim hakkımızda ne düşündüğünü umursamamamız. Bizim müşterilerimiz balinalar, köpekbalıkları, foklar ve balıklar; yoksa insanlar değil. Biz yaptığımız şeyi onlar için yapıyoruz, insanlar için değil.

Doğrudan eylemde bulunmasalar bile bu kurumlar ve bazı insanlar neden alenen doğrudan eylemleri kınama ihtiyacı hissediyor olabilir?

İnsanlarda bir şeylere karşı olma eğilimi var, farklı düşünen, farklı davranan insanlardan hoşlanmıyorlar. Tehdit altında hissediyorlar, kıskanıyorlar, öfkeleniyorlar ya da güçsüz hissediyorlar kendilerini. İşin aslı şu ki onların eleştirileri veya görüşleri benim umrumda değil. Onların eleştirilerinin konuyla bir alakası yok. Başkalarına zarar vermediğimiz sürece ve uluslararası yasalara uygun şekilde davrandığımız sürece başka kurumların ya da insanların eleştirilerine cevap vermek zorunda değiliz.

SSCS’in fazla radikal ya da uç bir oluşum olduğu şeklindeki sorulara nasıl cevap veriyorsunuz?

The Sea Shepherd Conservation Society muhafazakar bir kurumdur. Ben muhafazakarım. Muhafaza etmeden muhafazakar olamazsınız. Bizim bütün varoluş sebebimiz muhafaza etmek ve korumak. Bu dünyanın radikalleri okyanuslarımızı, ormanlarımızı, doğal hayatı ve özgürlüklerimizi yok ediyorlar.

Politik anlamda muhafazakar değerlere sahibim. Askerde gaylere ve kadınlara karşıyım; çünkü askerlere karşıyım. Refahçılığa da karşıyım; bu ülkede çok fazla refahçı şirket var, ayrıca liderleri sıkışınca halkın kucağına koşan şirket komünizmine de karşıyım. Kürtaja karşıyım; bütün fetüs severlerin ve çocuklardan nefret edenlerin bu dünaya getirdiği o sevilmeyen, istenmeyen, eğitimsiz doğum sonrası kürtajlara karşıyım. Onlar çocuklar dünyaya gelmeden umursuyorlar çocukları, doğduktan sonra ne olduğu umurlarında değil. Doğmadan önce sizinle beraberler; ama okul öncesi dönemde misiniz, o zaman işiniz bitik.

Mala ve mülke zarar vermenin şiddet içeren bir eylem olduğu şeklindeki suçlamalara ne cevap veriyorsunuz?

Martin Luther King, Jr. bir keresinde hissetme yeteneğine sahip olmayan bir nesneye karşı şiddet eyleminde bulunamayacağımızı yazmıştı.1986’da Kanada’daki Green Party balina gemilerini batırmamızın şiddet eylemi olduğunu öne sürerek beni partiden atmaya kalktı. Ben de partinin politik anlamda uygun bir çerçeve söz konusu olduğunda şiddeti desteklediğini söyledim; mesela, bu insanlar kürtajı desteklemeye devam ediyordu, ki kürtaj ister kabul edelim ister etmeyelim şiddet içeren bir eylemdir, ve muhakkak ki metali suyun içine batırmaktan daha fazla şiddet içerir. Şiddet eğer biz onu haklı görüyorsak artık şiddet değildir, ister savaş, ister kürtaj ya da et yemek olsun. Ben kürtajı destekliyorum ama bu konuda iki yüzlü değilim, kürtaj şiddet içerir, kabul ediyorum. Amerika’da vergi veren herkes vergilerinden elde edilen paranın finanse ettiği şiddeti kabul eder.

Dalai Lama yaptığımız şeyi destekliyor ve eğer şiddet eylemlerinde bulunsaydık bize destek vermezdi. Ama bu kafayı yemiş dünyada artık o da resmen bir terörist, bunun sebebi de Çin’in şiddet eylemlerine karşı çıkması, bizler de balinaları kurtardığımız için teröristiz. Balina kurtarmak , barış istemek ya da ABD başkanlığına soyunmak hiç fark etmez, terörist kelimesi başka birisinin karşı çıktığı birisini yaftalamak için en çok kullanılan kelime haline geldi.

Buradaki esas mesele, bizim kampanyalarımız ya da eylemlerimiz sırasında ya da sonunda kimsenin yaralanmadığı veya öldürülmediğidir. Şiddete başvurmama rekorumuz hala daha lekelenmedi.

Şiddetin ya da şiddetten uzak durmanın haklı olup olmadığı şeklindeki sorulara nasıl cevap veriyorsunuz?


İnsanlar şiddet dolu yaratıklar ve hep böyle olduk; inandığımız hedefler ve idealler için de şiddeti haklı çıkarmaya devam ediyoruz. Sea Shepherd yasa dışı amaçlar için kullanılan mal ve mülkleri yok ediyor. Bu bizim haklı olma gerekçemizdir.

Sizi eleştiren bazı insanlardan nasıl oldu da daha uzun süre hem aktif hem de etkili olmayı başardınız?

Stratejiyi ve taktikleri anlıyorum, medyayı anlıyorum, yasaları anlıyorum ve ekolojinin kanunlarını anlıyorum. Bir keresinde Woody Allen başarının sırrının orada olmakta yattığını söylemişti. Yani, inatçı olmak, ısrarcı olmak ve yola devam etmek. 59 yaşındayım ve hala aynı şeyi yapmaya devam ediyorum- doğal hayatı 10 yaşımdan beri savunuyorum.

Bazı eleştirmenler asla büyümediğimi söylediler, belki haklıdırlar, ama bunun nesi kötü? Emekli olmak gibi bir niyetim yok, yaptığım şeyden zevk alıyorum, müdahalelerimizin balinaları kurtardığı gerçeğini seviyorum; binlerce balinanın, on binlerce yunusun, yüzbinlerce fokun ve milyonlarca balığın biz müdahale ettiğimiz için hayatta olduğu gerçeğini seviyorum.

Hatta provoke ettiğimiz için gelen eleştirileri, ölüm tehditlerini, nefret dolu mailleri ve oluşan öfkeyi de seviyorum. İlginç buluyorum bunu, bir etki yarattığımızın kanıtı olarak görüyorum.

1960’lara dek uzanan çevre hareketinin başarısız olduğunu reddedemeyiz. Sizce bunun sebebi ne?

Ben başarısız olduğunu düşünmüyorum. 1972’de Vancouver’da bilboardlar hazırladık. Her birisinde büyük harflerle EKOLOJİ kelimesi vardı, bunun altında da SÖZLÜĞE BAKIN. OLAYA DAHİL OLUN yazıyordu. İnsanlar 1972’de ekoloji kelimesinin anlamını bilmiyorlardı. Ama bugün herkes biliyor. Çevreci hareket bir adım ileri iki adım geri tarzında
bir hareket oldu ama tamamen de başarısız olduğunu söyleyemeyiz. Bazı türleri kurtardık, bazı doğal olanları da muhafaza ettik, biraz zaman kazanmış olduk, biraz alan kazanmış olduk. Ekolojinin yasaları hayatta kalıp kalmayacağımıza karar verecek.

Okyanusta parekete oltaların, ağların, okyanus tabanı taramalarının, balık stoklarındaki düşüşlerin, ölü bölgelerin, mercan adalarının yok olmasının ve büyük okyanus memelilerinin sayısında görülen azalmanın, avcı türlerin azalmasının, göçmen kuş sayısında meydana gelen azalmanın yıkıcı etkilerine tanık oldunuz. Sizce gerçekten artık çok mu geç? Geri dönüşü olmayan noktayı çoktan geçtik mi?


Bazı açılardan evet. 20 sene içerisinde bütün mercan adaları ekosistemleri yok olacak, bütün ticari balıkçılık örnekleri de 20 sene içerisinde bitecek. Homocene’in ortasındayız şu anda, gezegenin tarihinde meydana gelen 6. büyük yokoluşun ortasındayız; 2000 ve 2065 yılları arasında 65 milyon içerisinde kaybettiğimizden daha fazla sayıda bitki ve hayvan türü yok olmuş olacak. Bu ölümüne ciddi bir mesele, ama bu meseleyi tv izleyerek ya da gazete okuyarak öğrenemezsiniz. Eğer okyanuslar ölürse biz de ölürüz, işte bu kadar basit.

Ama ben kötümser birisi değilim. Ben Dünya’nın kendine baktığını ve eğer bizler gezegenin bağışıklık sistemini kemiren virüsler gibi hareket edersek kendi oyunumuza gelip kendi pisliğimizde boğulana dek eğlenmeye devam edeceğimizi düşünüyorum. Dünya bizden paçasını kurtaracak ve belki, bir ihtimalle ekolojinin yasalarına uygun olarak yaşamayı öğreneceğiz, çevreyle uyum içerisinde yaşamayı öğreneceğiz. Ve eğer bu olmazsa o zaman evrim biz olmadan da yoluna devam edecektir.

Size göre hareketin kayda değer değişiklikleri meydana getirecek tarzda yeniden inşa edilmesi için ne yapılması gerekiyor?

İhtiyaç icatların anasıdır, eğer tür olarak ya da uygarlık olarak hayatta kalmaya ihtiyaç duyuyorsak, bunu yapmanın bir yolunu bulacağız. Hareketler gücün çeşitliliğe bağımlı olduğu ekosistemler gibi hareket etmeli. Bizim görüş farklılıklarına, strateji ve taktik çeşitliliğine ve birbirimizle uyuşmaya ya da birbirimize ters düşmeye ihtiyacımız var. Hangi konuda iyiyseniz onu yapın, yasa, mevzuat, eğitim, doğrudan eylem, sivil itaatsizlik, bireylerin tutkusunu ve yeteneklerini de kabul edin. Bu hareketin gücü Greenpeace, Sierra Club ya da WWF gibi eko-bürokrat kurumlardan kaynaklanmıyor. Esas güç Jane Goodall, Birute Galdidas, Diane Fossey, Richard Leakey ve siz ve ben gibi insanlardan kaynaklanıyor.

En kötü ve moral bozucu saldırılar genelde bizden yana insanlardan geliyor, bu tür hainlerden ve saldırılardan kendinizi nasıl uzak tutuyorsunuz, odaklanmanızı sağlayan şey ne?

Eleştiri ve saldırılardan dolayı moralim bozulmaz hatta umrumda da değil. Oscar Wilde’ın söylediği gibi “ senin hakkında konuşulmasından daha fazla moral bozan şey senin hakkında konuşulmamasıdır”.

Eğer bir şeyi savunursanız o zaman hedef haline geleceğini bilirsiniz, burada ana mesele hedef haline gelmeyi kafaya takmamaktır. Eğer işe yarar bir şey yapıyorsanız, insanları kızdırıyorsunuzdur, artık düşmanlarınız vardır. Ben başarımızı düşmanlarımızın sayısına göre, nefret maillerine, tehdit ve mesajlara göre ölçüyorum.

ABD’deki eylemcilere yönelik baskılar ve anti-terörizm yasası Green Scare SSCS’i etkiledi mi?


Hayır. SSCS yasalara karşı gelmez ve hiç gelmedi., ABD sınırları içerisinde en küçük bir kanun ihlali bile yaşamadık. Eylemcilerin anlaması gereken şey şu: yasaları anlamak zorundayız ve eğer gerekirse mümkün olan en iyi avukatı da tutmak zorundayız. Ayrıca kitabımdan da söz etmek gerekiyor burada, earthforce- An Erath Warrior’s Guide To Strategy kitabını okumak da sizin hem hayatta kalmanızı sağlar hem de hapse girmenizi önler.

Sık sık Doğanın Temel Kanunlarından söz ediyorsunuz. Ne kastediyorsunuz ve bu kanunların önemi ne?

Bireyin gücünden zaten söz ettim. Ekolojinin en önemli 3 kanunu şudur:

1- Çeşitlilik kanunu- yani bir ekosistemin gücü ona dahil olan türlerin çeşitliliği üzerine kuruludur.

2- Bağımlılık kanunu: bir zamanlar John Muir’in söylediği gibi “doğanın bir kısmını bozduğunuz zaman onun doğanın her tarafıyla bağlantı halinde olduğunu görürsünüz”..yani bütün türler birbirlerine bağımlı bir halde vardır.

3- Sonlu kaynaklar kanunu: yani büyümenin bir sınırı var; çünkü kapasiteyi taşıma sınırı var. Eğer bir tür bu taşıma kapasitesini aşarsa o zaman diğer türlerin taşıma kapasitesinden çalmış olur, böylece o tür ya yok olur ya da sayısı azalır, bunun sonucu olarak da türler arası karşılıklı dayanışma azalır, çeşitlilik zayıflar.

Çevre yıkımının esas sebebinin ve gezegende yanşan bu acının üç ana kaynaktan meydana geldiğine katılır mısınız , yani Arabalardan, etçillerden ve kömürden? (yani kömür sanayii, otomotiv sanayi ve endüstriyel çiftçilik/et endüstrisi)

Bence ekolojik yıkımın bir numaralı sebebi insan nüfusunun kontrolden çıkması ve tüketim oranlarının artmasıdır. Bence biyoçeşitliliği kaybediyor olmamız bizi bekleyen en büyük tehlike. Önceden söylediğim gibi, büyük bir yokoluş olayının ortasındayız. Fosil yakıtlar, arabalar ve et endüstrisi aşırı nüfus artışından kaynaklı sorunların büyümesine sebep oluyor. Giderek büyüyen talebi karşılayacak balık yok denizde.

Sizce insanların hayvanlar ve dünya için etki yaratacak eylemlerde bulunmamasının sebepleri ne, en büyük ayak bağı, en büyük engel ne?

İnsanın aptal olması. Yüz milyar galaksi içerisindeki tek bir galakside etrafında 100 milyar yıldız bulunan bir gezegende yaşıyoruz, bu gezegen üzerinde sonsuz küçük bir zaman aralığında bulunuyoruz, ama çoğumuz deli gibi bu gezegenin sadece bizim için yaratıldığına inanıyoruz, istediğimiz gibi davranma hakkımız olduğuna inanıyoruz, ne sonucunu düşünüyoruz ne de vicdanımızı araya sokuyoruz. Ekolojik cehalet ve insanın kibri o kadar korkunç ki afallamamak elde değil. Buna insanın çıldırışı adını veriyorum.

İnsanların eyleme geçmesi için ne gerekecek peki?

Dünyanın atacağı şöyle sağlam bir tekme bayağı işe yarar.

Doğal dünyada yaşanan yıkımın sona ermesi için ne gerekiyor?

En etkili çözüm insan uygarlığının çöküşü olur ama bunu da çoğu insan desteklemez. Ama birileri bir yerlerde çıkıp da bir çözüm üretene kadar bunun aksi bir çözüm görünmüyor. Ben imkansız çözümlere inanıyorum. Örneğin 1972’de Nelson Mandela’nın Güney Afrika’ya başkan olacağı düşüncesi düşünülmesi çok zor bir şeydi. İmkansızdı. AMA oldu. İmkansız olan aynen hayat geçti. Çevreyle alakalı sorunlarımız için imkansız görünen çözümler, nüfus artışı ve hava kirliliğiyle alakalı imkansız çözümler günümüzün genç insanlarının cesaret ve hayal gücüyle çözmesi gereken büyük meydan okumalardır.

İnsanların bu adımları atma konusunda istekli olduğun inanıyor musunuz?

Şu an hayır ama yakında istekli olacaklar, başka seçenekleri kalmayacak.

Hareketimizin küçük kaynaklarını ve sayısını düşünecek olursak muhaliflerimizin finansal çıkarlarına nasıl engel olabiliriz?


En etkili taktik daima ekonomik baskı uygulamaktır. Şirketlerin ve devletlerin vicdanı yoktur. Şirketler kapital tarafından yönetilir, devletler kanunlar ve özel çıkarlar tarafından yönlendirilir. Anladıkları tek şey çıkar ve zarardır. Eğer zararları çıkarlardan daha fazla hale getirebilirsek o zaman kazanabiliriz. Sea Shepherd’ın Japon balina filosuyla olan meseledeki amacı mesela bu endüstriyi ekonomik olarak batırmaktır.

SSCS’in hayvan ve dünya meselelerinin ötesine geçip küresel şirketler hakimiyeti ve demokratik görünümlü olup da aslında demokratik olmayan politikalara meydan okuyan daha geniş bir bilincin parçası olduğunu hissediyor musunuz?

Biz temelde kaçak avcılığa karşı bir kurumuz. Ancak çeşitlilik sahibi bir hareket içerisindeki boşluklardan sadece bir tanesini dolduruyoruz. Türleri ve ekosistemleri sömüren yasa dışı etkinlikleri durdurmaya odaklanıyoruz. Dünyayı kurtarıyormuş gibi yapmıyoruz, ama elbette bu dünyayı daha iyi bir yer yapmaya çalışan bir hareketin parçası olduğumuza inanıyoruz.

Demokrasiyi desteklediğime emin değilim. Eğer çoğunluğun oyları olsaydı o zaman ortalık gangsterlerin kurallarıyla dolardı ve hiç bir şey güvende olmazdı. Gezegendeki 7 milyar insanla beraber çevreci kurallara ve yasal yaptırımlara ihtiyacımız var, ve kaynaklarımız kaybolmaya başlayınca insanlar kendilerine Allahın verdiğine emin oldukları o maddi konforu talep etmeye başlayacaklar ve ardından da yollarına çıkan her şeyi ezip geçecekler. Sayımız çoğaldıkça özgürlüklerimiz kaybolacak; çünkü insanlar istedikleri şeyi yapmayı, istediklerini yemeyi ve istedikleri yere gitmeyi mümkün kılan şeylerden mahrum kalacaklar, artık o şeylerden yeterince olmayacak.

Sizce Antartika’daki Balina Savaşları/SSCS programı halkın doğrudan eyleme verdiği desteği artırmış olabilir mi…ya da en azından gizli destekçilerin artık açık açık destek verdiğini söyleyebilir miyiz?

Bizler medya kültüründe yaşıyoruz, bu kültürü televizyon ve filmler belirliyor. Eylemlerimiz tv showu haline gelince bizim gerçek olduğumzu ortaya çıktı. İnsan sizi tvde görene kadar gerçek değilsinizdir ya da sinema perdesinde görene dek gerçek değilsinizdir. Destekçilerimiz arasında Christian Bale, William Shatner, Pierce Brosnan ve Richard Dean Anderson var. Halkın gözünde biz eğer Batman, Kaptan Kirk, James Bond ve MacGyver bizim ekipteyse nasıl kaybedebiliriz ki? Ben medyaya bilinci değiştirmek için gerekli bir silah gözüyle bakıyorum. Medya içerisinde ister basılı yayın ya da elektronik ortam olsun insanlara insanların daha fazla farkında olmasını sağlamak için, umursamalarını sağlamak için, olaya dahil olmalarını sağlamak için akıl bombası enjekte ediyoruz. Her türden insan tarafından daha fazla tanınıyorum ve istisnai durumlar hariç insanlar okyanuslarda yaptığımız şeyi destekliyorlar.

“Yaptığınız şeyi seviyorum ama ben bunu yapamam !” diyen insanlara ne söylersiniz?

Öne geçin, takip edin ya da yoldan çekilin. Öne geçemiyorsanız o zaman bunu yapmaya niyeti olanları destekleyin, eğer öne geçemiyor ya da öne geçenleri destekleyemiyorsanız, o zaman bu tutkusu ve motivasyonu olanların önünde engel olmayın.

Çeviri:CemC

http://hayvanozgurluguhareketi.wordpress.com/2010/08/19/cephede/

February 16, 2011 Posted by | anti-kapitalizm, ekoloji, isyan, sistem karsitligi, türcülük, doğa / hayvan özgürlüğü | 1 Comment

Our Planet, Our People are not Expendable! We Refuse To Sacrifice Life for Corporate Profits. Stephanie McMillan

This is a draft leaflet I wrote and am proposing for a group of South Florida activists. Even though it’s not final, I’ll share it here.
* * *
OUR PLANET, OUR PEOPLE ARE NOT EXPENDABLE!
WE REFUSE TO SACRIFICE LIFE FOR CORPORATE PROFITS!

The Gulf of Mexico has been destroyed. Immeasurable, irreparable damage has been done to wildlife, the health of the ocean, and people’s livelihoods. We have been cursed for years to come. It can not, as BP promises, be “made right.” In fact, even after this utter catastrophe, crimes against the planet and its inhabitants continue without pause.

We are told that the government is supposed to guarantee the rights of the people. But when a big corporation decides our rights are not in their interests, then POOF! They vanish into thin air. In a clear violation of our rights to free speech and a free press, government agencies have assisted BP’s lies and cover-up by restricting media access, threatening journalists with felony charges and $40,000 fines. Uniformed police officers in Louisiana have harassed photographers at public beaches. BP has threatened workers with firing if they talk to anyone about anything.

We are also told that the government’s purpose is to protect the country and us. But instead the government helps big corporations plunder the country and trash our lives. The Minerals Management Service allowed BP to cut corners and violate safety regulations, leading finally to the fatal decision to save a few hundred thousand dollars by not installing a backup valve.

When BP ignored an order by the Environmental Protection Agency to stop using the dispersant Corexit 9500 (a poisonous compound banned in Europe), the EPA did absolutely nothing. Millions of gallons are still being dumped into the Gulf, even as it has been shown to evaporate and fall as toxic rain, and is damaging plants far inland.

BP and its employees have given more than $3.5 million to federal candidates during the past 20 years, with the biggest portion going to Obama. It also spent $15.9 million on lobbying last year alone, for the purpose of controlling energy policy.

What does all this tell us?

The government repeatedly sells us out to corporate interests. It sells out our rights, our health, our safety, our livelihoods, our lives, and the natural world. The government is merely a tool to facilitate the conversion of life into profit.

The BP spill is not an accident. It is an inevitable consequence of a global economic system that values profit over life. The BP spill is not unique. Oil companies have ruined large areas of the Niger Delta, Ecuador and other parts of the world, and they will continue to do so until they are stopped.

The ruthless pursuit of profit has caused 98% of old growth forests to be cut down. 99% of the prairies are gone. 80% of rivers worldwide no longer support life. 94% of the large fish in the oceans are gone. 120 species per day becomes extinct. Now the Gulf of Mexico has been ruined. Clearly, a global economic system based on perpetual growth is unsustainable. Yet those who run this system do not stop, will not stop.

At what point will we stop accepting this?

We can not stand by while big corporations like BP, with the assistance of the US government, destroy our lives and our planet. We should have stopped them a long time ago. Now we must stop them before they do even more damage, before they kill everything. We depend upon the natural world — we must now urgently come to its defense.

 

http://www.stephaniemcmillan.org/codegreen/2010/07/

http://minimumsecurity.net/blog/2010/07/17/our-planet-our-people-are-not-expendable/

February 10, 2011 Posted by | anti-endustriyalizm, anti-kapitalizm, ekoloji, iklim, isyan, sistem karsitligi, somuru / tahakkum, türcülük, doğa / hayvan özgürlüğü | Leave a comment

Hayvan Haklarına Giriş – Gary L. Francione

Image

Önde gelen hayvan hakları kuramcılarından biri olan Gary L. Francione, “radikal” fikirleri ile diğer kuramcılardan ayrılıyor. Bu kitapta, hayvanları koruma kanunlarında temel alınacak kadar yaygınlaşan “insanca muamele” ilkesinin pratikte hiçbir hükmünün olmadığını savunuyor. Ona göre, hayvanlar insanların malı olduğu sürece, hayvanların acısını azaltmaya yönelik hukuksal düzenlemeler bir anlam ifade etmeyecektir. Çünkü mal sahibinin çıkarları, her zaman malının çıkarlarından öncelikli olacak ve bu gibi durumlarda hayvanların payına yine zulüm düşecektir. Francione, hayvanlarla ilgili görülen davalardan örnekler vererek, hayvanlara yönelik bariz işkencelerin bile mevcut hukuk sistemlerinde nasıl meşrulaştırıldığını gösteriyor. Ona göre, kölelik sorunu nasıl ki kölelerin durumlarını düzelterek çözülemediyse, hayvanların kurtuluşu da ancak hayvanların mal statüsüne son verilmesi ile mümkündür. Peki, bu konuda umut var mı? Yerleşik kanılarımızı sarsacak bu kitaba önsözüyle katkıda bulunan bir başka önemli hayvan hakları savunucusu Alan Watson şöyle söylüyor: “İnsan-hayvan ilişkileri etrafındaki tartışmaların uzun bir geçmişi var, ama ufukta herhangi bir çözüm görünmüyor. Yine de bence bu konudaki bakış açısı değişmek üzere. Francione’nin bu cesur ve ufuk açıcı kitabının, biz insanların hayvanlara yönelik bakışımızda ve bu bakışın onlara karşı davranışlarımıza yansıma biçiminde bir dönüm noktası yaratacağına inanıyorum.”

ÖNSÖZ

Alan Watson

Siyasî ve sosyal tarihimize kayıtsızlık damgasını vurur: köle adı verilen insanlara karşı, beyaz olmayanlara karşı, eşcinsellere, kadınlara ve hayvanlara karşı kayıtsızlık. Baskıya karşı toplumsal isyan, genellikle aşırılıkla ve şiddetle kendini gösterir. Böyle olmadığında, aniden ve entelektüel bir fikrin sonucu olarak ortaya çıkabilir. Köleliğe karşı yürütülen mücadele tamamen olmasa da büyük ölçüde başarılı oldu ve hâlâ sona ermedi; ırk ya da cinsiyet ayrımcılığına, homofobiye karşı yürütülen mücadeleler de öyle. İnsan/hayvan ilişkileri etrafındaki tartışmaların uzun bir geçmişi var, ama ufukta herhangi bir çözüm görünmüyor. Yine de bence bu konudaki bakış açısı değişmek üzere. Profesör Gary Francione’nin bu cesur ve ufuk açıcı kitabının, biz insanların hayvanlara yönelik bakışımızda ve bu bakışın onlara karşı davranışlarımıza yansıma biçiminde bir dönüm noktası yaratacağına inanıyorum.

İnsan düşüncesi ile yaklaşımlarındaki köklü değişimler her zaman korkutucu ve sancılı olur. Pek çoğumuzun, mevcut durumun korunmasında büyük çıkarları vardır. Bağımsızlık Bildirgesi “bütün insanların eşit olarak yaratıldığının, Tanrı tarafından yaşam, özgürlük ve mutluluğunu sağlamak gibi devredilemez bazı haklarla donatıldıklarının, kanıtlanmaya ihtiyacı olmayan hakikatler olduğunu” ilan ediyordu, ama unutmayın ki tam da aynı dönemde ABD sınırları içinde milyonlarca insan köle konumundaydı. Siyasî ve entelektüel liderler, bağımsız ülkelerinde kurmak istedikleri toplumun çatısını oluşturmak üzere bir araya geldiklerinde, hazırladıkları anayasada kölelik kurumu muhafaza edilmişti. Anayasa taslaklarını kaleme alanlar adil ve ahlaklı bir toplumun olmazsa olmaz unsurlarını belirlerken, köleliğin ahlakîliğini ciddi olarak sorgulamadılar. Her insanın içsel bir değer taşıdığı ilkesi üzerine kurulduğunu ilan eden bir toplum, bazı insanlara cansız nesnelerden farksız birer eşya gibi muamele edilmesinde hiçbir sorun görmeyen bir siyasî sistemi onayladı ve bu sistemden kâr sağladı. Yüksek ahlak değerlerine, derin dinî inançlara, hatırı sayılır eğitim düzeyine ve düşünme kabiliyetine sahip insanlar, bu trajik çelişkiyi göz ardı edip temelde kendilerinden farkı olmayan insanları ahlakî topluluktan dışlayabildiler.

Image

Kölelik kurumu bazı insanları nesne konumuna soktuğundan, bir köle sahibinin, kendi çıkarına olduğu sürece, kölesinin her türlü çıkarını göz ardı etmesi yasaldı. Köleliği daha “insanca” kılmak isteyenler, malını kendi çıkarları doğrultusunda kullanan bir köle sahibine karşı kölenin çıkarlarını koruyamazlardı. Özgürlük yolunda adım adım ilerlemek mümkün değildi. Kölelik kurumu, “reform”larla düzeltilemezdi. Hâlâ başkalarının malı olan kölelere bazı haklar bahşetmek çözüm getirmezdi. Taktik ve insancıl reformlar yeterli olmadı. Sorun, kanlı çatışmaların ardından köleliğin toptan kaldırılmasıyla çözüldü.

Gary Francione, şimdi hayvanları kullanma biçimlerimize ve onlara yönelik davranışlarımıza meydan okuyor. Hayvanlara sözümona “insanca” muamele etme ilkesi gibi bahanelerin arkasına gizlenmekten vazgeçip, bu dünyayı paylaştığımız hayvanlara karşı davranışlarımızla ilgili kanunların ve düzenlemelerin de gösterdiği gibi, onlara aslında ciddiye alınacak çıkarları olmayan birer nesne gibi davrandığımızı kabul etmemizi istiyor.

Peki nasıl oluyor da hayvanlara bu şekilde muamele edebiliyoruz? Hayvanlara “iyi” davranmak gerektiği, hepimizin üzerinde anlaştığı ender ahlak kurallarından biri değil mi? Francione’nin kitabı, insanca davranış ilkesinin hayvanlara yönelik bakışımızın üzerini örten bir kılıf olduğunu ve hayvanların çıkarlarını ciddiye aldığımızı sanarak kendimizi kandırmamıza yol açtığını gösteriyor. Hayvanların çıkarlarını ciddiye alan bir toplum, başka yiyecek seçenekleri varken sırf etlerinin tadı hoşlarına gidiyor diye her yıl milyarlarca hayvanı öldürmezdi; sınaî hayvancılıkta ya da bilimsel deneylerde işkencelerle dolu bir hapis hayatı sürmelerine göz yummazdı; hayvanların rodeo ya da sirk gibi sözümona eğlencelerimiz uğruna acı çekmelerine izin vermezdi. Francione’nin, sözde insanca muamele ettiğimiz hayvanları bile nasıl sömürdüğümüzü gösteren keskin suçlamalarından sonra, hayvanlara karşı toplumumuzda zaten izin verilmeyen kötü muamele biçimleri düşünmek için hayal gücümüzü epey zorlamamız gerektiğini anlıyoruz.

Francione insanca muamele ilkesinin pratikte işe yaramamasını, ahlak kuramında bulunan ve hayvanlara yönelik zulme karşı yasalarda benimsenen kavramsal bir hataya bağlıyor. İnsanca muamele ilkesinin kökleri 19. yüzyılda yaşamış filozof ve hukukçu Jeremy Bentham’a dayanıyor. Bentham, hayvanların sözümona akıl sahibi olmadıkları ya da bir dili kullanarak iletişim kuramadıkları için insanların onlara eşya gibi muamele edebileceğini ve onlara karşı hiçbir dolaysız ahlakî yükümlülükleri olmadığını savunan görüşe karşı çıkıyordu. Bentham’a göre hayvanların ahlakî statüsü olduğunu gösteren tek özellik hissetme yetisi, yani acı ve ıstırabın farkına varmalarıydı. Ünlü bir pasajda şöyle diyordu: “Yetişkin bir at ya da köpek, ussal kapasitesi ve iletişim yetileri bakımından, bir günlük, bir haftalık, hatta bir aylık bir bebekle kıyaslanamayacak kadar gelişmiştir. Kaldı ki öyle olmadığını farz edelim, bunun ne önemi olurdu? Asıl soru, ‘akıl yürütebiliyorlar mı’ ya da ‘konuşabiliyorlar mı’ değil, “acı çekebiliyorlar mı’ sorusudur.”

Image

Francione’ye göre sorun şuydu: Bentham köleliğe karşı çıkıyor, ama hayvanların insanların malı olmalarını asla sorgulamıyordu. Dolayısıyla, insanların çıkarlarıyla hayvanlarınkini “dengelemeyi” gerektiren ve bu yönüyle de hayvanların çıkarlarının ahlaken önemli olduğunu kabul eden insanca muamele ilkesi pratikte işe yaramamaya mahkûmdu, çünkü Bentham’ın dönemine göre ilerici sayılan görüşü çerçevesinde bile hayvanlara hâlâ sadece insanların kaynağı olarak bakılıyordu. Yani insanca muamele ilkesi bile hayvanların birer nesne olduğunu onaylıyordu.

Francione, köleliğin kaldırılmasından çıkarsadığımız en az bir ders olduğunu söylüyor: Bir insan ahlakî topluluğa dahil olacaksa, o insana salt başka insanların amaçlarına hizmet eden bir araç muamelesi edilemez. Bir insan başka bir insanın kaynağı olamaz. Hayvanların çıkarlarını ciddiye alma iddiasındaysak, onlara, sadece insanca muamele etmekle yükümlü olduğumuz birer kaynak olarak bakmaya devam edemeyiz. Francione, çıkarları haklarla korunan bir grup ile böyle bir korumadan yoksun olan bir diğer grup arasındaki çıkar çatışmalarını çözme iddiasında olan “melez” sistemlerin, ikinci grubun mensuplarının çıkarlarını koruyamayacağını savunuyor.

Image

Francione’nin kuramının özgün yanı, Tom Regan’ın The Case for Animal Rights’ta yaptığı gibi geleneksel liberal hak kuramına dayanmıyor olması; ya da Hayvan Özgürleşmesi adı kitabında doğrudan Bentham’a dayanan bir kuram geliştiren Peter Singer gibi faydacı kuramdan yararlanmaması. Francione, ister hak anlayışına, ister faydacılığa, ister eko-feministlerin “şefkat etiği”ne dayansın, her ahlak kuramının parçası olması gereken eşit gözetilme ilkesi uyarınca hayvanlara kaynağımız olarak muamele etmeyi ve onları kaynağımız olarak kullanmayı reddetmemiz gerektiğini savunuyor. Bu gereklilik hayvanlara yönelik ahlakî yükümlülüklerimizle ilgili görüşlerimizde ciddi değişiklikler yaratacaktır, çünkü hayvanların nesne statüsünde olduğunu reddeden her kuram, hayvanların kullanılma biçimlerini kurallara bağlayıp “insanca” hale getirmeyi değil, hayvanların sömürülmesine toptan son verilmesini hedeflemek zorundadır.

Francione, mülkiyetin tarihinden ve hayvanların, onlara sadece insanlarca biçildiği kadar değer taşımalarına dayanan ekonomik statülerinden yola çıkarak, doğru bir gözlemde bulunur: Hayvanlar salt birer meta olarak görülmeye devam ettiği sürece onlara karşı davranışlarımızda anlamlı değişiklikler gerçekleşmesi mümkün değildir. Ama asıl önemlisi, hayvanlar insan amaçlarına hizmet eden birer araç olarak muamele gördüğü müddetçe onların çıkarlarının hiçbir zaman insanlarınki kadar önemli görülmeyeceğini söyler. Tıpkı kölelikte olduğu gibi, eşit gözetilme ilkesi hayvanlara hiçbir zaman uygulanamaz çünkü onların çıkarları her zaman sistemli biçimde önemsizleştirilecektir. Sonuç olarak hayvanlar, Bentham’ın sözleriyle, “değersizleştirilerek nesne sınıfına sokulacaklar”dır.

Francione’ye göre, benzer durumları benzer şekilde ele alma ilkesi uyarınca, insan olsun hayvan olsun hissetme yetisine sahip herhangi bir canlıya salt bir kaynak olarak muamele edemeyiz. Ona göre, hayvanların çıkarlarının herhangi bir ahlakî önemi olacaksa, onlara tek bir temel hakkı, eşya muamelesi görmeme hakkını tanımak zorundayız. Hayvanları sömürdüğümüz pratikleri kurallara bağlamak yerine, tümüne son vermeliyiz. Francione, hayvanlara nesne muamelesi etmememiz gerektiği ilkesinin ilk bakışta göründüğü kadar radikal olmadığını söyler, çünkü halihazırda hayvanlara “gereksiz” acı çektirilmemesi gerektiğini savunuyoruz ve hayvanları kullandığımız durumların ezici çoğunluğu hiçbir bakımdan gerekli değil. Gerçek çatışma hallerinde ya da acil durumlarda insanların çıkarlarına öncelik verebiliriz – örneğin yanan bir binadan sadece tek bir canlıyı kurtaracak kadar vaktimiz varsa, içerdeki hayvanın yerine insanı kurtarmayı tercih edebiliriz; ama hayvanlara nesne muamelesi ederek yapay çatışmalar yaratmaktan vazgeçmemiz gerekir.

Francione’nin sarih bir dille ve ikna edici bir şekilde ifade ettiği argümanlarını dikkatle okuyanlar, hayvanlara karşı davranışlarımızın, onların çıkarlarını önemsediğimiz iddiasıyla çeliştiğini göreceklerdir. Francione, hayvanlarla yeni ve bambaşka bir ilişki kurmamızın şart olduğunda, kurumlarımızı, sanayimizi, çevreyle ilişkilerimizi köklü biçimde değiştirmemiz gerektiğinde ısrar eder.

Image

Rahatsızlık verici gerçeklerle yüzleşmek kolay değildir. Francione bize hayvanlara karşı davranışlarımızın gerçek yüzünü gösteriyor. Ve hayvanların çıkarlarını ciddiye aldığımız iddiasını buna rağmen öne sürüp süremeyeceğimizi düşünmemizi istiyor. Francione, inkârımızın karanlıkta bıraktığı noktaları aydınlattığında, hayvanları sömürmemizi meşrulaştırmak için ileri sürdüğümüz gerekçelerin, tıpkı kölelikte olduğu gibi, ziyadesiyle boş ve ikiyüzlü gerekçeler olduğunu görüyoruz. Francione’nin kuramı radikaldir, ama bütün devrimci fikirler gibi gayet basittir. Onun kuramında, “Ben bir insanım” diye haykıran kölenin sesi yankılanır.

Francione’nin 1995’te yayınlanan Animals, Property, and the Law başlıklı kitabı, hayvanların hukukî statüsünün ciddi akademik çalışmalara konu olmasının başlangıcını temsil eder. Francione o kitapta hayvanların mal statüsünü net biçimde analiz etmiş, bugün hem üniversitelerde ve hem de popüler medyada devam eden tartışmanın ana hatlarını çizmiştir. 1996’da yazdığı Rain without Thunder: The Ideology of the Animal Rights Movement adlı kitabı, Amerikan hayvan hakları hareketi üzerine bir incelemedir. Francione söz konusu hareketin genel olarak hayvan hakları tavrını benimsemediğini, hayvanların sömürülmesine son vermek yerine sömürünün kurallara bağlanmasını hedeflediğini iddia eder.

Elinizdeki kitapta Francione, yaygın kabul gören ahlak görüşlerimizden yola çıkarak bir havyan hakları kuramı oluşturuyor. Hayvan etiğiyle ilgili zor meseleleri ele almasına rağmen, konuya ilgi duyan herkesin rahatlıkla anlayabileceği, olağanüstü açık bir dille yazmayı başarıyor. Keskin zekası, derin içgörüsü ve hayvan hakları alanında ülkenin önde gelen hukukçusu olarak edindiği engin birikimle Francione, insan/hayvan ilişkisine yönelik eski yaklaşımları sarsan bir analiz sunuyor ve bu ilişkiyi tanımlamak için yaratıcı ve etkili bir kuramsal temel sağlıyor.

Image

Son dönemde ABD’de hukuk fakültelerinde açılan hayvan hakları derslerinin sayısındaki artış dikkat çekiyor. Kuşkusuz Francione’nin verdiği derslerin, kaleme aldığı eserlerin ve kamu davalarına yönelik incelemelerinin bu gelişmedeki payı çok büyük. Francione, meslektaşı Anna Charlton’la birlikte Rutgers Hukuk Fakültesi’nde on yılı aşkın bir süredir hayvan hakları hukuku dersi veriyor ve hayvanlarla ilgili davaları inceleyen tek hukuk fakültesi projesinin başkanı. Daha önce, ikimiz de Pennsylvania Hukuk Fakültesi’nde çalışırken, hukuk felsefesi dersinde hayvan haklarını işliyordu. Kendisiyle benzer görüşleri ifade eden başka insanlar olsa da, Francione’nin eserleri bu inceleme alanındaki standartları oluşturmuş bulunuyor.

Beni tanıyanlar, bu önsözü yazmış olmamdan ötürü şaşırabilirler. Çünkü yetişkin hayatımın büyük kısmında kuş ve balık avladım. Bugün bile, İskoçya’dan ayrılmamın üzerinden 20 yıl geçmiş olmasına rağmen, en iyi dostlarım av ekibinden arkadaşlarımdır. Gary Francione’yle, derslerine girdiği arkadaşım Profesör David Yalden-Thomson vasıtasıyla tanıştım. David’le haftanın üç günü Virginia’da ördek ve kaz avına giderdik. Ama avlanmayalı yıllar oldu. Sık sık, balık tutma niyetiyle South Carolina’daki çiftliğimize gidiyorum. Ama oltalarımı en son ne zaman yanıma aldığımı bile hatırlamıyorum. Çiftlikte bir kulüp tarafından düzenlenen bir güvercin avı yapılacaktı, beni de çağırmışlardı. Onlara gidip gitmeme konusunda kararsız olduğumu söyledim. Sonunda gitmedim. Bir daha kuş öldüreceğimi hiç sanmıyorum. Hayvan eti yemeye devam ediyorum, ama çok daha ender olarak. Ama balık tutmaya devam edeceğim kesin. Yani bir çatışma yaşıyorum. Bunu açıklamaya çalışmayacağım, çünkü açıklayamam. Ama şunu söylemem şart: Eğer 1850’lerde, bugünküne benzer koşullarda (yani Güney’de, pamuk tarlalarıyla çevrili aile çiftliğimde) yaşıyor olsaydım, vicdanen (umuyorum ki) rahatsızlık duysam da, köleliğe karşı olmazdım.

Athens, Georgia
1 Mayıs 2000 

http://www.haytap.org/index.php/20080405997/haytap-kitap/hayvan-haklarina-giris-gary-l.-francione

January 25, 2011 Posted by | ekoloji, türcülük, doğa / hayvan özgürlüğü | Leave a comment

Greenpeace’in Sahte Çevreciliği: Ağaçlardan Bahsedene Bak!

Kanada’nın Kuzey Ormanları için yeni bir yönetim anlaşması imzalanıyor. Buna, dünya tarihindeki en büyük orman anlaşması diyebiliriz. Yukarıdaki haritaya bakın: turuncu bölgeler ‘korunacak’, gri bölgeler korunmayacak. Bu parçalara bölmenin vahşi yaşam göç geçitlerinin olmadığını gösterdiği görülüyor.

Cici bir yalan gibi görünüyor. 21 kereste ve kağıt şirketi, Devlet ve 9 STK (Sivil Toplum Kuruluşu) heyetteydi. Bu anlaşmayı açıkça büyük bir zafer olarak ilan eden Greenpeace de bu heyetin içerisindeydi. Ancak cevapsız kalan bir çok soru var. Ve her zaman olduğu gibi, en az binlerce yıldır burada var olmalarına rağmen, kimse Yerlilere bir şey danışmadı. VMC’ye bunu kırdıkları için tebrikler.

Salı sabahı basın toplantısında Greenpeace’ten Richard Brooks, “Bu birlikte getirdiğimiz büyük bir ölümdür, ah, büyük bir kitaptır,” diye kendini yanlış ifade ederek konuştu. Tam anlaşma 19 Mayıs’ta Vancouver Medya kooperatifine sızdırıldı. Brooks’a göre, bu hükümetin çeşitli kademelerine sunulacaktır.

“Kanada Kuzey Ormanları Anlaşması, bir zamanlar cüretkar çevre hareketinden geriye kalanların şirketleşmesi de dahil Kanada topraklarının şirketlerin kontrolüne geçmesine doğru, esasen demokrasiden başka bir büyük uzaklaşmadır,” diyor OilSandsTruth.org koordinatörü Macdonald Stainsby.

“Bunun, şirketler ve İlk Milletler arasında olan kuzey ormanları üzerindeki savaşın gerçek tarafları arasındaki çatışmanın sonlandırılmasını temsil ettiğini düşünüyorum.” dedi. “Bunun anlamı; İlk Milletlerin artık endüstri tarafından uygulanan fethet ve böl stratejisine düşmüş olan ana akım çevre grupların desteğine sahip olduklarıdır.”

Kendi adlarına, daha küçük çevre grupları, anlaşmanın dikkati Kanada ormanlarının süren tahribatından başka yere çekeceğinden ve iklim değişikliği için daha fazla yanlış çözüm yöntemlerine katkıda bulunulabileceğinden korkuyorlar.

Earthroots İdari Yöneticisi Amber Ellis, bir basın bülteninde, “Ontario, ilimizde hergün 1,400 futbol sahasına eşdeğer bir bölgeyi düzleştirme izni verilen tarla açma genişliğinde yasal bir limit yoktur.” dedi.

Stainsby; “CBI, David Suzuki Kuruluşu, CPAWS ve ForestEthics firmalarının hepsi kendi kampanyalarının altını oyduklarına inanmadıkça, bu bir karbon pazarı yaratmayı ve karbon dengesini aborda etmek için orman dengelerine izin vermeyi ve sonra iklim krizlerine yanlış çözümleri sağlama almayı amaçlar.” diyor.

Kana Orman Ürünleri Birliği CEO’su Avram Lazer; “Bunu rekabetçi bir avantaja çevirmiyi planlıyoruz.” dedi.. “Bizler bu ayarlamaların herkesin takip etmesi gereken modeller olduğunu düşünüyoruz.”

Lazer’e göre, Greenpeace, Pew ve Ivey Kuruluşlarının “çeşitli alanlarda” sponsorluğunu yaptığı anlaşmaya ön ayak olmuştu.

Pew kuruluşu büyük petrol şirketleriyle olan bağlarından dolayı aktivistler tarafından yakın incelemeye alınmıştı. Ivey kuruluşu tartışmalı BC çevrecisi Tzeporah Berman’ın organizasyonu Power Up’ın en önemli destekçisi olmuştur.

Greenpeace ve STK’lar Kanada’nın tüm yerli nüfusunun kuraklığa terk edilmesini umursamamaktadırlar. Tarla açma işlemleri halen devam edecek, ancak Kanadalıların gözde çevrelerinin bunun iyi olduğunu ilan ettikten sonra onları reddetme izni olacak.  Ağaçların, ayıların, vaşakların, ren geyiklerinin ve ormana bağlı olan İlk Ulusların çığlıkları, muhtemelen şirket medyası tarafından anlaşmada toplanmış olan şiddetli alkışlardan daha fazla gürültü çıkaramamaktadır. Onların sesleri, Kanada’da “Kereste Savaşlarının” ilan edilmesiyle etkili bir biçimde kesilmektedir. 

Ve ne için? Böylelikle bu Büyük Yeşil gruplar “üyelerinin” ceplerini boşaltmaya ayrıca şirket kuruluşlardan gelirlerini arttırmaya yardımcı olması için bir “zaferi” ilan edebiliyor mu? Veya daha kötüye alamet olarak, bu, insan olmayanların ve onların adına konuşacak olan o İlk Halkların karşı koymalarını engelleyerek, Amazon, Kongo, Tayga, Endonezya ve benzeri ülkelerde gelecek on yıl içerisinde orman “korumanın” tamamen şirket kontolüne verebilecek dünyanın diğer bölgelerindeki bir “orman koruma prototipi” tam anlamıyla bir tarla açma emsalinin oluşuturulması mıydı? 

Utan, Greenpeace. Kuzey Ormanlarının ve içindeki tüm yaratıkların sonsuza dek korunacağını söylediğiniz videoyu yayınladığınız için utanın. Bu bir Ontario büyüklüğünde 10,000 hektarlık bir palavradır.

Şimdi bu blogda ilk defa söyleme şerefine ulaşıyoruz: GP üyeliğinizi iptal edin. Onlar çevrecilerin bir kuruşunu dahi hak etmiyor. Tahminen bunu zorlaştırmak için ellerinden geleni yapmışlardır ve online olarakhalledemeyebilirsiniz. Pazartesi – Cuma saat 09:30’dan 17:00 arasında 1-800-326-0959’u arayın ve onlara bilgilerinizi vererek üyeliğinizi iptal etmek istediğinizi söyleyin. Onlara nedenini söylediğinizden emin olun. (202) 462-1177 DC’deki personel ofislerinin numarasıdır, onları da arayıp, Greenpeace’in sahte çevrecilik yaptığını, FSC’yi, lobi kongrelerinin yararsızlığını ve sizle ilgili olan diğer şeylerden bahsederek suç ortaklığı yapmamalarını söyleyin.

22 Mayıs 2010

Kaynak: Earth First!

January 25, 2011 Posted by | anti-otoriter / anarşizan, ekoloji, türcülük, doğa / hayvan özgürlüğü | 1 Comment

Wall-Street Economics is Passé – Wendell G. Bradley

Faced with today’s economic crisis, many pundits are acting like fundamentalist preachers. Their rants accept certain centering truths as pure and eternal. They view the ‘free market’, for example, as a manifestation of nature, not a socially constructed model—not a crafted, even legislated, rationalization designed to yield general ‘economic’ predictability and control. Accordingly, they regard alternative interpretations and environmental accounting as unnatural market interferences. 

We need to analyze this type of thought carefully because it frames how we conceptualize and discuss economic issues. Call it the Deontological Belief Model (DBM). 

The DBM views the natural world as inherently dangerous, even evil, because engaged in untamed competitive struggle. To control such a world one must first conquer it. This requires a strict, disciplined knowledge of the world’s essences–those supposedly timeless, discoverable, and categorical qualities that determine nature’s ways, both physical and social. 

Mastery is a manly task. Indeed, only the strongest, most disciplined and aggressive are up to it. Those few whose right-rationality can uncover elements of the world’s ‘true ethic’ become enlightened enough to rule. To succeed, the many follow as best they can. Among the unenlightened, force is often necessary to maintain order. Because the DBM is primarily concerned with authority, obedience, discipline, and punishment, it is eminently undemocratic. 

Today’s free-capitalist mentality exemplifies the DBM. Only the self-reliant, anointed, loyal, and knowledge-able marketeers putatively deserve life’s rewards (wealth and power). 

Consider a relational alternative to the DBM. On the relational model, our sense of what it takes to accomplish well-being is neither ‘discoverable’ nor revealed. There are no absolute truths about how the world works. We describe things according to situated notions of appropriateness, then construct models that agreeably weave these descriptions into an expanding web of interpretations, and finally adopt them as beliefs. Of course, we can’t be more relative than the world allows. 

Because popular agreement evolves from democratic voice, language is what accomplishes social attempts to ‘know’. Words, however, are relative. They only relate things one to another—provide no fixed reference. This means all truth claims, economic and otherwise, are human constructions (paradigmatic). There is no objectively pure or transcendent knowledge, only human interpretations. DBM’s so-called objective reality is an actualized modeling. The more agreement its interpretations garner, the more ‘objectivity’ it is said to have. 

Any ‘always-already-there’ is impossible to demonstrate. This means we have no practical access to an ultimate finder that can justify capital ‘T’ truth claims (such as a God or a form of reason upon which all can agree). Functional awareness comes through language descriptions that meet our purposes via relational modelings. We don’t need to worry about ‘how things really are’ (truths, essences, essentialism, etc.); only whether other belief models are better for ‘getting on’ culturally. This is enough to jump-start moral community. 

We simply cannot defend a unitary ethic (ecological, economic or otherwise) according to some right-rationality. All we can do is frame our discussion attractively and fittingly, thereby favoring some practices over others. Knowledge is information, not an uncovering of some antecedent reality ‘out there’. According to relational thought, rationality is a situated, pragmatic, albeit metaphorical guiding of actions within the webs of relationships (worlds) we construct upon relevant constraints. 

Different contexts have traditionally called for different forms of reason. As a result, what seems rational for business may prove irrational to ecologists. DBM reasoning is often so stylized and particular that it leaves out much of the actual situation. Relational models, on the other hand, strive for inclusiveness. 

Consider the physical failure of DBM economics. Its understanding of growth involves a progressive transformation of high-grade energy into waste. For example, coal, gas and oil do transitory work, then end up as greenhouse gasses. This is a result of the entropy law of physics. It states (among other things) that all earth-energized technologies necessarily generate an overall disorder (cost) that is greater than the order (benefit) created. DBM’s style of growth has allowed entropy’s disordering to operate beyond the control of any price mechanisms. To be ecological, economic models must include these costly entropy (pollution) effects. Entropy is one of Glen Barry’s ‘Ecological Truths’ (unavoidable constraints). See Issue #1.

Entropy considerations set economic limits to the energies we can employ. As I pointed out in ‘Entropy (not Energy) is the Issue’ (See Issue #1), entropy constraints demand that only an earth-external source of energy—the sun—can compensate entropy’s disordering. This means we either go (relatively direct) solar or decline. If no solar energy component is involved to reverse the inevitable entropy (polluting) effects of a technology, it becomes unaffordable in the long run. 

DBM market theory also fails socially. It is not, for example, inherently moral. It does not, in itself, provide care—protect health, provide safety, or promote meaningful work. 

Wall Street privateering cannot validly claim to provide a natural basis for economics. Far from being ‘natural’, the DBM market is a construction shot through with conceptual frames, metaphors, and self-serving narratives. Once internalized, it becomes subconsciously actualizing, all the while posturing as true rationality. Because it tends to the authoritarian, dogmatic, and intolerant, it responds poorly to ecologically complex situations. 

Self-interested struggle is the DBM’s guiding metaphor. However, we can just as easily model well-being on relational nurturing. Since we function according to chosen belief models, they become ‘synaptic gospel’. We can even be brainwashed to act against our ‘self-interest’. 

Relationalists sometimes act unwittingly by adopting DBM frames in their discourse. Upon DBM internalization (instantiating its synaptic responses through frequent use), a mere hearing of key words will invoke below-consciousness chains of thought. Reagan, for example, invoked the term ‘welfare queen’ (pink Cadillac, multiple assistance accounts, etc.) to activate action against so-called government ‘entitlements’. Bushies followed with talk of ‘nanny men’ (spineless Democrats) caving into programs for the non-self-reliant poor. ‘War on Terror’ imagery has served to provide military protection for private contracts that exploit Iraqi oil, and so on. 

Because the DBM is undemocratic and anti-ecological, relationalists must refuse DBM thought, thus eschew its language frames. They need to establish their own image-invoking discourse. Growth, for example, need not mean material expansion per the DBM. It can just as well mean the weaving of a more expansive, extra-material well-being. 

Summing up, conventional market theory fails to provide a life-centered economy. Accordingly, Wall Street’s trickle-down model needs to give way to more imaginative, image-invoking economic guidance—one that is ecologically inclusive and socially caring.

http://www.newearthrising.org/2009/03/wall-street-economics-is-passe.asp

September 24, 2010 Posted by | anti-endustriyalizm, anti-kapitalizm, ekoloji, sistem karsitligi | Leave a comment

Global Environmental Ethics: A Valuable Earth – Holmes Rolston

This article was published as Chapter 20 in the book: A New Century for Natural Resource Management, edited by Richard L. Knight and Sarah F. Bates. (Island Press, Washington 1995), pp.349-366.



Suddenly from behind the rim of the moon, in long, slow-motion moments of immense majesty, there emerges a sparkling blue and white jewel, a light, delicate sky-blue sphere laced with slowly swirling veils of white, rising gradually like a small pearl in a thick sea of black mystery. It takes more than a moment to fully realize this is Earth—home.

                                       —Edgar Mirchell, quoted by K.V. Kelley, 1988

Nature and Culture

The Earth is remarkable, and valuable, for both the nature and the culture that occur on it. Evolutionary history has been going on for billions of years, while cultural history is only about a hundred thousand years old. But certainly from here onward, culture increasingly determines what natural history shall continue. The next millennium is, some say, the epoch of the end of nature. But another hope is that we can launch a millennium of culture in harmony with nature.

Humans evolved out of nature; our biochemistries are natural and we draw our life support from the hydrological cycles and photosynthesis; we too have genes and inborn traits; we are subject to natural laws. But human life is radically different from that in wild, spontaneous nature. Unlike coyotes or bats, humans are not just what they are by nature; we come into the world by nature quite unfinished and become what we become by culture. Humans deliberately rebuild the wild environment and make rural and urban environments.

Information in nature travels intergenerationally on genes; information in culture travels neurally as persons are educated into transmissible cultures. In nature, the coping skills are coded on chromosomes. In culture, the skills are coded in craftsman’s traditions, religious rituals, or technology manuals. Information acquired during an organism’s lifetime is not transmitted genetically; the essence of culture is acquired information transmitted to the next generation. This information transfer is several orders of magnitude faster and overleaps genetic lines. Children are educated by taking classes from dozens of teachers, by reading hundreds of books, using libraries with tens of thousands of books, written by authors to whom they are genetically unrelated, who may have been dead for centuries.

Animals are without options in what they shall be, even if they make some limited choices. Humans have myriads of lifestyle options. Educated persons criticize their cultures. Natural selection pressures are relaxed; humans help each other out compassionately with charity, affirmative action, or head start programs. They study medicine to cure their diseases. They worry about overpopulation in developing nations and over consumption in developed nations. The determinants of animal and plant behavior, much less the determinants of climate or nutrient recycling, are never anthropological, political, economic, technological, scientific, philosophical, ethical, or religious.

Animals do not read or write books trying to recommend the future of natural resource management. They do not try to get clear about the differences between nature and culture. One critical difference is that humans are moral agents and their behavior is constrained by what they value, by values they recognize in other humans. Increasingly, we are here arguing, they ought also take into account the nonhuman values in the natural world.

The debate about ethics as applied to nature (often thought of as “natural resources”) asks whether the primary values about which we should be concerned are cultural, that is, anthropocentric, or whether there is also intrinsic natural value, independent of humans, which humans ought to consider. Asking such a question is quite outside the capacity of plants and animals. Humans can and ought to see outside their own sector. Only humans have conscience enough to do this. Though humans evolved out of nature, they have significantly evolved out of it. We need to understand the difference in being human, and after we clarify that, we also want to see the senses in which, though evolved out of it, culture has and ought to remain in relative harmony with nature.

Although all deliberate human behaviors differ from the processes of spontaneous nature, some are healthy for humans because they agree with the natural systems with which their cultural decisions interact. In a relative sense, what humans do can be natural. Conservation values are not the only values; there are numerous values autonomous to cultures. Some of these can be gained by the sacrifice of natural values. So the environmental ethics of the next century will increasingly have to ask whether and why cultures should preserve any natural values at all, and what kind of balance ought to be reached. Here we may wonder how much of the time humans ought to win. They cannot lose all the time; but we may also hold that humans ought not invariably be the winners. They should constrain their behavior for the good of plants and animals.

Sometimes too, decisions can be win-win. There are nonrival, complementary goods. Properly to care for the natural world can combine with a strategy for sustainability. The idea here is that nature provides the life support system for culture, and therefore what is good for nature is often good for culture. Fauna, flora, and people all need clean air and water, good soil. It is hard to have a healthy culture on a sick environment. Nature and culture have entwined destinies.

It is true that Earth is now in a post-evolutionary phase. Culture is the principal determinant of Earth’s future, more now than nature; we are passing into a century when this will be increasingly obvious. Indeed, some say, that will be the principal novelty of the new millennium—Earth will be a managed planet. Meanwhile, the technosphere remains in the biosphere; we are not in a post-ecological phase. The management of the planet must conserve environmental values. Hopefully, such policy can, in places, let nature take its course.

Intrinsic Natural Values

“Human beings are at the centre of concerns . . . . “So the Rio Declaration begins, the creed (once to be called the Earth Charter) formulated at the United Nations Conference on Environment and Development (UNCED), and signed by almost every nation on Earth. The claim is, in many respects, quite true. The humans species is causing all the concern. Environmental problems are people problems, not gorilla or sequoia problems. The problem is to get people into “a healthy and productive life in harmony with nature”(1). And yet those who put themselves at the center of concerns are liable to the fallacy of misplaced values.

Does this make nature peripheral or marginal? The center of a circle is circumscribed by, embedded in, the larger area. Being located at the center may highlight, rather than reduce, ties and responsibilities. We need to assess the human values that require natural values, asking also what human values may override, or ought to yield to, natural values. We need to ask whether there are many, or any, natural values independent of humans.

“Every form of life is unique, warranting respect regardless of its worth to man.” That is how the UN World Charter for Nature begins. It is as nonanthropocentric as the Rio Declaration’s beginning is anthropocentric (2). One hundred and twelve nations endorsed this charter, though the United States vigorously opposed it. It is possible, we should notice, for humans to be at the center of concerns and also for every form of life to have its worth regardless of humans. Both can be true. The Society of American Foresters, while continuing to affirm that forestry is for the good of society, has recently adopted a land ethic canon that, they say, “demonstrates our respect for the land.” This means, says Raymond S. Craig, chair of their Land Ethic Committee, that foresters also “value all components of ecosystems, without regard to their usefulness to humans, because all components have intrinsic value”(3).

When we think about it, biological conservation did not begin when the United Nations promulgated a World Charter for Nature, nor when Teddy Roosevelt withdrew forest reserves. Biological conservation in the deepest sense is not something that originates in the human mind. Organisms are self-maintaining systems; they resist dying. They reproduce. They keep re-composing themselves. Life is an energetic fight uphill in a world that overall moves thermodynamically downhill. The “genius” of life is coded into genetic sets. The DNA is really a set of conservation molecules.

Biology can refer to the science humans have produced—that which appears in textbooks and laboratories. This is a subjective affair in human heads. Take away humans, and biology, like the other sciences, disappears. Biology can also refer to the life metabolisms on Earth. Such biology is objective out there in the world. Take away humans, and this nonhuman biology remains. This biology is primary, and such biology without conservation is impossible, a contradiction in terms, a condition that can exist in the actual world only temporarily, since biology without conservation is death.

Broadly, two different philosophical perspectives are possible when a human valuer encounters an x in the world.(1) What is x good for? (2) What is x’s own good? The first is a question about instrumental value, the second about intrinsic value. What is Sally good for? She can serve as a cook or legislator. What is Sally’s good? Her well-being of body and mind, the meaning she finds in life. This is also true, in comparative ways, confronting animals and plants. Beyond dispute, animals and plants defend a good of their own, and use resources to do so. Warblers preserve their own lives, and make more warblers; they consume (and regulate) insects and avoid raptors. They have connections in their ecosystems that go on “over their heads,” but what is “in their heads” (and in their genes) is that being a warbler is a good thing. Every organism has a good of its own; it defends its kind as a good kind. In this sense, a genetic set is a normative set; it distinguishes between what is and what ought to be.

This does not mean that the organism is a moral system, or has lifestyle options among which it may choose. These levels of value are reached only much later, dramatically in humans. Nevertheless the organism grows, reproduces, repairs its wounds, and resists death. A life is defended for what it is in itself, without necessary further contributory reference—although such lives invariably do have further ecosystemic reference. There is intrinsic value when a life is so defended. That ipso facto is value in both biological and philosophical senses.

Intrinsic value in nature is always in a web that connects with others. The tiger, valued for what it is in itself, is at the top of a trophic food pyramid that moves downward through gazelles, grass, microbes, requires the rainfall, the geomorphic and erosional cycles that produce the soil, and so on. In this sense, the traditional concepts of instrumental and intrinsic value need to be set in a more comprehensive picture, that of ecosystems and, before we conclude, of the home planet Earth. In that sense an ecosystem is valuable, that is, value-able, able to produce and sustain values. Organisms value and defend only their selves, with species increasing their numbers. But the evolutionary ecosystem spins a bigger story, limiting each kind, locking it into the welfare of others, promoting new arrivals, increasing kinds and the integration of kinds. Species increase their kind; but ecosystems increase kinds. The individual is programmed to make more of its kind, but more is going on systemically than that; the system is making more kinds. Communal processes generate an ever-richer community. Hence the evolutionary toil, elaborating and diversifying the biota.

Ethical conservatives, in the humanist sense, will say that ecosystems are of value only because they contribute to human experiences. They will put humans at the center of concerns. But that mistakes the last chapter, perhaps the climax, for the whole story, as though there were no concerns except those in center focus. Humans count enough to have the right to flourish here on Earth, but not so much that we have the right to degrade or shut down ecosystems, not at least without a burden of proof that there is an overriding cultural gain. The ethical conservative in the ecological sense sees that the stability, integrity, and beauty of biotic communities is what is most fundamentally to be conserved. That is, in fact, where the real ability to produce value arises; it does not arise, as we in our anthropocentric arrogance might say, only when we humans arrive on the scene to assign and project our values there. Making the fallacy of misplaced values, this is like dipping water at a fountain of life, watering a lush land, then valuing the water and the fountain instrumentally, and commenting that nothing was of value until I came. It is like finding a goose that lays golden eggs and valuing the eggs but not the goose.

Spontaneously, natural history organizes itself. This is what we call its systemic value. In one sense nature is indifferent to mountains, rivers, fauna, flora, forests, and grasslands. But in another sense nature has bent toward making and remaking these projects, millions of kinds, for several billion years. These performances are worth noticing—remarkable, memorable—and not just because they produce this noticing in certain recent subjects—our human selves. The splendors of Earth do not simply lie in their roles as human resources, supports of culture, or stimulators of experience. The most plausible account will find some programmatic evolution toward value.

How do we humans come to be charged up with values, if there was and is nothing in nature charging us up so? A systematic environmental ethic does not wish to believe in the special creation of values, nor in their dumbfounding epigenesis at the moment that humans appear on the scene. It discovers that values have evolved out of a systemically valuable nature.

From this more objective viewpoint, there is something naive about living in a reference frame where one species takes itself as absolute and values everything else in nature relative to its utility.

Placing one’s own species at the center, a biologist may insist, is just what goes on in the woods; warblers take a warblo-centric point of view; spruce push only to make more spruce. Other biologists will also insist, however. that the system takes no such particular points of view but generates myriads of such kinds. Humans are the only species who can see an ecosystem for what it objectively is, a tapestry of interwoven values. Conservation biologists, in addition to saving fauna and flora, can save humans by daily rescuing us from this beguiling anthropocentrism through a perennial contact with the primeval biological and geomorphic givens. Conservation biology should liberate us from a narrow humanism—from putting ourselves at the center—and help us gain fuller humanity by transcending merely human interests. It reforms human character in encounters with a value-laden world.

Natural and National Resources

There is one Earth; on it are 178 sovereign nations, a politically fragmented world. “The Earth is one but the world is not”(4). True, the one Earth is plural in its landmasses and supports myriads of diverse ecosystems, species, and peoples. Still, the really divisive troubles arise among the world states. The national sovereignties are not well adapted for harmonious relations with the Earth commons. The rights of nations, and rights as claimed by citizens of these political states, are not well aligned with the ecology and geography. In the 20th century, the commons problem became transnational; at the turn of tire millennium it is becoming global. Our citizenship in nations is not well synchronized with our residence in geographic places, nor with our sense of global dwelling on our home planet.

Many of Earth’s natural resources, unevenly distributed, have to flow across national lines. Few, if any, nations are self-sufficient in all of the natural resources they need or desire, and many are quite deficient. No one familiar with ecosystems will dislike interdependencies and networked communities. or be surprised by competition for resource allocation. Still, cultures differ radically from ecosystems. Animals do not live in nations and trade in markets. In ecosystems, there are no taxes and trade tariffs, no balance of payments to be protected, no GNP; there is no management and labor, no hiring and firing, no capital acquisition, no international loans to be repaid, no money exchange rates. So a new trouble appears. Nation states, and the relations between them, are often ill-adapted for the efficient use of natural resources. Divisiveness, struggle, even wars can result.

People are fighting for what is of value in nature, but they are also fighting as citizens of nations that have economic policies and political agendas, demanding loyalties in support. Their access to natural resources conics filtered through political and industrial units that are not formed, or continued, with these ecologies in mind. They want resources, but the political alignments can often mean suboptimal and unjust solutions to the problems of resource distribution. Natural resources have to become national resources, and “nationalizing” natural resources can be as much part of the problem as part of the answer, especially when the sovereign independence of nations is asserted without regard for the interdependencies of these nations—both those with each other and those of the global ecosystems. When biological resources are taken to be national possessions in dispute, rather than an Earth commons to be shared, it can become difficult to find a way to share them.

On Earth, there are two major blocs, the G-7 nations (the Group of 7, the big industrial nations of North America, Europe, and Japan), and the G-77 nations, once 77 but now including some 128 lesser developed nations, often south of the industrial North. The G-7 nations hold about one-fifth of the world’s five billion persons, and they product and consume about four- fifths of all goods and services. The G-77 nations, with four-fifths of tire world’s people, produce and consume one-fifth (5). If we draw a pie chart of the goods produced by consuming Earth’s resources, four-fifths of the pie goes to one-fifth of the people. Can this be fair?

Answers are complex. Earth’s natural resources are unevenly distributed by nature, and national boundaries were nearly all drawn before many of the modern essential resources were resources at all: coal, electric power, iron ore. One quarter of the known petroleum reserves are in Saudi Arabia, and more than half are in the Middle East. The need for petroleum is dispersed around the globe. The divisions of nation states, rather accidentally related to the location of this most valuable resource, often compound the problem. The biodiversity resources on Earth are likewise unevenly located, and here the problem is that, though these resources are important to all nations, they may be located in the less developed nations, who most need to develop, possibly using up these resources (such as cutting their forests), or who, if they wish to conserve these resources, may be least able to afford the costs of conservation.

A second cause is that the myriad diverse societies on Earth have taken different directions of development; they have different governments, ideologies, and religions, have made different social choices, valued material prosperity differently. Typically, where there is agricultural and industrial development, people think of this as an achievement. If we imagine a pie chart of production again, different nations have different powers to produce this pie. People ought to get what they earn. There is nothing evidently unfair in dividing a pie unequally, until we consider who produced the pie. Fairness nowhere commands rewarding all parties equally; justice is giving each his or her due. That can mean unequal treatment proportionate to earnings.

In America, we think that our forefathers got what they got by Yankee ingenuity, hard work, thrift; they built the nation, plowed the prairies, hoed the corn, split the rails, paved the roads, developed the natural resources, and on and on. There is a commendable genius in the American blend of democracy, industry, labor, and resource conservation and use; that is, in fact, what has made the United States the envy of much of the world. Similar things can be said for any prosperous nation. If so, the distribution pattern reflects achievement; and what the other nations need to do is to imitate this. Unproductive people need to learn how to make more pie.

But do we believe that some countries have more merit than others? We have all been cautioned of ethnocentrism. One is reluctant to be too proud about success. Perhaps by the time one reaches the scale of country, statistical averages take over, and every country has its mix of deserving and undeserving persons, success and failure. People are the same all over the globe, and excellence is no respecter of national boundaries. We do not want to be discriminatory; we want to be fair.

Exploitation can be a third cause of this asymmetrical distribution. Many in C-77 nations find themselves deprived rather than blessed by the capitalism that originated in Europe and spread abroad, enabling the G-7 nations to take advantage not only of their own resources but also of those in other nations. These poor are, as they see it, the victims of colonialism. It is difficult to consider the one-fifth-consuming-four-fifths distribution pattern and not think that something is unfair, even when we make allowances for differential earnings and merit. Is some of the richness on one side related to the poverty on the other? Regularly, the poor come off poorly when they bargain with the rich; and wealth that originates as impressive achievement can further accumulate when such wealth becomes a means of exploitation.

Those in the G-7 nations who emphasize the earnings model tend to recommend to the G-77 nations that they produce more, often offering to help them by investments that can also be productive for the G-7 nations. Those in the G-77 nations realize that the problem is sharing too. A continually growing production can be as much part of the problem as part of the solution. One way to think of a circular pie chart of Earth goods is that this is planet Earth, and we do not have any way of producing a bigger planet. Maybe too, Earth is not just a big pie to be eaten up. Earth is valuable on its own and has produced fauna and flora that are worth construing for what they are in themselves.

On global scales, if the controlling interest is national sovereignty, gross national product, and welfare alone, we may be prevented from the ethics we need by the fallacy of misplaced community. This mistakes the nature and character of the communities to which one belongs, and it gives such disproportionate emphasis to some communities (one’s nation, one’s city, one’s industrial company) that one becomes blind to others (the larger community of life, the biotic community in which one resides, the global village). The wrong conclusions and inappropriate actions follow. An effort by a developed country to aid a developing nation is typically interpreted, for example, as “foreign” aid, when such effort could better have been interpreted by the developed country as saving their “home” planet. On the global scale, none of us are aliens—we are all at home. “The common heritage of mankind” is the classical category for valuing this global commons.

Keeping each nation oriented to global perspectives by instruments of international law is a major role of the United Nations. Since the United Nations is not a sovereign state, its appeal must be largely persuasive, negotiatory, ethical—based on rights and responsibilities more than on military force or political power. Laws will be soft laws, but still they will be aspirational and can orient nations. The UNCED Conference, for instance, produced the Convention on Biological Diversity and the Framework Convention on Climate Change. The United Nations Environment Programme played an important role in negotiations leading to the 1987 Montreal ozone protocol. We have already noted the Rio Declaration and the World Charter for Nature. Agenda 21, one of the most complex international documents ever negotiated, is a comprehensive strategy for blending environmental conservation and national development. There are more than 150 international agreements registered with the United Nations that deal directly with environmental problems(6).

Nature, Natural Resources, and Rights to Development

There are problems of overpopulation, overconsumption, and the underdistribution of resources. But a moral humanist can plausibly object that, when it comes to individual persons caught up in these social forces, we should factor out al! three, none of which are the fault of the persons who may wish to develop their lands. “I did not ask to be born; I am poor, not overconsuming; I am not the cause but rather the victim of the inequitable distribution of wealth.” Surely there is a right to use whatever natural resources one Iris available, as best one can, under the exigencies of one’s particular fife, set though this is in these unfortunate circumstances. “I only wont enough to eat, is that not my right?”

Certainty a human right to an environment with integrity will be one of the chief goals of biological conservation. Human rights must include the right to subsistence, to have basic needs of food, clothing, and shelter met. So even if particular persons are part of an undesirable pattern of population growth, even if there is some better social solution than the wrong one that is in fact happening, have they not a right that will override the conservation of natural value? Granted that culture is unhealthy, will it not just be a further wrong to them to deprive them of their right to what little they have? Can human rights ever be overridden by a society that wants to do better by conserving natural value? Should nature win, while such unlucky persons lose?

Answering such questions requires some weighing of values. Consider tropical forests. There is more richness there than in other regions of the planet—half of all known species. On the one continent of South America, there are one-fifth of the planet’s species of terrestrial mammals (800 species); there are one-third of the planet’s (lowering plants (7). Given the ecology of the tropical forests, which does not respond well to fragmentation, these species can be preserved only if large Amazonian rainforests and other wetland regions of South America are left relatively undeveloped and at low population densities. The peak of global plant diversity is the combined flora of the three Andean countries of Colombia, Ecuador, and Peru. There more than 40,000 species occur on just 2 percent of the world’s land surface (8). But population growth in South America has been as high as anywhere in the world (9), and people are flowing into the forests, often crowded off other lands.

What about people? Consider people who are not now there but might move. This is not good agricultural soil, and such would-be settlers are likely to find only a short-term bargain, a long-term loss. Consider people who already live there. If they are indigenous peoples, and wish to continue to live as they have for hundreds and even thousands of years, there will be no threat to the forest. If they are cabaclos (of mixed European and native races), they can also continue the lifestyles known for hundreds of years, without serious destruction of the forests. Nothing is taken away from them.

Can these indigenous and cabaclos peoples modernize? Can they multiply? The two questions are connected, since it is modern medicine mid technology that enables them to multiply. These are problematic questions for, in a sense, a modernized, much-multiplied indigenous people is not an indigenous people any more. The cabaclos’ lifestyle modernized has really been transformed into something else. Have they the right to develop into modern peoples, if this requires an exploitation of their resources that destroys the rainforests? The first answer is that they do, but with the qualification that all rights are not absolute, some are weaker, some stronger, and the exercise of any right lots to be balanced against values destroyed in the exercise of that right.

The qualification brings a second answer. If one concludes that the natural values at stake are quite high (perhaps higher than anywhere else in the world), and that the opportunities for development are low, because the envisioned development is inadvisable, then a possible answer is: No, there will be no development of these reserved areas. There will be development elsewhere, to which such persons will be facilitated to move, if they wish. If they stay, they must stay under the traditional lifestyle of their present and past circumstances. So they must pay, if you like, an opportunity cost, if they remain. They do have the right to develop, but not here.

Anywhere there is legal zoning, persons are told what they may not do on the lands on which they reside, in order to protect various social and natural values. Land ownership is limited, “imperfect,” as lawyers term it. One’s rights are always constrained by the harm one does to others. Environmental policy regulates the harms that people do on the lands on which they live, and it is perfectly appropriate to set aside conservation reserves to protect natural values, because of the ecological, scientific, economic, historical, aesthetic, religious, and other values people have at stake, as well as for intrinsic values in fauna and flora. Indeed, unless there is such reserving counterbalancing the pressures for development, there will be almost no conservation at all. Every person on Earth is told that there are some areas that he or she cannot develop. If one is residing in a location where development is constrained, this may seem unfair, to force relocation. Does that not violate human rights? Consider relocation in general, and start on the development side. Every large dam ever built has forced people to move. Kariba Dam, on the Zambezi River between Zambia and Zimbabwe, supplies water, electricity, fish, and benefits wildlife, but forced 50,000 Tonga people to move from their ancestral homelands. Typically we think this a justifiable overriding of their rights; we may also think that compensation is required. General Motors is closing 21 plants, affecting 76,000 jobs between 1990 and 1995, choosing subcontracting for parts, production overseas, and getting better efficiency in other plants. During 1920-1960, most textile mills in Lowell, Massachusetts, moved south, in search of cheaper, nonunion labor, lower taxes, to get closer to the cotton, to modernize plants, and, no longer needing water power, to take advantage of cheaper electricity provided by TVA, and other government incentives to develop the South. The United States closes military bases and tens of thousands have to move.

We may not think these decisions are always right, but they sometimes are. We require people to relocate in the interests of various social goods. On a parity with this, but on the conservation side, we may also ask people to relocate—as when national parks have been established. What is so amiss about asking people to relocate in the interest of protecting nature, where the stakes are especially high? No more human rights are being “violated” for the conservation of nature than have regularly been “violated” (as is alleged) in the name of development. Rights, at least some of them, are constrained by larger goods, which we may not have any right to block or destroy.

This will be especially permissible where we ask persons to relocate only if they are revising their lifestyles in ways that put new threats on the environment. They are proposing to introduce changes, and the burden of proof should be on them to say why they should jeopardize nature there, rather than move to less sensitive areas. One way of putting this is that the people have options; the forests do not. People can move; forests cannot, nor can the animals they contain. Saving the natural values present, optimizing the mix of values in nature and culture can require limiting the options of people in order to save the nonoptional forest values.

Human rights to development, even by those who are poor, though they are to be taken quite seriously, are not always and everywhere absolute, but have to be weighed against all the other values at stake. A person may be doing what would be, taken individually, a perfectly good flung, a thing he has a right to do, were he alone. But taken in collection with thousands of others doing the same thing, it becomes a harmful thing, which he has no right to do because it destroys the commons and irreversibly destroys natural values. These poor may not have so much a right to develop in any way they please, as a right to a more equitable distribution of the goods of the Earth that we, the wealthy, think we absolutely own. A Managed Earth and the End of Nature?

William Clark writes, in a Scientific American issue devoted to “Managing Planet Earth,” “NVc have entered an era characterized by syndromes of global change …. As we attempt to move from merely causing these syndromes to managing them consciously, two central questions must be asked? What kind of planet do we want? What kind of planet can we get?” (10). Those questions do not preclude nonanthropocentric answers; but they strongly suggest that humans are being asked what they want out of the planet, and the planetary managers will figure out how to get it for them. That puts humans at the center of concerns. The root of “manage” is the Latin “minus,” hand. Humans will handle the place. This can even mean that Homo sapiens is the professional manager of an otherwise valueless world. Nature is to be harnessed to human needs. Now an opposite worry strikes us. This managing the planet begins to sound like the end of nature, the replacement of spontaneous nature with a new epoch of deliberate control, humanizing tire Earth. Is that what we have or what we want? Let’s face the facts, the technocrat will insist. Humans now control 90 percent of the planet’s land-based primary net photosynthetic productivity (11). A study for the World Bank found that 35 percent of the Earth’s land has now become degraded (12). Surely, our only option is to intervene more intelligently—to manage the planet. Now no one wishes to oppose more intelligent intervention. We want a sustainable society with its health and integrity, superposed on a natural world with its health and integrity. But we are not so sure that managing the valueless planet is the apt paradigm, besides which all other conservation ideologies are backward romanticisms. Why not, for instance, think of ourselves as residents who are learning the logic of our home community, or as moral overseers trying to optimize both the cultural and the natural values on the planet? Is our only relationship to nature one of engineering it for the better? Perhaps what is as much to be managed is this earth-eating, managerial mentality that has caused the environmental crisis in the first place.

Penultimately, management is a good thing; but, ultimately management is no more appropriate for Earth than for people, because it only sees means not ends. The scientific managers still have the value questions on their hands. On planetary scales, and even on continental and regional scales, it is not so clear that we really do want to manage the environment; rather we want to manage human uses of the environment so that they are congenial to letting the planet go on managing itself. Managers do not really dwell in an environment; they only have resources, something like the way in which bosses, as such, do not have friends, only subordinates. Even the most enlightened exploiters, qua exploiters, do not live as persons in a community; they are not citizens of a world, only consumers of materials. They reduce their environment to resource and sink. The environment must be this much, but it can be much more. For consummate managers, proportionately as the development ethic increases, the environment is reduced to little more than exploited resource.

We cannot simply take nature ready to hand, but we must remake it for the supporting of agriculture, industry, culture. After that, perhaps, on the larger planetary scales, it is better to build our cultures in intelligent harmony with the way the world is already built, rather than take control and rebuild the planet by ourselves and for ourselves. An overweening trust in science, technology, and industry may result in too little trust in Mother Earth.

The planetary manager wants human genius to manage the system, but there is already a considerable “genius” in the system. Is man the engineer in an unengineered world? The word engineer comes from the root ingenium, an innate genius, an inventive power, and hence our word ingenious, “characterized by original construction.” Etymologically, “nature” and “genius” (and hence “engineer”) come from the same root, gene (g) nasci, natus, to give clever birth. In that sense there is ample inventive and engineering power in nature, which has built Earth and about perhaps a billion species, keeping the whole machinery running, with these species coming and going, for several billion years.

Who built the engineers, with their clever brains and hands, with which they propose now to manage the planet? Isn’t building people out of protozoans, and protozoans out of protons a rather ingenious achievement? Maybe we should reconsider our models. Nature is not the antithesis of engineering; it is the prototype of ingenuity. Engineers and managers cannot know what they are doing, until they know what they are undoing. We ought to spend adequate effort making sure we know what a place is, especially if it is the only home planet, before we decide to remake it into something else. Hands are for managing and also for bolding in loving care. Perhaps there looms before us what some call, rather dramatically, “the end of nature.” In the 21st century, there will only be nature that has been tampered with, not spontaneous nature. Indeed, laments Bill McKibben, already “we live in a postnatural world,” in “a world that is of our own making.” “There’s no such thing as nature any more” (13). Earlier, wild nature could remain alongside culture; the natural givens stayed in place. There could not be wilderness everywhere, but there could be wilderness somewhere, lots of it, all over the world. Wild creatures could coexist on their own in the reserves, the woodlots, the fencerows, the nooks, the crannies of civilization. But with acid rain, with pollutants everywhere, with carcinogens in the food chains, such coexistence is impossible. With global warming accelerating climate change a hundred times over, “changing nature means changing everything” and this “seems infinitely sad.” Everything, everywhere “bears the permanent stamp of man.” “We live at the end of nature, the moment when the essential character of the world . . . is suddenly changing.” There is no more nature “for its own sake” (14).

Has or might nature come to an end? The answers are both matters of fact and of philosophical analysis. Is it the case that, owing to human disturbances in the Yellowstone Park ecosystem, we have lost any possibility of letting the park be natural? There will be an absolute sense in which this is true, since there is no square foot of the park in which humans have not disturbed the predation pressures, no square foot on which rain falls without detectable pollutants. But it does not follow that nature is absolutely ended because it is not absolutely present. Answers come in degrees. Events in Yellowstone can remain 99.44 percent natural on many a square foot, indeed on hundreds of square miles, in the sense that we can designate there “an area where the earth and its community of life are untrammeled by man, where man himself is a visitor who does not remain” (15). We can put the predators back and clean up the air. Even where the system was once disturbed and subsequently restored or left to recover on its own, wildness can return.

On other lands, past certain thresholds, so far as land is managed for agriculture or industry, so far its it is fenced for pasture or mowed as lawns, wild nature has ended. This ending may be always, in its own way. a sad thing; but it is sometimes an inevitable thing, and the culture that replaces nature can have compensating values. It would be a sadder thing still, if culture had never appeared to grace the Earth, or if cultures had remained so modest that they had never substantially modified the landscape. We do not always lament our presence, even though we want some untrammeled lands. Where the human presence permanently alters the land, wilderness is impossible, but some portions of the Adirondacks of New fork can be rural and still relatively natural.

Still, the more drastic the intervention, the more nature has ended. If, for instance, global warming introduces climatic changes so dramatic that natural environments cannot track these changes, then dheie will be no more nature. Again, this is not absolute, for some natural processes will remain, but the system will be unrecognizably natural. The epoch of spontaneously self-organizing systems, of wild nature with integrity, will be effectively over, and that will be a tragedy. Similarly if other toxics choke up the system, or if the extinction rate reaches the projected disastrous levels, or if deforestation or soil loss reach levels that cause the system to crash. So the end of nature is not absolutely here, it is not absolutely possible, but it is relatively to be feared. Some end of nature is a good thing; but too much of any good thing is a bad thing. Beyond, beneath, and around our culture, we do not want the end of nature. We value nature as an end in itself.

Earth Ethics

The astronaut Michael Collins recalled being: “I remember so vividly . . . what I saw when I looked back at my fragile home—a glistening, inviting beacon, delicate blue and white, a tiny outpost suspended in the black infinity. Earth is to be treasured and nurtured, something precious that must endure” (16). The UN Secretary-General, Boutros Boutros-Ghali, closed the Earth Summit: “The Spirit of Rio must create a new mode of civic conduct. It is not enough for man to love his neighbour; he must also learn to love his world” (17).

Neither is thinking merely anthropocentrically of Earth as a big resource to be exploited for human needs, a pie to be divided up for human consumption. Rather, Earth is a precious thing in itself because it is home for us all; Earth is to be loved, as we do a neighbor, for an intrinsic integrity. The center of focus is not people, but the biosphere. But valuing the whole Earth and responsibilities to it are unfamiliar and need philosophical analysis.

Dealing with an acre or two of real estate, perhaps even with hundreds or thousands of acres, we can think that the earth belongs to us, as private properly holders. Dealing with a landscape, we can think that the earth belongs to us, as citizens of the country geographically located there. But on the global scale, Earth is not something we own. Earth does not belong to us; rather we belong to it. We belong on it. The question is not of property, but of community. The valuing of nature and natural resources is not over until we have risen to the planetary level, and valued this system we inhabit. Earth is really the relevant survival unit.

Earth is, some will insist, a big rockpile like the moon, only one on which the rocks are watered and illuminated in such a way that they support life. So it is really the life we value and not the Earth, except as instrumental to life. We have duties to people, perhaps to living things. We must not confuse duties to the home with duties to the inhabitants. We do not praise the Earth so much as what is on Earth. But this is not a systemic view of what is going on. We need some systematic account of the valuable Earth we now behold, before we beheld it, not just some value that is generated in the eye of the beholder. Finding that value will generate a global sense of obligation.

The evolution of rocks into dirt into fauna and flora is one of the great surprises of natural history, one of the rarest events in the astronomical universe. We humans too rise up from the humus, and we find revealed what earth can do when it is self-organizing under suitable conditions. This is pretty spectacular dirt. On an everyday scale earth seems to be passive, inert, an unsuitable object of moral concern. But on a global scale? The scale changes nothing, a critic may protest, the changes are only quantitative. Earth is no doubt precious as life support, but it is not precious in itself. There is nobody there in a planet. There is not even the objective vitality of an organism, or the genetic transmission of a species line. Earth is not even an ecosystem, strictly speaking; it is a loose collection of myriads of ecosystems. So we must be talking loosely, perhaps poetically, or romantically of valuing Earth. Earth is a mere thing, a big thing, a special thing for those who happen to live on it, but still a thing, and not appropriate as an object of intrinsic or systemic valuation. We can, if we insist on being anthropocentrists, say that it is all valueless except as our human resource.

But we will not be valuing Earth objectively until we appreciate this marvelous natural history. This really is a superb planet, the most valuable entity of all, because it is the entity able to produce all the Earthbound values. At this scale of vision, if we ask what is principally to be valued, the value of life arising as a creative process on Earth seems a better description and a more comprehensive category than to speak of a careful management of planetary natural resources.

Do not humans sometimes value Earth’s life-supporting systems because they are valuable, and not always the other way round? It seems parochial to say that our part alone in the drama establishes all its worth. The production of value over the millennia of natural history is not something subjective that goes on in the human mind. The creativity within the natural system we inherit, and the values this generates, are the ground of our being, not just the ground under our feet. Earth could be the ultimate object of duty, short of God, if God exists.

Notes

Quotation: Kelley, K. W. ed. 1988. The home planet, photo 42. Reading, Massachusetts: Addison-Wesley.

1. UN Conference on Environment and Development. 1992. The Rio declaration. UNCED Document A/CONF.151/5/Rev. 1, 13 June.

2. World Charter for Nature. 1982. UN General Assembly Resolution No. 37/7 of 28 October.

3. Craig, R.S. 1992. Land ethic canon proposal: a report from the task force. Journal of Forestry 90, no. 8 (August):40-41.

4. UN World Commission on Environment and Development. 1987. Our common future, 27. The Brundtland Report. New York: Oxford University Press.

5. World Development Report 1991. New York: Oxford University Press.

6. United Nations Environment Programme. 1991. Register of international treaties and other agreements in the field of the environment. Nairobi, Kenya. Document No. UNEI’/GC.16/Inf.4, May.

7. Mares, M.A. 1986. Conservation in South America: problems, consequences and solutions. Science 233:734-39.

8. Wilson, E.O. 1992. The diversity of life, 197. Cambridge, Massachusetts: Harvard University Press.

9. Coale, A.J. 1983. Recent trends in fertility in the less developed countries. Science 221:828-832.

10. Clark, W. 1989. Managing planet Earth. Scientific American 261, no. 3 (September):47-48.

11. Vitousek, P., P. Ehrlich, A. Ehrlich, and P Matson. 1986. Human appropriation of the products of biosynthesis. BioScience 36:374.

12. Goodland, R.1992. The case that the world has reached limits. In Population, technology, and lifestyle. R. Goodland, H.E. Daly, and S. El Serafy, eds., 3-22. Washington, D.C.: Island Press.

13. McKibben, B. 1989. The end of nature, 60,85,89. New York: Random House.

14. McKibben, 70-79, 174-175, 210 (13).

15. United States Congress. Wilderness Act of 1964, sec. 2(c). Public Law 88-577. 78 Stat 891.

16. Collins, M. 1980. Foreword. In Our universe. R.A. Gallant, ed., 6. Washington, D.C.: National Geographic Society.

17. Boutros-Ghali, B. 1992. Extracts from closing UNCED statement, in an UNCED summary, Final Meeting and Round-up of Conference, 1. UN Document ENV/DEV/RIO/29,14 June.

http://www.ecospherics.net/pages/Global.htm

June 23, 2010 Posted by | ekoloji, ekolojist akımlar, türcülük, doğa / hayvan özgürlüğü | 1 Comment

Ecophilosophy, Ecosophy and the Deep Ecology Movement: An Overview – Alan Drengson

An earlier version of this article appeared in The Trumpeter: Journal of Ecosophy, Vol 14, No. 3, Summer 1997, pages 110-111, entitled “An Ecophilosophy Approach, the Deep Ecology Movement, and Diverse Ecosophies” Thanks to Arne Naess and Ted Mosquin for their suggestions.


During the last thirty years philosophers in the West have critiqued the underlying assumptions of Modern philosophy in relation to the natural world. This development has been part of an ongoing expansion of philosophical work involving cross cultural studies of world views or ultimate philosophies. Since philosophical studies in the West have often ignored the natural world, and since most studies in ethics have focused on human values, those approaches which emphasize ecocentric values have been referred to as ecophilosophy. Just as the aim of traditional philosophy is sophia or wisdom, so the aim of ecophilosophy is ecosophy or ecological wisdom. The Practice of ecophilosophy is an ongoing, comprehensive, deep inquiry into values, the nature of the world and the self.

The mission of ecophilosophy is to explore a diversity of perspectives on human-Nature contexts and interrelationships. It fosters deeper and more harmonious relationships between place, self, community and the natural world. This aim is furthered by comparing the diversity of ecosophies from which people support the platform principles of the global, long range, deep ecology movement.

Here is Arne Naess’s original definition of ecosophy:  “By an ecosophy I mean a philosophy of ecological harmony or equilibrium. A philosophy as a kind of sofia (or) wisdom, is openly normative, it contains both norms, rules, postulates, value priority announcements and hypotheses concerning the state of affairs in our universe. Wisdom is policy wisdom, prescription, not only scientific description and prediction. The details of an ecosophy will show many variations due to significant differences concerning not only the ‘facts’ of pollution, resources, population, etc. but also value priorities.” (See A. Drengson and Y. Inoue, 1995, page 8.)

In 1973 (Inquiry 16, pp. 95-100) the name “deep ecology movement” was introduced into environmental literature by Norwegian philosopher and mountaineer Professor Arne Naess. (For a reprint of the article see Drengson and Inoue 1995.) Environmentalism emerged as a popular grass roots political movement in the 1960’s with the publication of Rachel Carson’s book Silent Spring. Those already involved in conservation/preservation efforts were joined by many others concerned about the detrimental environmental impacts of modern industrial technology. The longer range, older elements of the movement included writers and activists like Thoreau and Muir, whereas the newer mainstream awareness was closer to the wise conservation philosophy of people like Gifford Pinchot. 

Naess’s article was based on a talk he gave in Bucharest in 1972 at the Third World Future Research Conference. In his talk Naess discussed the longer-range background of the ecology movement and its connection with respect for Nature and the inherent worth of other beings. As a mountaineer who had climbed all over the world, Naess enjoyed the opportunity to observe political and social action in diverse cultures. Both historically and in the contemporary movement Naess saw two different forms of environmentalism, not necessarily incompatible with one another. One he called the “long-range deep ecology movement” and the other, the “shallow ecology movement.” The word “deep” in part referred to the level of questioning of our purposes and values, when arguing in environmental conflicts. The “deep” movement involves deep questioning, right down to fundamentals. The shallow stops before the ultimate level. 

In his ecophilosophy framework for cross cultural analysis of grass roots social-political movements, Naess distinguishes between four levels of discourse (see the chart below). In forming cross cultural global movements some general consensus develops that focuses the movement through platform principles (as is the case for many movements–literary, philosophical, social, political, etc.), such as the principles of social justice, or the principles of peace and nonviolence, or the principles for the deep ecology movement (DEM). Movements so described have their principles emerge from the bottom up and are thus called grass roots movements (as in the Gandhian tradition), not top down power over hierarchies . 

The aim of ecophilosophy is a total or comprehensive view of our human and individual situation. Comprehensive includes the whole global context with us in it, sharing a world with diverse cultures and beings. We move toward a total view via deep questioning–always asking why–to ultimate norms and premises, and via articulation  (or application) to policies and practices. Much cross cultural work is done at the level of platform principles, and we can have a high level of agreement at this level that Naess calls Level II. From Level II we can engage in deep questioning and pursue articulating our own ecosophy, which might be grounded in some major worldview or religion, such as Pantheism or Christianity. This level of ultimate philosophies is called Level I. There is considerable diversity at this level. From Level II principles we can develop specific policy recommendations and formulations, or Level III. From Level III application leads us to practical actions, Level IV. There is considerable diversity at the level of policies, but even more at the level of practical actions. 

Table Showing Levels of Questioning and Articulation

Level  I Ultimate Premises Taoism, Christianity, Ecosophy T, etc.
Level  II Platform Principles Movement Peace Movement, Deep Ecology Movement, Social Justice Movement, etc.
Level  III Policies A, B, C, etc.
Level  IV Practical Actions W, X, Y, etc.

 [The above chart is a simplification of Naess’s Apron Diagram. See Drengson and Inoue, 1995, pp. 10-12.]

In deep questioning we move toward ultimate premises and norms. In the process of derivation and application we move toward platform support and developing policies and practical actions. This is a continuous back and forth process which keeps our understanding and practices in harmony with a changing world. The deep approach, then, becomes evolutionary, changing with natural conditions. (For example, the “new corporation” [or community] has to engage in this back and forth movement and so requires full employee participation, diverse leaders and initiative takers.) In the three grassroots movements mentioned above the principles are individual and international.  It is important to note that there is great diversity at the level of ultimate philosophies. We do not all have to subscribe to the same ultimate ecological philosophy in order to work cooperatively for the benefit of the planet and its communities of beings. The front is very long and we each have values to contribute to realizing higher qualities in life as a whole. We must work on many different levels.

Naess has much first-hand experience in the world peace and social justice movements, and he is a committed practitioner of the way of nonviolence taught by Gandhi (Naess 1974). He also is a philosopher of science and logic who has done innovative work on language and communication.  His studies and travels have given him deep cross-cultural knowledge and perspectives. (For more details on his philosophy of communication see Naess (1953). This work will be reissued in the Selected Works of Arne Naess to be published in English by Klewer in 2000.) Naess is well placed to identify the main features of the emerging grass-roots environmental movement, which is supported by social activists from all parts of the political spectrum. The shallow-deep spectrum he describes is not the same as the old right-left split. It cuts across many conventional distinctions.

In his talk and paper Naess explained the difference between the short-term, shallow and the long-range deep ecology movements in broad terms. He explained that the distinctive aspects of the deep ecology movement is its recognition of the inherent value of all other living beings, and of the inherent worth of diversity of all kinds. This awareness is used to shape environmental policies and actions. Those who work for social changes based on this recognition are motivated by love of Nature as well as for humans. They try to be caring in all their dealings. They recognize that we cannot go on with industrial culture’s business as usual. We must make fundamental changes in basic values and practices or we will destroy the diversity and beauty of the world, and its ability to support diverse human cultures. 

In 1972, not many people appreciated that Naess was characterizing a grass-roots social movement, not stating his personal ultimate philosophy. Since then, he has articulated a set of platform principles to clarify matters. Grass-roots political movements often join people with diverse ultimate beliefs and backgrounds. In order to state the shared objectives of the movement a platform is usually put forth. The platform presents the more general principles that unite the group in terms of shared projects, aims and values. 

Naess and others have proposed a set of eight principles to characterize the deep ecology movement as part of the general ecology movement. These principles are endorsed by people from a diversity of backgrounds who share common concerns for the planet, its many beings and ecological communities. In many Western nations supporters of the platform principles stated below come from different religious and philosophical backgrounds. Their political affiliations differ considerably. What unites them is a long-range vision of what is necessary to protect the integrity of the Earth’s ecological communities and values. Supporters of the principles have a diversity of ultimate beliefs. “Ultimate beliefs” here refers to their own basic metaphysical, personal and religious grounds for their values, actions and support for the deep ecology movement. Different people and cultures have different mythologies and stories. Nonetheless, they can support the platform and work for solutions to our shared environmental crisis. A diversity of practices is emerging, but there is considerable overlap, as can be seen in hundreds of environmental conflicts all over the world. 

Supporters of the platform principles stated below come from all walks of life, and a wide variety of cultures and places. Because they live in different places, the courses of practical action that follow from commitment to the platform are also diverse. Each person has something unique to contribute by living their own ecosophies. Here are the proposed platform principles of the deep ecology movement as originally formulated by Arne Naess and George Sessions in 1984 while on a hiking trip in Death Valley California: 

The Platform Principles of the Deep Ecology Movement 

1. The well-being and flourishing of human and nonhuman Life on Earth have value in themselves (synonyms: intrinsic value, inherent value). These values are independent of the usefulness of the nonhuman world for human purposes. 
2. Richness and diversity of life forms contribute to the realizations of these values and are also values in themselves. 
3. Humans have no right to reduce this richness and diversity except to satisfy vital human needs. 
4. The flourishing of human life and cultures is compatible with a substantial decrease of human population. The flourishing of nonhuman life requires such a decrease. 
5. Present human interference with the nonhuman world is excessive, and the situation is rapidly worsening. 
6. Policies must therefore be changed. These policies affect basic economic, technological, and ideological structures. The resulting state of affairs will be deeply different from the present. 
7. The ideological change is mainly that of appreciating life quality (dwelling in situations of inherent value) rather than adhering to an increasingly higher standard of living. There will be a profound awareness of the difference between big and great. 
8. Those who subscribe to the foregoing points have an obligation to directly or indirectly try to implement the necessary changes. 

(Bill Devall and George Sessions, 1985, p. 70. Note that this platform is discussed in an exchange of papers between Stan Rowe and Arne Naess, published originally in The Trumpeter 1996,13, 1, and now online at <http://www.ecospherics.net&gt;.)

Anyone who endorses these eight principles, is called by Naess and others a supporter of the deep
ecology movement, not a deep ecologist. Naess feels that “deep ecologist” is too immodest, and “shallow ecologist” is unkind language. The word “supporter” is more Ghandian and rich for interpretation. As mentioned, Naess stresses that those who support these principles can do so from a wide range of different ultimate views. Just as birds build different kinds of nests in different habitats, so human cultures which grow out of ecological places with respect for their inherent values develop diverse forms of practice, technology and social order. 

Naess calls his own ultimate philosophy Ecosophy T. It is deeply influenced by Norwegian friluftsliv (a movement to experience living in the outdoors, see Henderson, 1997), Gandhian nonviolence, Mahayana Buddhism and Spinozan pantheism. T refers to Tvergastein, Naess’s mountain hut in Norway, where much of Ecosophy T was worked out. The T also refers to the Norwegian word for interpretation (tolkning) which is central to his philosophy of language and communication. A basic norm in Naess’s Ecosophy T is Self realization!–for all beings. The Self to be realized for humans is not the ego self (small s), but the larger ecological Self (cap S). This self/Self distinction has affinities with Mahayana Buddhism. Naess says we can realize our ecological Selves in a number of ways. The way he talks most about is extension of identification. He prefaces this by saying that he assumes one is well integrated and has a healthy ego so as to avoid projection of the small self and its shadow.

Sometimes people confuse the “deep ecology movement” as described above, with Naess’ own ultimate ecocentric philosophy, Ecosophy T. Naess calls his own ultimate philosophy Ecosophy T, not deep ecology. It is on the basis of Ecosophy T that he personally supports the platform principles of the deep ecology movement. 

Naess tries to make his whole view surveyable by starting with only the one norm, Self-Realization! Self-realization! is taken to imply: “Self-realization for all beings!” The exclamation point is used to mark that this is not a mere description, but that it says something that ought to be. Naess feels the norm as a basis of his own lived ecosophy. He urges others to develop their own ecosophies based on their ultimate views. Self-realization for humans he says, can be achieved in a variety of ways. His own approach is to extend his sense of identification to a larger sense of Self. Humans naturally have this capacity as Naess and others have observed cross-culturally. We have the capacity to connect with a much larger sense of self, transcending ego, by extending our sense of identification beyond the usual narrow focus on ego to a wider sphere of relationships. It is not difficult for us to identify with other living beings. We can actually practice or cultivate this capacity. One way is to practice extending our care and affection. We can also explore this larger Self in a variety of other ways. 

Many other authors have developed ecosophies very similar to Naess’s based on the idea of extending awareness and care to a larger ecological Self. However, other supporters of the deep
ecology movement have ecosophies which do not start with the Self-realization! norm. Warwick Fox (1990) and I have both observed that the extension of self and the idea of the ecological Self overlaps in many ways with work in transpersonal psychology. Fox calls these Self-realization types of ecosophies transpersonal ecologies. (Today we call them transpersonal ecosophies and their psychological study is transpersonal ecology.) Matthew Fox’s (1988) Creation Theology (which has a long history as a minority tradition in Christianity) is a transpersonal ecology in the form of a Christian philosophy and practice that finds the Christ principle and power of love revealed in the ongoing creation of the world. It is this that we should reverence. This opens us to the expansive sense of Self. A Mahyana Buddhist, concerned for the deliverance of all sentient beings, can easily support the deep ecology movement principles.

Other writers who support the platform principles of the deep ecology movement have criticized the extension of self identification. Some prefer to find their ultimate premises and ecosophies grounded in a different conception of self, emphasizing the social self–in some cases, or stressing the difference between the way self identity develops for women in contrast to men in our traditions. In this way, some supporters of the deep ecology movement are ecofeminists, some are social ecologists, some Christians. 

No supporters of the deep ecology movement as characterized above could be anti-human, as is sometimes alleged. Some vociferous environmentalists who claim to be supporters of the movement have said and written things that are misanthropic in tone. They have not explained how such statements are consistent with commitment to platform principle number one, which recognizes the inherent worth of all beings, including humans. Supporters of the deep ecology movement deplore antihuman statements and actions. They support Gandhian nonviolence in word and deed. Arne Naess says that he is a supporter of the ecofeminist, social ecology, social justice, bioregional, and peace movements. He believes that the platform principles of the deep ecology movement are broad enough to be this inclusive. 

Another dispute has centered on the critique of anthropocentrism offered by some supporters of the deep ecology movement. “Anthropocentrism” has a number of different meanings. We must not let verbal misunderstandings be divisive. When we defend our loved ones or are moved more by human suffering than the suffering of other beings, we are acting as descendants, parents, friends, lovers, etc. One can support the deep ecology movement consistent with such feelings. What is inconsistent is refusing to recognize the inherent worth of other beings to the extent that one is willing to allow unmerciful exploitation and destruction of life forms purely for human convenience and profit. Anthropocentrism as a bias against other life forms fails to recognize that we are part of these lives and they are part of ours. Our human self in the deepest sense cannot be separated from the earth from which we have grown. Anthropocentrism is objectionable when it emphasizes “humans first!” regardless of the consequences to other beings.

When we explore our own embodied, in place, ecological Self we discover our affinities with other beings as part of our humanity. This once more emphasizes that the platform principles refer to the intrinsic worth of all beings, including humans. Supporters of the deep ecology movement platform are committed to recognizing and respecting in word and deed the inherent worth of humans and other beings. This leads to actions that try to minimize our own impacts on ecological communities and other human cultures. In order to start the process of lessening our impacts diverse transition strategies are vital. In the area of business, for example, The Natural Step (Nattrass and Altomore 1999) is a process of lessening negative impacts and encouraging positive ones. It uses bottom up initiatives, diverse leaders, and back and forth play between workers and leaders. For more on industrial ecology and new values and directions in work and business see Hawken (1993 & 1999) and on higher value leadership see Secretan (1996.)

If one accepts the platform principles of the deep ecology movement, this involves commitment to respect the intrinsic values of richness and diversity. This in turn leads to a critique of industrial society. This critique cuts across cultural boundaries. It is presented from both within and outside of industrial societies. It is partly from such a critique that support for indigenous cultures arises within Modern societies. The gist of the critique goes like this: 

Industrial culture represents itself as the only acceptable model for progress and development. However, application of this model and its financial and technological systems to all areas of the planet results in destruction of habitat, extinction of species, and destruction of indigenous cultures. The biodiversity crisis is about loss of critical species, populations and processes that perform necessary biological functions, and it is also about loss of multitudes of other values which are good in themselves and depend on preservation of natural diversity and wild evolutionary processes. Industrial society is a monoculture in agriculture and forestry, and in every other way. Its development models construe the Earth as only raw material to be used to satisfy consumption and production to meet not only vital needs, but inflated desires whose satisfaction requires more and more consumption. Its monocultures destroy cultural and biological diversity, both of which are good in themselves and critical to our survival and flourishing. The older industrial development models are now superseded by the ecological approaches referred to in this paper. (See websites listed below.)

If we do not accept the Industrial development model, what then? Endorsing the deep ecology platform principles might lead us to study the ecosophies of aboriginal and indigenous people so as to learn from them values and practices that can help us to dwell wisely in neighboring places. We also can learn from the wisdom of our places and the many beings who inhabit them. At the same time, the ecocentric values implied by the platform lead us to recognize that all human cultures have a mutual interest in seeing Earth and its diversity continue for our sake, for its own sake and because we love it. Most want to flourish and realize themselves in harmony with other beings and cultures. How can we better develop common understandings that enable us to work with civility toward harmony with other cultures, creatures and beings? The deep ecology movement platform principles are guides in this direction. Respect for diversity leads us to recognize the forms of ecological wisdom that grow out of specific places and contexts. Supporters of the deep ecology movement embrace place-specific, ecological wisdom, and vernacular technology practices. No one philosophy and technology is applicable to the whole planet.  Diversity on every level is good!

In the West there is a renewal of Christian practices that support ecotheology based on a reverential spirit for Creation. The ferment of this with the new ecocentric paradigms–influenced by field ecology and leading edge science–has led writers like Thomas Berry (1988) to begin fashioning a “new story” as a basis for Western initiatives in creating an ecologically wise and harmonious society. All of these efforts can be seen as compatible with support for the platform principles of the deep ecology movement, with perhaps some slight modifications. 

Bioregionalism (see The Planet Drum, and also Sale 1985) is an activist form of support for the deep ecology movement. The Wildlands Project, The Arne Naess Selected Works Project, the Ecoagriculture Movement, the Ecoforestry Institute and Institute for Deep Ecology education programs, and the Ecostery Foundation are a few examples of applications of deep ecology movement principles to work in support of biodiversity, preservation of wildness and ecological restoration. Other deep efforts include Ecopsychology (Roszak, et al 1995), The Natural Step, the Turning Point Project, the project to measure our ecological footprint (Rees and Wackernagel 1996), and Redefining Progress and its measures by means of a General Progress Index or GPI.

For specific applications to Forestry see Drengson and Taylor (1997). For examples of how Buddhist thought and practice have influenced some Western ecosophies see the works of Joanna Macy (1991) and Gary Snyder (1990). For applications and critiques from Third World perspectives see the writings of Vandana Shiva (1993) and Helena Norberg-Hodge (1991). On trade, the global economy and relocalization see Jerry Mander and Edward Goldsmith (1996). For more on natural capitalism and industrial ecology see Paul Hawken, Amory and Hunter Lovins (1999). To learn more about ecophilosophy and the movement to deep and diverse values check out the illustrative (not exhaustive) sample of references and websites listed below.

References

Abrams, David. 1996. The Spell of the Sensuous: Language and Perception in a More-than-Human World. New York, Pantheon Books.

Berry, Thomas. 1988. Dream of the Earth. San Francisco, Sierra Books.

Bowers, C.A. 1993. Education, Cultural Myths and the Ecological Crisis: Toward Deep Changes. Albany, SUNY Press.

Devall, Bill. Editor. 1994. Clearcut: The Tragedy of Industrial Forestry. San Francisco, Earth Island Press.

Devall, Bill. 1988. Simple in Means, Rich in Ends: Practicing Deep Ecology. Salt Lake City,
Gibb Smith.

Devall, Bill & George Sessions. 1985. Deep Ecology: Living as if Nature Mattered. Salt Lake City, Peregrine Smith.

Drengson, Alan and Yuichi Inoue, Editors. 1995. The Deep Ecology Movement: An Introductory Anthology. Berkeley, North Atlantic Publishers. (This book has been revised and translated for
publication in Japanese.)

Drengson, Alan. 1995. The Practice of Technology: Exploring Technology, Ecophilosophy, and Spiritual Disciplines for Vital Links. Albany, SUNY Press.

Drengson, Alan & Duncan Taylor, Editors. 1997. Ecoforestry: The Art and Science of Sustainable Forest Use. Gabriola Island, New Society Publishers.

Fox, Matthew. 1988. The Coming of the Cosmic Christ. San Francisco, Harper and Row.

Fox, Warwick. 1990. Toward a Transpersonal Ecology. Boston, Shambhala.

Hawken, Paul. 1993. The Ecology of Commerce: A Declaration of Sustainability. New York, Haper Collins.

Hawken, Paul, and Amory and L. Hunter Lovins. 1999. Natural Capitalism: Creating the Next Industrial Revolution. Boston, Little, Brown.

Henderson, Bob. 1997. “Friluftsliv”. The Trumpeter: Journal of Ecosophy, Vol 14, No. 2, Spring 97, p. 93-94.

Jackson, Wes. 1994. Becoming Native to this Place. Lexington, University of Kentucky.

Lauck, Joanne Elizabeth. 1998. The Voice of the Infinite in the Small: Revisioning the Insect-Human Connection. Mill Spring, NC, Swan and Raven Press.

LaChapell, Dolores. 1988. Sacred Sex, Sacred Land: Concerning Deep Ecology and Celebrating Life. Silverton, CO. Finn Hill Arts. 

Macy, Joanna. 1991. World as Lover, World as Self. Berkeley, Parallax Press.

Mander, Jerry & E. Goldsmith. 1996. The Case Against the Global Economy: And a Turn Toward the Local. San Francisco, Sierra Books.

McLaughlin, Andrew. 1993. Regarding Nature: Industrialism and Deep Ecology. Albany, SUNY Press.

Naess, Arne. 1953. Interpretation and Preciseness. Oslo, Dybwad.

Naess, Arne. 1974. Gandhi and Group Conflict. Oslo, Universitets-Forlaget.

Naess, Arne. 1991. Ecology, Community and Lifestyle. London, Cambridge.

Naess, Arne. 2000. Selected Works of Arne Naess. In English, edited by Harold Glasser. Amsterdam, Klewer. Forthcoming in approximately 10 volumes.

Nattrass, B. & M. Altomare. 1999. The Natural Step for Business and the Evolutionary Corporation. Gabriola Island, New Society Publishers.

Norberg-Hodge, Helena. 1991. Ancient Futures: Learning from Ladakh. San Francisco, Sierra Books.

Orr, David. 1992. Ecological Literacy: Education and the Transition to a Post Modern World. Albany, SUNY Press.

Rees, Bill & Mathis Wackernagel. 1996. Our Ecological Footprint: Reducing Human Impact on the Earth. Gabriola Island, New Society Publishers.

Roszak, T., Gomes, M.E. & Kanner, A.D. 1995. Ecopsychology: Restoring the Earth, Healing the Mind. San Francisco, Sierra Books.

Sale, Kirkpatrick. 1985. Dwellers on the Land: The Bioregional Vision. San Francisco, Sierra Club Books.

Secretan, Lance. 1996. Reclaiming Higher Ground: Creating Organizations that Inspire the Soul. Toronto, Macmillan.

Sessions, George, Editor. 1995. Deep Ecology for the 21st Century. Boston, Shambhala.

Shiva, Vandana. 1993. Monocultures of the Mind: Biodiversity, Biotechnology and the Third World. Penong, Third World Publishing.

Snyder, Gary. 1990. The Practice of the Wild. Berkeley, North Point Press. 

Spretnak, Charlene. 1997. The Resurgence of the Real: Body, Nature, and Place in a Hypermodern World. Reading MA, Addison-Wesley.
 

Some Websites relevant to the deep ecology movement
From cross-cultural, ultimate philosophies to specific practical actions

1. The Trumpeter: Journal of Ecosophy is at: http://trumpeter.athabascau.ca

2. Ecoforestry information is at: http://ecoforestry.ca

3. For The Turning Point Project see: http://www.Turningpoint.org Note: Their ad campaign on changing to ecologically responsible practices is at: http://www.turnpoint.org

4. For more on international trade and globalization see the International Forum on Globalization at: http://www.ifg.org

5. The Natural Step approach to changing business practices started in Sweden. Read more at: http://www.naturalstep.org

6. For more on redefining and measuring progress, see: http://www.rprogress.org

7. In Atlantic Canada local redefining of progress is described at: http://www.gpiatlantic.org

8. Bill Devall’s website of deep ecology movement material is at: http://www.deep-ecology.net

9. Ted Mosquin’s ecocentrically oriented website is at: http://www.ecospherics.net

10. For the Wildlands Project see: http://www.twp.org

11. The Institute for Deep Ecology is at: http://www.deep-ecology.org

12. The Earth Institute is at: http://www.nwei.org

13. The Land Institute is at: http://www.landinst_development.midkan.net

14. Ecopsychology is located at: http://www.isis.csuhayward.edu

15. For more on natural capitalism see: http://www.naturalcapitalism.org

http://www.ecospherics.net/pages/DrengEcophil.html

June 23, 2010 Posted by | ekoloji, ekolojist akımlar, türcülük, doğa / hayvan özgürlüğü | Leave a comment

The Roles of Biodiversity in Creating and Maintaining the Ecosphere – Ted Mosquin

This is a revised and updated text of: “A Conceptual Framework for the Ecological Functions of Biodiversity,” Global Biodiversity, 1994, vol. 4(3): 2-16. This updated version has also been published as Chapter 6 of a book entitled: Biodiversity in Canada: Ecology, Ideas, and Action, Broadview Press, Peterborough, Ontario, 1999, [ISBN 1551112388] $29.95. Stephen Bocking (Ed.). Stephen is a professor at Trent University, Peterborough, Ontario. The book contains 18 chapters by 16 authors; it explores the nature of biodiversity, addresses political, legal, economic, social, biological and ecological issues and challenges associated with the conservation and use of Canada’s biodiversity. More information about the book can be found at http://www.trentu.ca/biodiversity/. Inquiries about the book should be sent to Stephen Bocking: sbocking@trentu.ca. This article considers biodiversity in the Earth’s Ecosphere as a whole and not only that part contained within the political borders of Canada.


This article considers several intriguing questions: First, what specific functions of ecosystems and their organisms have enabled the unfolding and evolution of such a complex, astounding, and harmonious variety of life in the many marine, freshwater and terrestrial regions of the Earth? Second, which of these functions of biodiversity have been most instrumental in creating the Ecosphere that humans encountered when they first arrived on the scene?

By Ecosphere I mean the whole living Earth – a deep magma/solid rock/soil/ sediment layer, an atmospheric layer, a water layer, the biotic communities at the surface, together with their contained assemblages of organisms – the biotic communities that have evolved and within which organisms are intricately linked. When left to operate in its timeless old-fashioned way, the Ecosphere has proved itself to be an intensely stable and generative system, but necessarily supported by an external source of energy, the Sun.

This article identifies and describes 18 functions of biodiversity. Together, they illuminate the seemingly mysterious and miraculous workings not only of ecosystems and their individual species but of the Ecosphere as a whole.

Imagine yourself walking in a natural forest, native grassland or perhaps snorkelling through a rich marine kelp bed or coral reef, and reflecting on the following sorts of questions: What ecological processes are going on here? Which organisms are carrying them out? Which organisms are relatively independent and which are symbiotically linked to others? How does energy flow among these species? Who is doing the re-cycling? What systems of communication mediate processes such as reproduction and dispersal? Who is producing the oxygen? How did it come to be that such harmonious and cooperative communities have come to exist and be so pervasive in all ecosystems? Then imagine yourself in a corn or potato field or in a salmon holding tank at the edge of the sea. Again ask yourself the same questions, but also ask which functions are completely absent or are only present due to human management.

By describing functions of ecosystems and organisms, readers will be better able to assess and reflect upon the deeper values of different parts of biodiversity and of the Ecosphere. This article should also help to develop an ecocentric valuation perspective on nature, one that emphasizes nature’s value as something other than simply a source of economic commodities for humans. It will help to expose the narrow, selfish and Earth-destroying argument that “capricious nature” offers no guidelines for our conduct, and that therefore ecosystem management must respond only and exclusively to what people want.(1)

For 3.5 billion years organisms and ecosystems have been integral elements of the evolution and gradual emergence of the Ecosphere. Organisms and ecosystems together created the Ecosphere (with essential energy from the sun) as humans found it. We are ourselves one consequence of the workings of the highly stable and complex functioning of the emerging Ecosphere. But what exactly are these functions? What are the linkages between them and to what extent are they mutually exclusive?

Ecospheric functions are those processes that organisms and ecosystems perform or participate in, and that provide products and/or consequences for themselves, for other species and ecosystems in the community or region, and often in more distant lands. They are natural processes that have evolved in organisms and ecosystems, and that have enabled major new kinds of life forms to thrive, new functions to evolve and more complex ecosystems to exist.

This article considers the value of ecospheric functions to the Ecosphere as a whole, not merely their utility to humans. This is in sharp contrast to the purely anthropocentric approach to valuing “nature’s services,” described by other authors (see Table 1).(2) The values of nature identified by these authors are an anthropocentric subset of the 18 “intrinsic” functions described here. Defining ecospheric functions as “ecoservices” assumes that only humans have a high value and that wild species and ecosystems are valuable only if they have commodity or instrumental value (i.e. are “of service”) to humans.

Reproduced in Table 1 are two lists of “ecosystem services” that are examined (and/or priced) in two of the above referenced publications for readers to contemplate.

These two lists should be compared with the functions listed in Table 2. Since humans evolved within the planetary Ecosphere, it is not surprising the some anthropocentric functions listed below are similar (several are identical) with the all-inclusive ecospheric level functions described in this article.
 

Table 1: Two Anthropocentric Approaches to Valuing “Nature’s Services”
Source: Costanza et al. “Value” Source: Daily, Nature’s Services.
1. Gas regulation (regulation of atmospheric chemical composition) 1. Purification of air and water
2. Climate regulation (global and local levels) 2. Mitigation of floods and droughts
3. Disturbance regulation (storm protection, flood control, etc.) 3. Detoxification and decomposition of wastes
4. Water regulation (provisioning of water for agriculture, industry, transport. 4. Generation and renewal of soil fertility
5. Water supply (provisioning of water by watersheds, reservoirs, aquifers. 5. Pollination of crops and natural vegetation
6. Erosion control & sediment retention. 6. Control of the vast majority of agricultural pests
7. Soil formation (weathering of rock and accumulation of organic material) 7. Dispersal of seeds and transportation of nutrients
8. Nutrient cycling 8. Maintenance of biodiversity, from which humanity has derived key elements of its agricultural, medicinal and industrial enterprise
9. Waste treatment (recovery & breakdown of toxics, nutrients, etc.) 9. Protection from the sun’s harmful ultraviolet rays
10. Pollination (provisioning of pollinators for reproduction of plants) 10. Partial stabilization of climate
11. Biological control 11. Moderation of temperature extremes and the force of winds and waves
12. Refugia (habitat for harvested species) 12. Support of diverse human cultures
13. Food production (production of fish, game, crops, nuts incl. subsistence farming and fishing) 13. Providing of aesthetic beauty and intellectual stimulation that lift the human spirit
14. Raw Materials (production of timber, fuel or fodder)  
15. Genetic resources (sources of unique biological materials for agriculture, medicine, and the like)  
16. Recreation (providing opportunities for recreational activities)  
17. Cultural (providing opportunities for non-commercial uses)  

The notion of intrinsic value recognizes that objects, whether species, individuals or things have an innate worth, regardless of human benefits.(3) When human wants are overvalued, the Earth is devalued, taken for granted, and abused as a mere commodity – to the long range detriment of other forms of life. Thus, this article does not ask the question: What do organisms do for people? Rather, what have wild organisms and ecosystems done (and what are their modern-day descendants continuing to do) to create the world as humans found it? Viewed in this logical and truthful way the anthropocentric perspective is revealed as a narrow and selfish ideology.

Palaeontology has revealed that wilderness ecosystems and wild species have lasted for eons. Such systems represent the normal environments, or norms of the Ecosphere. All organisms within wilderness systems represent the end-products of evolution within these norms. The survival of natural or wild ecosystems with their “normal” species therefore provide the only known standards against which the success or failure of biological resource management (in forestry, agriculture, fisheries) and economic development can be judged. Agriculture, for example, is a major and drastic deviation from planetary norms, and economic development is laying waste to all parts of the Earth. Thus, “hunting and gathering” cultures are entirely within the norms of the Ecosphere while modern industrial agriculture is destroying these norms. These norms can provide guidance for human conduct, by indicating what is stable, time-tested and normal, rather than what is merely what people want. The only alternative norm is that created by our own technologies, and, these have not been tested for their long-term stability. However, enormous damage is being done by the blind belief that technology is intrinsically good, while natural systems and species are mere commodities, to be cared for and nurtured if and only if they are of instrumental value to humans. The postmodern/hypermodern ideology which says “Adapt to humanity, serve humanity–or die” is drastically altering all of the normal ecospheric functions of our planet.

Many of the functions of organisms and ecosystems described in this article have been widely explored.(4) This article deals with those functions that can be described as ecocentric: they describe what ecosystems and their species do and have done to cause the world to come to be the way it is.

The Meaning of Biodiversity

In this article the broadest possible, most inclusive meaning of biodiversity is adopted. Biodiversity has been described as “the variety of life and its processes in an area”.(5) To this we can add “the popular way of recognizing the ecological concept that everything is connected to everything else”.(6) The four key words in these definitions are variety, processes, connections and area. The inclusion of ‘area’ is essential because it is only in a physical context that variety, processes and connections have meaning. “Area” is also essential when we are talking about conservation, preservation or restoration of biodiversity. It is, after all, the only real proof of loss or gain of biodiversity is what is actually happening to ecosystems and their organisms on the ground and in fresh and marine waters.

But while this description provides a general insight into why biodiversity should demand our concern, it is not adequate for scientific analysis of the basic parts of biodiversity. We need a more rigorous definition.
 

TABLE 2. THE FIVE PARTS OF BIODIVERSITY 


1. Genetic variation.
Genetic material in all individuals of all living things.2. Taxonomic variation. Taken together, all taxonomic groups in nature– subspecies, species, genera, families, orders, classes, phyla, and the five Kingdoms.

3 Ecosystem variation. Ecosystems, i.e. three-dimensional (volumetric) spaces on the surface of our planet where organisms dwell, including all “abiotic” matter therein, from the deepest rocks and oceans to high up in the atmosphere with inputs and outputs of energy from and to adjoining ecosystems. 

4. Functions, or “ecoservices.” The specific processes that organisms and ecosystems carry out that affect themselves, their immediate neighbours and surrounds, communities in which they live, and the Ecosphere as a whole. Functions describe what organisms and ecosystems actually do (and their ancestors have done) to have enabled the emergence and evolution of the Ecosphere. 

5. The “abiotic” matrix. The enveloping rock, soil, sediment, water and air that organisms and ecosystems have participated in creating and within which all are embedded. 

Table 2 outlines the scientifically definable and inseparable parts of biodiversity: genes, taxonomic groups, ecosystems, functions and abiotic. Three of these parts (genes, taxonomic groups and ecosystems) are widely recognized and reviewed in the literature.(7) As the meaning of these three components is widely understood they will not be further reviewed here. But failing to consider functions and the abiotic component produces a simplistic and highly misleading notion of the meaning and importance of biodiversity. In particular, the abiotic (inorganic, inanimate, physical, etc.) part is essential, as the life-giving water/air/soil/ sediment/mineral environment within which organisms and ecosystems evolved, in which they are inextricably embedded and without which they cannot live.(8) Fish could not have evolved without water, birds without air, or trees without soil.

Framework for the Functions

Table 3 identifies 18 ecospheric functions of organisms and ecosystems. The functions are organized into four groups of increasing complexity: starting with those carried out mainly by individual organisms; those performed by small numbers of very different species; and those which are the result of hundreds or thousands of different species working together at the community, region or landscape scale.

The least complex function is primary production (Function 1). It mainly involves organisms operating independently – although, of course, within the abiotic part of the Ecosphere and with the energy of the sun. The most complex functions are those of stability and harmony (Functions 17 and 18). These depend on most if not all of the other functions. The functions contributing to “ecosystem level” biodiversity may include very different combinations of functions depending on the particular ecosystem. Generally, the table illustrates that the more complex a function, the more it relates to, even depends upon, other functions.

Functions are best appreciated in terms of long-term evolutionary processes. When an unique process (here called a function) originated, it made possible the evolution of other novel things or functions. Thus, as the framework illustrates, the complexity of nature has increased, as new functions have been made possible by the evolution of other functions. One could think of this increasing complexity through time as a kind of ‘law of ecospheric functions.’ If one were to suggest a general rule it might be that: “All ecospheric functions except primary production are derived from and dependent upon pre-existing functions.” It appears highly probable that these functions enabled the Ecosphere to evolve, persist and become ever more complex (and stable) over several billion years.

Obviously, for areas heavily altered by human activities, the number of functions are greatly reduced or impaired while one or two may be vastly expanded. For example, primary production in a corn field is achieved at the expense of the many functions that were carried out in the natural prairie or forest which the cornfield replaced. As well, the variety and total number of functions would vary greatly in different areas and climatic zones. Additional reconsideration of numbers of species involved in these functions as well as a further review of the biological and ecological literature could result in an improved classification, particularly as the activities of taxonomically little known groups of organisms are studied in soils and in freshwater and marine ecosystems.

Ecospheric functions are sometimes referred to as “ecoservices”. This term should not be misunderstood. All organisms “service” themselves in addition to carrying out functions which incidentally benefit other species or the community. Herbivores did not evolve only to provide a service to carnivores. Yet herbivory is a necessary service to carnivory, since only after herbivory originated (independently in a great many different animal taxonomic groups), were carnivores able to evolve.
 

TABLE 3. A FRAMEWORK FOR THE ECOLOGICAL FUNCTIONS OF BIODIVERSITY (adapted from Mosquin 1994; Mosquin et al. 1995)
A. FUNCTIONS PERFORMED PRIMARILY BY INDIVIDUAL ORGANISMS
1 Primary production – creation of many kinds and forms of biomass though photosynthesis and (around deep sea vents) chemosynthesis
2 Oxygen production – by oxygen-producing bacteria, algae and plants 
3 Sequestering of carbon dioxide
4 Herbivory – the eating of primary producers by bacteria, protozoa, fungi and animals.
5 Carnivory – the eating of protozoa, fungi and animals by protozoa and animals 
6 Control of soil erosion
B. FUNCTIONS INVOLVING INTERACTIONS AMONG LOW NUMBERS OF DIFFERENT KINDS OF ORGANISMS (These functions are carried out by usually very unrelated species in an area, often in immediate proximity, or from time to time).
7 Population moderation – a powerful and essential aspect of herbivory & carnivory – includes diseases, parasitism upon over-abundant species.
8 Seed & spore dispersal (plants); migration & larval dispersal (animals).
9 Symbiosis (mutually beneficial, intimate, co-evolved associations – extremely widespread and variable in nature). Examples:
a. nitrogen fixation (esp. bacteria and algae in higher organisms; lichen partnerships) 
b. pollination involving insects, birds, etc.
c. mycorrhiza (fungi & plant roots)
d. enable food digestion (bacteria & fungi in animals)
e. “fish cleaners” on coral reefs
f. dozens/hundreds of others
C. COMPLEX FUNCTIONS INVOLVING INTERACTIONS AMONG LARGE NUMBERS OF DIFFERENT ORGANISMS (these functions represent an increased level of complexity and some might better be included in ‘D’ below)
10 Soil and sediment creation/bioturbation
11 Moderation of macro & microclimate
12 Decomposition (primary & secondary detritivory; including digestion, mineralization of organic compounds, fermentation, etc.)
13 Maintenance of 3-dimensional, structures – (consequences of multicellularity – trees, shrubs, herbs, kelp, larger animals, forests, soils; creation of “habitat”)
14 Communication (both intra- and inter-specific) – i.e. sight, sound, taste, smell, touch via colour, shapes, pheromones, mimicry, camouflage, bioluminescence, radar, etc.
D. ECOSYSTEM FUNCTIONS AND PROCESSES (dependent upon most or all of the above contributory functions of organisms)
15 Food webs and chains (trophic structure)
16 Biogeochemical nutrient cycling and transport – via individuals, local and sectoral ecosystems and the Ecosphere as a whole) 
17 Stability (consequences of complexity, connectedness, keystone species, deceptive “redundancy,” generalist behaviour, trophic structure, succession and some others) 
18 Harmony (combinations of form, movement, structure, and functions resulting in a proportionate, orderly, cooperative condition – pervasive in individuals, natural ecosystems, and ultimately in the ordered and harmonious functioning of the Ecosphere as a whole. 

Ecospheric functions are “polyphyletic,” meaning that similar functions (e.g. nitrogen fixation, decomposition, carnivory, symbiosis, similar food webs, communication) arose repeatedly in different phylogenetic groups. Thus, in all ecosystems there was a consistent increase in complexity and harmony. We do not understand why evolution causes the emergence of similar functions in dozens of entirely different groups (12). One must conclude that within entirely different taxa, innate processes are at work which make possible the emergence of parallel functions in different groups.
 

ECOLOGICAL/ECOSPHERIC FUNCTIONS DESCRIBED

Primary Production – Function 1

Primary production is the capture of energy from sunlight through photosynthesis and associated production of carbohydrates, fats, proteins and other organic compounds needed by all herbivores. A second group of primary producers that live near deep sea vents relies on chemosynthesis to capture energy from sulphur compounds. But it is not primary production as such that is responsible for the megadiversity of herbivores, carnivores and detritivores. Rather, it is the sheer variety of organisms engaged in primary production, the stupendous variety of carbohydrates, proteins and fats produced, and the great diversity of forms in which biomass is produced. Some primary producers are photosynthetic bacteria which feed protozoans, which feed microinvertebrates which feed larger invertebrates and vertebrates as in aquatic ecosystems. Other primary producers are so large and diverse (trees, shrubs, herbs) as to create habitat (both within themselves and as 3-D ecosystems [Function 16]) for all manner of terrestrial life.

Taxonomic groups which perform this function include cyanobacteria, chloroxobacteria, archaebacteria, all algal phyla, lichens, mosses, and all (except saprophytic) vascular plants. Primary production can sometimes be greatly increased through symbiotic associations among organisms (11)

Oxygen Production – Function 2

All free oxygen in the air, water and soils has been slowly generated over billions of years, first by photosynthetic bacteria, then by algae and eventually also by higher plants. This has had two entirely different beneficial results. First, all the free oxygen found today is necessary for the life of aerobic biota and for decomposition (Function 13). Second, this oxygen is the source of Earth’s protective ozone shield. Free oxygen is produced by the same taxonomic groups engaged in photosynthetic primary production.

Sequestering of Carbon Dioxide – Function 3

Many different life forms contribute to the removal of carbon dioxide from the atmosphere, soils and waters through mechanisms such as the precipitation of calcium salts, the amassing of organic deposits or of living biomass. While stress here is placed on CO2, the role of living things in removing other compounds, particularly toxic substances from ecosystems, and adding them to accumulating muds or sediments is not insignificant. Taxonomic groups that sequester large amounts of CO2 include marine cyanobacteria, algal protoctists such as charophytes, chrysophytes (make limestone plates & ooze), protozoan protoctists such as Globigerina (which deposit massive layers of CO2 in the form of marine chalk and limestone), hydroids (which create coral reefs), mosses, forbs and woody plants (that deposit peat in fens, bogs and marshes), and trees, shrubs and herbs (that tie up biomass in plant tissue).

Herbivory – Function 4

Herbivory is the function of animals eating primary producers. The repeated emergence of this function early in the history of life on Earth and among different groups of animals has made possible the diverse world of herbivores. Taxonomic groups where herbivory is the sole or dominant function are the filter feeders: protozoans, rotifers, many molluscs and many crustaceans. Among non-filter feeding herbivores are nematodes, millepedes, most insects, symphylids, springtails, waterbears, kinorhynchs, many echinoderms, many fishes, amphibians (tadpoles), some reptiles, many birds and mammals.

Carnivory – Function 5

Carnivory is the eating of herbivores and other carnivores. Without it, trophic structures (Function 15) would be far simpler. Harmony in nature (Function 18) would also be much diminished. Taxonomic groups where carnivory is dominant are filter feeders: protozoans, sponges, hydroides, combjellies, various worm groups, molluscs and many crustaceans. Among non-filter feeders, carnivores include spiders, many insects, all centipedes, all lampreys, sharks, most bony fishes, amphibians (adults with one exception), most reptiles, many birds and many mammals.

Both herbivory and carnivory constitute a kind of “superfunction” in which organisms eat other organisms. Predation is not considered to be a function but only part of the mechanism through which the carnivory function is performed. Herbivory and carnivory (including filter feeding) are inextricably linked to the detritivory (decomposition) function, since food needs to be digested to provide energy for living.

Control of Erosion – Function 6

The control of soil erosion, especially in terrestrial ecosystems, is a particularly powerful enabling function of vascular plants, since it can transform associated plant, animal and microorganism biodiversity. Aquatic vascular plants and some algal phyla also play an important role in estuaries and in riverine and lacustrine sites in reducing erosion. In shoreline marine areas, kelp beds and seagrass beds reduce loss of enriched sediment. In terrestrial regions, we may see extensive root growth, accumulation of an organic soil layer, litter accumulation and recycling and retention of nutrients. In such circumstances, soil builds up faster than wind and/or water can carry it away. The consequence for biodiversity is the evolution of more complex and diverse ecosystems.
 

Population Moderation – Function 7

Population moderation refers to the limiting of runaway population increases or “blooms” of individual species. This function has commonly been described as maintaining the “balance of nature.” The cyclical dynamics of predator/prey relationships and plant/herbivore relations, and diseases of humans provide examples of this function. Parasites often are major factors in controlling population. Humans are unique in that we have controlled numerous diseases, parasites, and predators on our own species to the extent that feed-back mechanisms limiting our populations have largely ceased to operate. At least in the short term, humans have escaped from the norms of the Ecosphere. This has grave consequences for the health of the Ecosphere. Taxonomic groups important in this population moderation function include viruses, many phyla of bacteria, fungi, protozoa, many invertebrates, many herbivores and many carnivores.

Seed, Spore and Larval Dispersal; Migration – Function 8

This function is the spreading of propagules or reproductive animals to new areas where they might complete their life cycles or otherwise reproduce. This function enables individuals to reach the optimum range within which a species can survive and adapt. Dispersal is a characteristic function of all organisms and facilitates the emergence of new adaptive variants. This function is also critical to re-colonization and restoration of natural ecosystems where they have been destroyed or highly modified. Successful long distance dispersal or migration of organisms has also been essential to the evolution of the world’s unique endemics on remote oceanic islands or in similar terrestrial ecosystems in different parts of the world.
 

Symbiosis – Function 9

Symbiosis is the mutually beneficial, co-evolved association of a species with other (usually very unrelated) species. The degree of interdependency varies greatly. It may involve cooperation among three or more species. Symbiosis is one of the most powerful functions of the Ecosphere because as unrelated organisms began to depend on each other, wholly new kinds of life forms originated. There are tens of thousands of co-evolved symbiotic systems in all ecosystems in virtually all phyla (14). In the dawn of life symbiosis brought many submicrocopic organisms together permanently and, over eons, shaped the world of life as we know it today. In fact, all individual cells of “eucaryotes” (algae, protozoans, fungi, animals and plants) are permanent symbiotic systems, indicating that ecological functions operate even at the cellular level. The loss of any species, however small, may decrease the possibilities of new forms of symbiosis, and new life forms, tomorrow.

Mycorrhizal associations are widespread between fungal hyphae and vascular plant roots, in which fungi enable more efficient mineral absorption by the root hairs. In temperate forests some 80 to 90% of higher plants have roots associated with fungi.(15)

Lichens combine a green algae and/or a nitrogen fixing cyanobacteria with a fungal partner. The algae or cyanobacteria provide nutrients to the fungal host, and in return receive living space.(16) Some lichens contain both algal and cyanobacterial partners. Symbiotic associations are found between coelentrates and algae growing in their cells; between bacteria and echinoderms; between bacteria, protozoans and/or fungi living in the gut of animals (essential for food digestion); between ants and aphids, and ants and fungi.

Bioluminescence is the emission of cool chemical light by some groups of organisms such as plankton, many deep water fishes, some shallow water fishes, squids and fireflies. It is a unique kind of symbiosis. While in some cases the organism produces the light itself, in many species the light is emitted by phosphorescing bacteria which the host shelters and nourishes. In oceanic waters bioluminescence caused by bacteria occurs in fish species that live in the darkness up to 500 metres deep. For fish the light enables them to recognize species and mates (a form of communication), attract prey, camouflage their silhouettes from prey species through “countershading”, and startle and distract predators.(18)

Symbiosis is also evident in pollination, in which an enormous variety of insects, birds and bats are adapted to pollinate tens of thousands of different species of flowering plants, and where plants have responded by evolving floral fragrances, reflectance spectra, flower forms, markings, and flowering-time sequences.

The biological complexity of pollination is underlined by the many forms that are mediated by the abiotic matrix of biodiversity, namely wind and water, both of which are the active agents of pollen transport between many plant species. In Canada, most trees, many shrubs, grasses, sedges, cattails and many forbs are wind pollinated. Water carries pollen in marsh plants such as the water shield, Brassenia schreberi, American eel grass, Vallisneria americana, the many species of Potamogeton, and others.

Impairment of many elements of symbiosis, through habitat fragmentation, pollution, pesticides, and other human activities has already caused extinction of thousands of races and species worldwide.

Soil and Sediment Creation/Bioturbation – Function 10

The growth of roots and fungal hyphae, and tunnelling by worms and other soil invertebrates builds, aerates and maintains soils. Soils are ecosystems created and maintained by a great variety of living organisms, present by the tens of thousands in each cubic centimetre of soil and sediment. Countless biochemical processes take place here, including decomposition, and recycling of carbon and nutrients. Many animals live in freshwater and marine sediments and help bring about a constant mixing of sediment and nutrients from deeper layers. Taxonomic groups that have major roles in carrying out this function include bacteria, cyanobacteria, algae, fungi, numerous invertebrate phyla including arachnids and insects, as well as plants (roots, leaves, dead trunks).

Moderation of Macro and Microclimate – Function 11

Macroclimate – the prevailing weather in a region, as well as meteorological conditions over a period of years – is an ‘abiotic; factor that powerfully determines biodiversity in a region. The distribution of major ecosystems such as tundra, boreal forest, prairie or west coast rain forest is determined by macroclimate. However, once vegetation is firmly established, it can itself then affect the macroclimate, both locally and in distant area. Ground cover (vegetation, snow, water, soil) greatly influences albedo (the percentage of sunlight reflected from an area) and this influences air temperature. In addition, transpiration from forest canopies and ground vegetation can significantly increase atmospheric humidity, affecting rainfall and determining the kind of biodiversity present. Air temperature and rainfall in more distant regions can also be affected.

In terrestrial ecosystems, plants have a profound effect upon ground level climate, as do macroalgae and eel grass in intertidal ecosystems. Trees, shrubs, forbs, grasses and mosses, through effects on shade and humidity, moderate the microflora and fauna of an area. In areas devoid of plant cover (such as deserts or cultivated fields), extremes of light intensity, humidity, temperature and wind can greatly affect the local flora and fauna. In deserts, uniquely adapted floras and faunas evolve in response to both macroclimate and microclimate.

Decomposition (Primary & Secondary Detritivory) – Function 12

Decomposition (detritivory) is the natural recycling of residues of life. Most decomposers require oxygen (function 2). Next to primary production, decomposition is the most important ecological function of organisms. A very wide range of life forms participate in decomposition: from bacteria to protozoa, filter feeders, humans and scavenging biota in all ecosystems, and also within many larger organisms (i.e. digestion). Fermentation is a specialized method of decomposition.

Primary detritivory is the absorption of free organic molecules as food. Bacteria obtain all their food this way, as do two phyla of marine worms. They metabolize these molecules to create nutritive blocks (called plaques) that are eaten by multitudes of protozoa and other plankton (functions 2 and 3). These, together with photosynthesizing algae and cyanobacteria (function 1) are the primary “pastures” for all freshwater and marine food chains.

Secondary detritivory is the “digesting” of animal and plant tissue and its degradation into simpler organic compounds. All filter feeders are secondary detritivores because they cannot discriminate between living planktonic organisms and floating dead tissue biomass. Life on Earth could not survive without primary and secondary detritivores because there would be no way of cleansing the Ecosphere of the “products” of life. Indeed, oil and coal may have been deposited only because the detritivory function had not yet by that time been perfected by the evolving Ecosphere.

Many bacteria have developed a very powerful ecological function: that of ingesting organic molecules (toxics, oils, etc) and reducing a portion of them to less harmful substances and minerals. Mineralizing bacteria, since they metabolize toxic organic compounds (and return part of the molecule to harmless mineral matter) can be amazingly abundant in many ecosystems, and play an influential role in detoxifying soils and waters in local and regional ecosystems and the Ecosphere as a whole.

Creation and Maintenance of 3-D Ecosystem Structures – Function 13

The capability of different phyla to evolve multicellular structures is the basis for this function. During the history of life on Earth, the emergence of multicellular organisms has profoundly affected associated organisms and made possible the 3-D structure of ecosystems such as forests, tundra, prairie, kelp beds, submergent freshwater plant beds, coral reefs, and others. As well, most larger organisms provide homes for various biota, such as wood boring insects, cavity nesting birds and animals, and fish seeking the protection of coral reef structures. As a consequence of multicellularity, entire assemblages of life forms, in all major groups have been able to evolve in, and depend on these structures.

Marine taxonomic groups that dominate in this function include tall sponges, macro algae (green, red and brown), and large sea animals; in terrestrial areas they include herbs, shrubs, trees, and large land animals; in freshwater areas all submergent vegetation and larger animals play roles. The 3-D structures can be submicrosopic: even single celled organisms often have parasites, or have parasitic symbionts living within them. 

Communication – Function 14

Communication is an ecological function because it has a profound effect upon the substance, nature and quality of species and ecosystems. This is a widespread and essential function of all complex life forms. A diverse array of methods of contact between individuals of the same species and between different species have evolved and are now intrinsic to ecosystem processes.

Simple chemical sensory abilities enable more primitive organisms to communicate for purposes of reproduction or finding food. Among higher forms of life, communication includes the use of taste, sight, touch, sound, radar (bats), sonar, the sending and detection of electric currents and other specialized methods. Sight (between organisms and between organisms and their surroundings) influences all manner of activity: courtship, parenting, food gathering, migration, herding, flocking and escape from carnivores. The capacity of some to perceive colour has had stupendous impact upon the evolution of colour in birds, fish, mammals, and colour-perceiving insects like pollinating bees. Flower colours have evolved in response to the capacity of pollinating insects to see colour. Intricacies of mimicry, widespread among insects, is the result of the ability of insect-eating birds to perceive differences not only in the shape of their food but in its colour, taste and behaviour. Pheromones released by female insects ready to mate attract males from more than a kilometre away. Substances released from injured skins of minnows alert other minnows to the possible presence of a predator.

The evolution of the ability to use sound in communication has also produced what can only be described as a wondrous diversity of bird, animal and insect sound and song, enriching the harmonies and beauty of natural ecosystems beyond the bounds of human imagination. Much of the communication taking place in nature cannot even be sensed by humans, except through scientific instruments. For example, ultraviolet light reflected by many specialized flowers can be seen by some pollinating insects. In the sense that communication is the product of the evolution of biodiversity, there can be little doubt that much that is beautiful and meaningful vanishes as biodiversity is reduced.

Food Webs and Chains (Trophic Structure) – Function 15

The movement of energy through organisms in a community defines its trophic structure. It is considered as a separate ecological function because it enables species to utilize many trophic pathways, and to shift from one to another depending on what has been closed off by factors such as extirpations or habitat destruction. All food webs begin with primary production (function 1). Most bacteria and all fungi, protozoans and animals cannot manufacture their own food and hence are always at higher (dependent) trophic levels.

Food webs are usually not discrete. Among plants and mammals, for example, a variety of primary producers are usually eaten by herbivores which are then eaten by a number of omnivores and vertebrate carnivores. Humans regularly shift from eating algae to wheat to fungi to meat, consuming snails here and grasshoppers there, corn in one area and bowhead whales in another. Some species, however, are more limited when it comes to finding alternate sources of energy.

Trophic structure among micro-organisms and invertebrates can be incredibly interlinked and complex: many invertebrates are filter feeders, and most will ingest any bit of organic material whether it be phytoplankton, bacteria, other zooplankton, or detritus. In these circumstances there are many interlocking levels and ‘feedback’ webs, because consumers are neither 100% herbivorous grazers nor 100% carnivorous predators. Movement through complex food webs is analogous to the way information can travel through the Internet.

Biogeochemical Nutrient Transport and Cycling – Function 16

This function describes the physical transport of nutrients (phosphorus, potassium, nitrogen and trace elements) via living tissue and the “abiotic” part of the Ecosphere. This is an ecological function because of its effects upon the distribution and occurrence of ecosystems and the abundance of many species. Organisms that carry out this function include fungi (through hyphae in soils), plants (through root systems and leaf dispersal), and mobile animals (through animal droppings and upon death).

Nutrient pathways are pervasive and the processes complex. All major elements required by plants and animals move in cycles within the organic part of communities (the biosphere) and in the abiotic matrix of the Ecosphere. All essential nutrients including trace elements are involved, and are recycled and reused again and again. The term ‘biogeochemical’ cycles has been coined to emphasize that both organisms and the ‘abiotic’ part of biodiversity play essential parts in this process. An indication of the scale and evolutionary consequences of these cycles can be provided by the example of calcium: all calcium carbonate of the great limestone deposits of the earth was precipitated from dissolved carbon dioxide by living organisms in marine systems. The importance of carbon fixing organisms becomes more obvious when one considers that it is the near exclusive source of the calcium in the bones of vertebrates and the exoskeletons and shells of invertebrates.

Human activities (through agriculture, industry, and in our homes) add millions of tons of nutrients into waters, soils and the atmosphere causing major changes to ecosystems and species composition.

Stability – Function 17

Evidence of stability as an important ecospheric function has been provided by paleontological and evolutionary research, that has revealed the remarkable staying power of natural communities and many of their component species. Over billions of years a stupendous variety of communities and species have evolved in marine, freshwater and terrestrial ecosystems. While most organisms live their entire lives within only one of these three ecosystem types, numerous species have survived and evolved in two, such as amphibians, some reptiles (turtles), anadromous fish, sea birds which nest on land, and so on. Because of the great stability of ecosystems, so many phylogenetically distinct taxonomic groups and communities originated, became ever more diverse, acquired new and parallel functions and extended themselves into all habitable parts of the Earth. At the same time these organisms helped fashion an increasingly healthy and productive Ecosphere, making it ever more possible for a great variety of organisms to thrive harmoniously.

Understanding why the Ecosphere has been so unerringly and increasingly stable has been the subject of scientific inquiry. In recent years the Gaia Thesis has been proposed: that the Earth’s Ecosphere is a system with certain self-regulating features, controlled by the combined activities of the biota and the “abiotic” environment.

That even today’s natural systems change only very slowly (major human impacts excepted) is encapsulated by the phrase ‘balance of nature’ which is widely held to be self-evident, based on lifelong experiences and observations of people living relatively close to nature. To analyse and describe the elements of this emerged stability is a formidable task. Here are some elements of the stability function that can stimulate discussion and thought:

Complexity: This article accepts that increased complexity in naturally evolved ecosystems leads to greater stability. Thus, ecosystems in a climax condition are considered to be optimally stable. Climax communities (left on their own with no human management and no introductions of aggressive alien species) have been extremely stable over eons. Without humans introducing alien species such ecosystems strongly resist invasion, although some naturally evolved ecosystems are vulnerable to randomly introduced alien species. However, the linkage between complexity and stability is rejected by some ecological models which assume that an ecosystem’s complexity should be measured only by the number of its parts. The models do not consider, though, the time it took to evolve the climax ecosystem; nor do they consider how the climax is organized. Two recent authors noted that “stability may decrease or increase with reductions in species number in a given system, and the effect may be different in temperate, tropical, and Arctic habitats”. These authors did not make the vital distinction between those species naturally co-evolved within a system, and aggressive, destructive aliens (such as loosestrife, zebra mussels, carp, chestnut blight, Dutch elm disease and others). In other words, these modelling exercises are hardly relevant to what actually goes on in nature.

Connectedness: The notion that “everything is connected to everything else” is an essential element of stability since species need to meet their requirements in consort with others and through cycles, trophic levels, dispersal and other functions that involve most or all of them either permanently or from time to time.

Redundancy: It has been argued that many genes, individuals or even species in an ecosystem may be surplus to the requirements of the system. A surplus species, for example, would be one whose functions are seemingly identical to those of a certain companion species. Thus, its elimination would not significantly change the characteristics of the ecosystem. Examples would be: the loss of two species among 20 of single celled, free floating green algae in a pond; extinction of one of five species of bumblebees in a meadow (all opportunistic pollinators); or the death by disease of one of ten species of deciduous trees in a forest (all of which provide the principal canopy), as happened with the American chestnut. However, it is highly unlikely that such species are actually surplus to the ecosystem (in terms of functions and potential functions) since genetic and chemical differences may well indicate opportunities to interact uniquely with other species and to secure a more diverse evolutionary future. It has been suggested that redundancy provides long term resilience to ecosystems. If so, this could mean that it is a positive mechanism for increasing diversity and buffering ecosystems against abrupt change, thereby enhancing both short and long term stability.

Generalist Behaviour: Ecosystem stability would be enhanced when an important species such as a pollinating bee would care little as to which flowers were available for nectar and pollen, and so would pollinate numerous plants. Alternatively, when a particular carnivore could exploit many different kinds of prey, its survival would not be jeopardized by extirpation of one of its food species. These are examples of how fluctuations in species numbers are dampened by spreading risk more widely.

Keystone species: A keystone species is one that has a disproportionate effect upon the persistence of other species. Obviously the strength of the effect depends on how many other species are affected. Keystone species include: carnivores (mountain lions, killer whales, sea otters), herbivores (snowshoe hares, caribou), competitors (aggressive exotics, dominant forest trees), symbionts (major pollinators, mycorrhizal fungi of dominant trees), earth-movers (earthworms, pocket gophers); plants which alter the fire regime (producing major fire loads), and system processors (nitrogen fixers like lichens). The presence or absence of these ‘keystone’ species will significantly affect the presence and abundance of certain species, and will help determine the stability or instability of the ecosystem.

Food webs/chains (trophic structure): The varying intricacies and lengths of food webs (from only a few, simple pathways, to extremely complex cycles at many levels — such as occur when filter feeders are involved) may affect stability of a community. Humans have the most complex of all food chains, since they eat thousands of different species in most phyla either directly or by assimilating domesticated animals and plants. Complex webs enable dependent species to survive by shifting to alternate trophic pathways when one or several fail. However, according to some models, webs with more trophic levels undergo such severe fluctuations as to lead to the extirpation of top carnivores. Again, however, we are dealing with models rather than real nature. Obviously, the matter of species richness of herbivores and carnivores generated by complex trophic systems over large landscapes is insufficiently understood. However, since communities and organisms can move while ecosystems are geographically circumscribed, more complex trophic systems would appear to foster more stability rather than less.

Community Succession: Succession is defined as a continuous directional change in an ecosystem at a particular site lasting dozens or hundreds of years and involving both colonization and extirpation of species in response to innumerable factors. Succession occurs, for example, when old fields are recolonized by forest ecosystems. It is the unique genetic traits of each species that determine whether and at what rate it can participate in succession, and return to communities disturbed by human activities, fire, storms, insect herbivory and other events.

The positive effect of natural fires and other local disturbances upon ecosystem stability are also evident within large landscape regions. Repeated fires or wind-throw in ecosystems prone to fire (boreal forest, lodgepole pine forest, prairie) greatly increase their overall complexity by creating numerous successional stages which can support a wider variety of biota. This phenomenon has been described for Banff National Park, where Parks Canada has instituted a fire management policy to encourage biodiversity and maintain a permanent patchy disturbance regime.

Many ecological functions also affect community succession, and act to determine the species present. One example is the mutualistic symbiosis between plants and various soil microbes in forest communities. The presence or absence of mycorrhizal fungi can strongly determine the kind of succession that follows clearcutting and deep soil fire (where the fungal mat has been burned off), or that takes place in an area where one is attempting to restore a prairie after farming has been carried out for decades. Plant species that do not require linkages with mycorrhizal fungi are less constrained successionally since they can invade without the presence of the soil microbes which may take decades or longer to enter a degraded or destroyed ecosystem. Following disturbance, when the community at a site is considered to have reached a near “steady state” (i.e. no apparent net gain or loss of species over a period of time), succession would be so low as to not be perceivable by humans.

Harmony – Function 18

Harmony is the ultimate function of biodiversity: the consequence of the 17 functions already described. Harmony in nature is diverse, pervasive and persistent, existing at all levels necessary to the maintenance of the whole. Harmony emerged slowly in both aquatic and terrestrial ecosystems. We can observe harmony in many aspects of the Ecosphere: animal and plant form (trees, flowers, birds, fish, insects), the obvious grace of animal movement (swimming, flight, running); colours of birds, fish, insects, trees, leaves, flowers; radial or bilateral symmetries of individual animals and flowers. Even the world of microorganisms is full of harmonies of many types. Another aspect of harmony is the innate capacity for hundreds and indeed thousands of life forms to live together “in relative harmony” within a community or larger ecosystem, and to form linkages, co-adaptations, and symbioses. The developmental and physiological harmonies that have evolved within individual organisms is another level of harmony. Wholeness, completeness, health, and integrity are the broader aspects of the innate harmony function in the Ecosphere.

Harmony cannot be separated from the abiotic part of biodiversity: the matrix of rivers, lakes, waterfalls, wind, pounding of oceanic surf, landforms, clouds, and all other “abiotic” conditions (within which organisms and ecosystems evolved and apart from which they cannot survive). Indeed, since the beginning of life, organisms have dramatically changed and shaped the characteristics of the Ecosphere. Harmonies appear to be the ultimate consequence of the workings of the laws of nature. The deeper origins of the pervasive persistence of harmonies in nature may be due to an innate drive of organisms to achieve maximum “self-realization” during the course of their lifetime, a concept described by a number of authors, including Arne Naess, Stuart Kaufmann, Edward Goldsmith and Holmes Rolston,III. (36)

Harmony is distinct from beauty. Beauty has a philosophical and ethical dimension and is a subject of discussion among philosophers and some scientists. Some feel that to include beauty as another function of biodiversity is crossing a fine and dangerous line: unlike other functions, it is too subjective to measure by the methods of science.

Harmony has an obverse side, and this can help to visualize its nature. Thus, “disharmony” or ugliness is created when organisms or ecosystems are reduced to fragments or parts. For example, as the poet Robinson Jeffers wrote, “a severed hand is an ugly thing.” Likewise, a cut-off tree or headless body would certainly not be harmonious entities.

At the level of ecosystems, harmony is reduced and violated when a road is cut through a previously natural forest, when a fully developed old forest is clearcut, when a river is toxified by a sewer or pulp mill, when an oil spill baths a rich intertidal shoreline, or when a coral reef disintegrates due to global warming or runoff of fertilizers from nearby human activities.

Conclusion

The ecospheric functions of biodiversity are far more pervasive, diverse and complex than generally realized. When ecosystems are left undisturbed by humans, they exhibit an inherent self-organizing capability. Over billions of years life forms and ecosystems became ever more complex, leading to the emergence of a stable and harmonious Ecosphere.

By identifying and classifying these ecological/ecospheric functions, one can better comprehend the creative, secure and resilient path that the Ecosphere has sustained and amplified since the beginnings of life. Certainly, the Ecosphere has been super-stable and resilient, gaining in diversity, complexity and internal harmonies over several billion years, interrupted by abrupt extinctions caused by several big comets – events from which the Ecosphere was able to recover. That, given time, complexity begets increased complexity and increased stability is a remarkable phenomenon of our Ecosphere.

By identifying ecocentric/ecospheric functions we can also provide a tool for ecologists, naturalists, environmentalists, ecophilosophers, wildlifers, foresters and others who, like myself, have been troubled for years by the imprecise definitions of some widely used ecological terms such as ecological processes, ecological functions, land health, ecological integrity, environmental quality, and ecological complexes. Perhaps these functions could be of value to economists as well, although it is hardly conceivable that price tags can be placed on any of them. However, price tags have been put upon some of the “goods” produced through the workings of these functions.

Today, some writers view the value of the functions of the Ecosphere through anthropocentric eyes, asking only, “what good is nature for humans?” Instead, they should ask: “What do natural systems do and what have they done to create and secure the permanence, health, balanced productivity, and beauty of the world into the indefinite future?” We live in times when the time-tested functions of the Ecosphere are being thoughtlessly and brutally modified by those who consider nature to be nothing but a source of commodities to be valued only if they serve humanity’s selfish wants and needs.

An extensive literature now exists on the toxification and destruction of ecosystems, and the continuing overexploitation of species and ecosystems which carry out irreplaceable ecospheric functions. The commodification of nature remains official government policy, while an extensive greenwash literature provides cover for reams of destructive federal and provincial legislation and policies in agriculture, fisheries, forestry and industry–particularly the chemical industry which manufactures millions of tons of toxics every year, for deliberate dispersal into the Ecosphere.

Securing better insights into the long term consequences of impairment of each of the 18 functions could take an army of researchers. I am not aware of any examples in Canada where policy makers or managers of forests, fisheries, agriculture or of the pesticide industry have carried out such analyses, or even care to. It would be a challenge to determine the scope of and changes to ecospheric functions in almost any area of land or sea. Where to start? How to measure? An insightful comment by Thomas Berry can serve as a general guide to thinking and action; he noted that “the integral functioning of the natural world is taken as the supreme model of managerial success.”


Other Ecocentric Texts

Literature Cited

(1) For this argument see Daniel B. Botkin, Discordant Harmonies: A New Ecology for the 20th Century, (New York: Oxford University Press, 1990).

(2) C. Perrings, “The Economic Value of Biodiversity,” in: V. H. Heywood and R. T. Watson, eds., Global Biodiversity Assessment, (Cambridge: UNEP & Cambridge University Press, 1995); Robert Costanza et al., “The value of the world’s ecosystem services and natural capital,” Nature, May 15, 1997; Daily, Nature’s Services.

(3) T. A. More, J.R. Averill and T.H. Stevens, “Values and economics in environmental management: a perspective and critique,” Journal of Environmental Management, 1996, vol.48(4): 397-409.

(4) Aldo Leopold, A Sand County Almanac, (Oxford: Oxford University Press, 1949); James Lovelock, The Ages of Gaia, (New York: W.W. Norton & Co., 1988); Peter Bunyard and Edward Goldsmith, Gaia and Evolution. Proceedings of the Second Annual Camelford Conference on the Implications of the Gaia Thesis, (Bodmin, Cornwall: Abbey Press, 1989); M. Begon, J. L. Harper and C. R. Townsend, Ecology: Individuals, Populations and Communities, (Blackwell Scientific Publications, 1990); Richard C. Brusca and Gary J. Brusca, Invertebrates, (Sunderland, Mass: Sinaur Associates Inc, 1990); Elliott A. Norse, Global marine biodiversity strategy; building conservation into decision making, (Redmond, Wash.: Center for Marine Conservation, 1993); J. F. Grassle, P. Lasserre, A. D. McIntyre and G. C. Ray, Marine biodiversity and ecosystem function, (IUBS, SCOPE, UNESCO. Biology International No. 23, 1992), pp. 1-19; E. Schultze and H. A. Mooney, Biodiversity and Ecosystem Function, (Berlin: Springer-Verlag, 1993); Heywood and Watson, Global Biodiversity Assessment.

(5) H. Salwasser, “Conserving biological diversity,” For. Ecol. Management, 1991. vol. 35: 79-90.

(6) United States. Council on Environmental Quality, Incorporating biodiversity Considerations into Environmental Impact Analysis and the National Environmental Policy Act, (1993).

(7) World Resources Institute, Global biodiversity strategy (Draft), (WRI, IUCN and UNEP, 1991); World Conservation Monitoring Centre, Global Biodiversity; Status of the Earth’s Living resources, (London: Chapman and Hill, 1992); Environment Canada, The State of Canada’s Environment, (Ottawa, 1991); Environment Canada, The State of Canada’s Environment, (Ottawa, 1996).

(8) J. Stan Rowe, “What on Earth is environment?” Trumpeter, 1990, vol. 6(4): 123-126; Rowe, Home place: Essays in Ecology, (Edmonton: NeWest Publishers, & Toronto: Canadian Parks & Wilderness Society, 1990); Rowe, “Biodiversity at the landscape level,” Workshop on Biodiversity, Vancouver, March 1994. All five parts of biodiversity are examined in Mosquin et al., Canada’s Biodiversity, which presents a detailed rationale for this classification together with rationales for the standards or norms against which the state of the five parts of biodiversity can be assessed.

(9) Lovelock, Ages of Gaia; Lovelock, Planetary Medicine; Bunyard and Goldsmith, Gaia and Evolution; Schneider and Boston, Scientists on Gaia.

(10) Paul R. Ehrlich and H.A. Mooney, “Extinction, Substitution, and Ecosystem Services, BioScience, 1983, vol. 33: 248-254; Mosquin, “Conceptual Framework”; Mosquin, et al., Canada’s Biodiversity; Daily, Nature’s Services; Costanza et al., “Value”.

(11) Mosquin et al., Canada’s Biodiversity, Appendix 1.

(12) David L. Hawksworth, “The fungal dimension of biodiversity; magnitude, significance and conservation,” Mycological Review, 1991, vol. 95: 641-655; Hawksworth, “Fungi: the Neglected Biodiversity Crucial to Ecosystem Function and Maintenance,” Canadian Biodiversity, 1992, vol. 1(4), 8 pp.

(13) Schneider and Boston, Scientists on Gaia.

(14) Sibil P. Parker, Synopsis and Classification of Living Organisms, (McGraw Hill, 1982), Vol 1 & 2; Lynn Margulis and Karlene V. Schwartz, Five Kingdoms: An illustrated guide to the phyla of the Earth, (Freeman & Co., 1988); Brusca and Brusca, Invertebrates; Begon et al, Ecology.

(15) Francois Le Tacon, Jean Gargage and Geoff Carr, “The Use of Mycorrhizas in Temperate and Tropical Forests,” Symbiosis, 1987, vol. 3: 179-206; Jeremy Cherfas, “Disappearing Mushrooms: Another Mass Extinction?” Science, 1991, vol. 254: 1458; J. M. Trappe, “Phylogenetic and ecological aspects of mycotrophy in angiosperms from an evolutionary standpoint,” In: G. G. Safir, ed., Ecophysiology of Mycorrhizal Plants, (Boca Raton: CRC, 1987), pp. 2-25; Hawksworth, “Fungal Dimension”; Hawksworth, “Fungi”.

(16) Brodo, pers. comm.

(17) I. Bosch, “Symbiosis between bacteria and oceanic clonal sea star larvae in the western North Atlantic ocean,” Marine Biology, 1992, vol. 114: 445-502.

(18) Don E. McAllister, “The significance of ventral bioluminescence in fishes,” Journal of the Fisheries Research Board of Canada, 1967, vol. 24(3): 537-554; Frank H. Johnson and I. Haneda, Bioluminescence in progress: Proceedings of a luminescence conference, (Japan Society for the Promotion of Science and National Science Foundation, Princeton Univ. Press, 1966).

(19) Nyle Brady, The Nature and Properties of Soils, (McMillan Publ. Co., 1984).

(20) These bacteria are listed in Margulis and Schwartz, Five Kingdoms.

(21) A detailed discussion of trophic structures is presented in Begon et al., Ecology, pp. 798-815.

(22) As discussed in Bunyard and Goldsmith, Gaia in Evolution; Schneider and Boston, Scientists on Gaia; and by Goldsmith in The Way.

(23) Goldsmith, The Way, pp. 324-329.

(24) Robert M. May, Stability and Complexity in Model Ecosystems, (Princeton: Princeton University Press, 1973).

(25) Schultze and Mooney, Biodiversity and Ecosystem Function, p. 507.

(26) see list in Mosquin et al., Canada’s Biodiversity, pp. 64-66.

(27) This is discussed in J. H. Lawson and V. K. Brown, “Redundancy in ecosystems,” in: Schultze and Mooney, Biodiversity and Ecosystem Function, (Berlin: Springer-Verlag, 1993), pp. 255-270; and in Goldsmith, The Way, Chapter 53.

(28) Perrings, “Economic Value”.

(29) Lawson and Brown, “Redundancy”.

(30) W. J. Bond, “Keystone species,” in: Schultze and Mooney, Biodiversity and Ecosystem Function.

(31) Begon et al, Ecology.

(32) C. A. White and I. R. Pengelly, “Fire as a natural process and a management tool: the Banff National Park Experience,” Paper presented at the Cypress Hills Forest Management Workshop, October 2-4, 1992, (Medicine Hat, Alberta: Society of Grassland Naturalists); C. A. White, P. Paquet and H. Purves, “Nursing Humpty’s Syndrome: Bow Valley Ecological Restoration,” Paper presented at the Fourth Annual Conference on Ecological Restoration, sponsored by the Canadian Council on Ecological Areas, August, 1992, Waterloo, Ontario.

(33) Hawksworth, “Fungi”; D. J. Read, D. H. Lewis, A. H. Fitter, and I. J. Alexander, Mycorrhizas in Ecosystems Symposium, Sheffield University, (Wallingford, U.K.: C.A.B. International, 1993).

(34) A brief description of the harmony function is provided by R. Augros and G. Stancieu, The New Biology; Discovering the Wisdom in Nature, (Boston and London: New Science Library, Shambhala, 1988), pp.130-155.

(35) James E. Lovelock, Gaia: A new look at life on Earth, (Oxford University Press, 1979); Lovelock, Ages of Gaia; Lovelock, Planetary Medicine; Schneider and Boston, Scientists on Gaia; Goldsmith, The Way.

(36) Arne Naess, Ecology, Community and Life Style: An Outline of an Ecosophy, (New York: Cambridge University Press, 1989); Kaufmann, At Home; Goldsmith, The Way; Holmes Rolston III, “On Behalf of Bioexuberance,” The Trumpeter, Winter 1988, vol. 5(1): 26-29.

(37) Philip P. Hanson, Environmental Ethics: Philosophical and Policy Perspectives, (Burnaby: Institute for the Humanities, Simon Fraser University, 1986); J. Stan Rowe, “In praise of beauty,” in: Environmental Ethics: Philosophical and Policy Perspectives, pp. 45-47.

(38) Mosquin et al., Canada’s Biodiversity; Costanza et al., “Value”.

(39) Susan Meeker-Lowry, Economics as if the Earth Really Mattered; A Catalyst Guide to Socially Conscious Investing, (Santa Cruz, Calif.: Catalyst, New Society Publishers, 1988).

http://www.ecospherics.net/pages/MosqEcoFun5.html

June 23, 2010 Posted by | ekoloji, türcülük, doğa / hayvan özgürlüğü | Leave a comment

Ecocentrism: the Chord that Harmonizes Humans and Earth – J. Stan Rowe

Published in TheTrumpeter 11:2 Spring 1994, 106-107. Posted here with minor editorial changes.


“Revealing my deepest thoughts to a visitor one evening, I was accused of being against civilization, against science, against humanity. Naturally I was flattered…. With his help I discovered that I was not opposed to mankind but only to mancenteredness, anthropocentricity, the opinion that the world exists solely for the sake of man.” Edward Abbey, Desert Solitaire.”

Although Abbey did not directly attempt to counter the anthropocentric argument, logic points to the ecocentric proposition that people exist solely for the sake of the world. The Blue Planet, the global ecosystem, the Ecosphere, is the creative entity that over its 4.6 billion years of evolution has brought Homo sapiens into being along with 20 million or so other species of creatures: miraculous emanations from improbable air, seas, rocks, sediments and soils. All these, together, are relational components of a consummated evolving whole.

The integrity and health of wholes require that their parts serve them. The human body’s heart, arteries, veins and corpuscles either conduce to its well-being or to illness and their own demise. By analogy, corpuscular humanity’s mission is to beautify and keep the Earth. Failing that–and our ability to contemplate different futures endows us with choice–people will be a crippling or death-dealing pox on the world.

The ecocentric argument is grounded in the belief that compared to the undoubted importance of the human part, the whole Ecosphere is even more significant and consequential: more inclusive, more complex, more integrated, more creative, more beautiful, more mysterious, and older than time. The “environment” that anthropocentrism misperceives as materials designed to be used exclusively by humans, to serve the needs of humanity, is in the profoundest sense humanity’s source and support: its ingenious, inventive life-giving matrix. Ecocentrism goes beyond biocentrism with its fixation on organisms, for in the ecocentric view people are inseparable from the inorganic/organic nature that encapsulates them. They are particles and waves, body and spirit, in the context of Earth’s ambient energy.

Ecology, the science of context, attempts to comprehend the systems that surround lesser systems. In so doing it has discovered landscape and waterscape ecosystems, volumes of gas-liquid-solid Earth-space consisting of air layer over water/land/rock layer with organisms clustered near the phase boundaries. Forest ecosystems, grassland ecosystems, desert ecosystems, lake and river ecosystems, ocean ecosystems: these are the manifold sectors of the supra-organic Ecosphere, the global ecosystem within which humankind evolved and is embedded.

From the inside, ecosystems are no more apparent to human eyes than is a lake to the fish that swim in it. Enveloped by ecosystems we seem to inhabit a world of fragments, of raw materials and natural resources. Further, because we have viewed our surroundings through the cultural glasses of competitive individualism, many of the fragments appear to be aggressive, hostile and cruel. The Darwinian biologist sees nature red in tooth and claw. Just as Adam Smith needed an “invisible hand” to rationalize competitive economics, so inside-the-system biologists have to invoke phantom fingers to explain ecosystem self-maintenance in the face of dysfunctional aggression and competition. How much more reasonable, taking the outside view, to perceive the Ecosphere evolving in ways that encourage and constrain its parts and their functions to be interdependent contributors to the whole. The hand that shapes organic phenomena, invisible from the inside, is the Ecosphere and its sectoral ecosystems visible from extra-terrestrial and terrestrial space.

Because “environment” means that which encircles something more important, literal “environmentalists” are willy-nilly anthropocentric, placing less value on the surrounding world than on humanity and self. If that causes uneasiness, the central position of the self can be retained painlessly by redefining it as a broad field-of-care embracing Earth. But this is an ineffectual gesture if, when push comes to shove, humanity is always accorded top billing. The question of priorities is critical. Should our loyalty embrace the entire “field-of-care,” or does sympathy fasten first and always on the starving family metaphorically ploughing the “field” into oblivion? The whole field should command our allegiance, say I. It is time to eschew human self-interest and recognize the inherent worth and surpassing values of Earth’s miraculous ecosystems whose workings we do not understand. Anthropocentrism says we know how to control and manage them; ecocentrism says “not yet; maybe never.”

“Objective science” leans heavily on cultural opinions. If inside-the-system biology finds its simplified world shot through and through with self-centeredness and self-interest, we do well to remind ourselves that individuality and self-ness are recent; human constructs, unknown to unself-conscious people, animals, plants, rocks, water and air. Western culture and the science that trails along with it can, if moved, embrace more meaningful concepts of symbiosis, altruism, relatedness and compliance, accepting the over-riding importance of worldly context. The kind of place we will inhabit depends on the answer to the question, “Who on Earth are you?” Are you and your kin the central fact of the universe? If not, what? By our answers we choose what our future “selves” will be.

As heirs to several centuries of rampant individualism culminating today in the frenetic pursuit of self-esteem and personal authenticity, most of us will be burdened throughout our lives with an indissoluble kernel of egocentrism and, by extension, anthropocentrism. This should not deter people of good will from proclaiming the truth that, relative to Earth, humanity is not the center. A few hundred years ago, with some reluctance, Western people admitted that the planets, sun and stars did not circle around their abode. In short, our thoughts and concepts though irreducibly anthropomorphic need not be anthropocentric.

Wherever our sense of greatest importance lies, there also will our ethics be. The attempt to build ethical concern for the Ecosphere from the inside out, by add-ons starting with our selves and the human race, may soothe consciences for a little while, but it will be the kiss of death for wild nature. Aldo Leopold has been the influential exponent of ethics-by-extension, rationalized as an expedient for human survival. Unfortunately this approach only strengthens anthropocentrism, making it certain that land, air, water and other organisms will always in the crunch take second place to the welfare of self, family and friends. More sensible, but more difficult, is the ecocentric ethic that confers highest valuation on the Ecosphere which, by proxy, bestows ethical merit and concern on its subsidiary contents according to their compliance and cooperation. The self finds its ecological values in the welfare of the non-self.

Ecological ethics – guidelines for human behavior here on Earth – are derivative, founded in Earth care. Blessed are those who make sacrifices to preserve and sustain the non-human, human-containing world. Cursed are those who wilfully destroy Earth’s creativity and beauty. If religions cannot incorporate such ethics in their theologies, they too stand condemned.

http://www.ecospherics.net/pages/RoweEcocentrism.html

June 23, 2010 Posted by | ekoloji, ekolojist akımlar, sistem karsitligi, türcülük, doğa / hayvan özgürlüğü | Leave a comment

EKOLOJİK KRİZE VE NEDENLERİNE GENEL BİR BAKIŞ – Sezgin Ata

–    Ekolojik Krizi Bu Kadar Önemli Kılan Nedir? 

–    Ekolojik krizin nedenleri Teknoloji ve Kalkınma Mı? Yoksa Aşırı Nüfus veya Aşırı Tüketim Mi?

–    Hiyerarşi, Tahakküm ve Kapitalizmin Ekolojik Krizle İlgisi Nedir? 

EKOLOJİK KRİZİ BU KADAR ÖNEMLİ KILAN NEDİR?

Bugün hiç kuşkusuz tarihte görülmemiş boyutta bir krizle karşı karşıyayız: ekolojik kriz. Bu kriz, bir önceki kuşağa ait nükleer ve biyolojik Silahların gezegeni topyekun imha etme tehditinin kapsamını daha da genişleterek kıyametvari bir noktaya taşımıştır. Bu algı artık yalnızca bilim insanlarının ve düşünürlerin değil geniş insan kitlelerinin toplumsal bilincinde de gittikçe yer edinmeye başlamıştır.           

Daha  ileriye götürülen düşünceler, kökeninde hiyerarşi ve kapitalizmin yattığı bu krizin insanlığı tarihsel bir karar verme noktasına getirdiğini ortaya koymaktadır: Ya ekolojik prensiplere dayalı bir toplum kuracağız ya da barbarlıkla karşılaşacağız. Ekolojik bir toplumun ulaşacağı nihai hedeflerin bazılarını doğrudan demokrasi, ekolojik ölçeğe ve ekoteknolojilere dayalı bir yaşam, sınıfların da içine dahil olduğu hiyerarşilerin ve tahakkümün ortadan kaldırılması,  insan ve insandışı doğanın çeşitlilik içinde birliği, değişime değil kullanım değerine dayalı bir ekonomi olarak sayabiliriz. Barbarlık derken ise tüm canlıları barındıran biyosferin* topyekun çöküşünü ile de sonuçlanabilecek – ki hiç de azımsanabilecek bir ihtimal değildir – bir barbarlıktan bahsediyoruz.

Karl Marx yaklaşık yüzelli yıl önce sosyalist toplumun alternatifinin barbarlık olduğunu söylemişti.  Bugünkü durum iki nedenden dolayı daha ciddidir. Birincisi, o zamanlar karşılaşılan krizin tersine çevrilebilme umudu vardı. İkincisi ise, bu umut sonraki kuşaklara miras bırakılabiliyordu. Bugün ekolojik krizin bileşeni olan birçok sorun muhtemelen – iklim  krizi ise kesinlikle– yalnızca şimdiki kuşağın mücadele edebileceği, sonraki kuşaklara bırakılamayacak bir aciliyet taşımaktadır. Ekolojik kriz vuku bulduğunda –biyosferin topyekun çöküşü gerçekleştiğinde – ise yaşamı mümkün kılan bu özel atmosferik ve jeolojik evrimsel gelişimin yeniden oluşmasının insan ve hemen tüm diğer canlılar için anlamlı bir zaman süresi boyunca gerçekleşemeyeceğini biliyoruz[1].

Buradan çıkarılacak bir sonuç, ekolojik krizin insanlığın yalnızca belli bir sınıfını veya katmanını değil, ayrıcalıklı ve ayrıcalıksız tüm insanları ilgilendirdiğidir. Bu anlamda ekolojik bir toplum belli bir grup insanın veya sınıfın özel çıkarı ile değil İnsanlığın –ve aslında insanın etik bir aracı olması vasfıyla insandışı doğanın – genel çıkarı ile doğrudan ilgili olmaktadır. Ama buradan ekolojik krizden bütün insanlığın, aralarında hiçbir hiyerarşi, sınıf ve güç farkı yokmuşcasına aynı ölçüde sorumlu olduğu anlamını da çıkarmamalıyız. IMF ve DB gibi bütün dünyada tarım, gıda, yağmur ormanları gibi ekolojiyi doğrudan ilgilendiren konularda belirleyici kararlar alabilen bir kurumun yöneticileri, ulusal veya ulusötesi bir şirketin CEO’su ve devletlerin üst düzey bürokratları ile evine, çocuğuna yiyecek götürme derdine düşmüş milyonlarca insanı bu krizden eşit ölçüde sorumlu tutamayız.  

Bir diğer sonuç ise, ondokuzuncu yüzyıldan bu yana ekonomik krizler, proleter devrimler ve dünya savaşları nedeniyle çökmesine kesin gözüyle bakılan ama tam aksine İkinci Dünya Savaşı’ndan güçlenerek çıkan ve gücünü giderek artıran Kapitalizme  –ve Hiyerarşiye– karşı gerçek bir meydan okumanın asli kaynağının da epeyce bir süredir ekolojik sorunlar olduğu ve ekolojik sorunlar olmaya da artarak devam edeceğidir.   

EKOLOJİK KRİZİN NEDENLERİ

Ekolojik kriz geleceği bu denli belirleyici bir öneme sahip olduğuna göre, nedenlerini çok açık bir şekilde anlamak zorundayız.  Aksi halde, krizin nedenlerini tam olarak anlamadan veya yanlış anlayarak yalnızca onun bazı sonuçları üzerine yoğunlaşan birçok çevre hareketinde gördüğümüz üzere, bataklığın kendisi yerine üzerindeki sinekleri tek tek avlamakla uğraşırız.

Sonda söylenmesi gerekeni başta söyleyelim: ekolojik krizin kökeninde aslında toplumsal sorunlar yatmaktadır. Bundan kastımız, kapitalizmin öncesine ve ötesine geçen ve uygarlığın şafağına kadar uzanan insanlar arası hiyerarşi ve tahakkümün neden olduğu toplumsal sorunlardır. Ancak ve ancak  insan ilişkileri arasında ortaya çıkan hakimiyet kurma düşüncesi insan ve doğa arasındaki ilişkilere yansıtıldıktan sonra “doğa üzerinde hakimiyet kurma” düşüncesi ortaya çıkmıştır.  

Rönasans ve Aydınlanma çağı sonrasında doğaya ilişkin bilginin artması ve tekniklerin gelişmesi, toplumsal hiyerarşinin daha da merkezileşerek ulus-devletlerin oluşması ve kapitalizmin baskın bir ekonomik sistem haline gelmesi tarihsel olarak özel bir coğrafi bölgede, Avrupa’da, biraraya geldi. Bunların hiçbirisinin ve biraraya gelişlerinin “tarihsel zorunluluklar” olmadığını önemle belirtelim. Tarihin akışı tamamen farklı da olabilir, eşit ve özgürlükçü bir doğrultuda da gerçekleşebilirdi.

Ticari kapitalizmin ve ulus-devletlerin Avrupa’daki tarihsel yükselişleri ve bunların sömürgeci dönemde bütün dünyaya yaygınlaşması bugünümüzü belirleyen en önemli tarihsel olgulardandır. Sanayi kapitalizminden bu yana ise, merkezileşmiş politik güç ile elbirliği eden kapitalizmin rekabete dayalı yaşam kuralı, teknolojiyi de kullanarak doğayı o denli tahrip etti ki bugün artık doğal evrimin durma noktasına geldiğinden sözedebiliyoruz. Bir yanıyla her zaman doğaya ve doğal evrime bağlı olan insanlığın yaşamını sürdürebilmesi ancak ve ancak organizmaların giderek kompleks ve birbirlerine karşılıklı olarak bağımlı biçimlere evrilmesiyle mümkündür. Yaşamın kompleks bir ağ haline gelmesi, ilksel hayvan ve bitkilerin son derece çeşitli biçimlere dönüşmesi, insanın ve insandışı doğanın evrimi ve hayatta kalması için bir önkoşuldur. 

Bu gerekçelerle ekolojik krizin çözümünün bu toplumsal sorunların çözümü ile doğrudan ilişkili olduğunu söylüyoruz.

Buna rağmen, çevrecilerde ve ekolojistlerde, ekolojik krizin nedeninin doğrudan teknoloji veya kalkınma, aşırı nüfus veya aşırı tüketim olduğuna ilişkin yaygın bir görüş vardır. Bize göre sorunların kökenine inmeyen bu başlıklar bilakis krizin gerçek nedenlerinin gizlenmesine ve gizemleştirilmesine yardımcı olmaktadır. Bu önemli bir iddiadır ve nedenlerinin ayrıntılandırılması gerekmektedir.

Şimdi bunları açmaya çalışalım: 

EKOLOJİK KRİZİN NEDENİ TEKNOLOJİ Mİ?

Ekolojik krizin nedeninin aslında teknolojinin kendisi olduğu iddiası, İkinci Dünya Savaşı’ndan itibaren ve özellikle nükleer silahların kullanımı ile birlikte ortaya çıkan bir korkudan kaynaklanan, teknolojinin algılanmasındaki altüst oluşla ilgilidir. “Çığrından çıkmış” bir teknoloji bizi kitlesel üretim sistemlerine zorlamakta ve çevremizi kirletmekteydi. Halbuki bu tarihten önce, teknolojinin “yüksek vaatleri”  onu yalnızca “iyi yaşamın” maddi araçlarını sağlayan bir aracı olarak görmüyordu, onu fetişleştiriyordu: Teknoloji, toplumsal ilerlemeyle özdeşleşmişti.

Vaatleri ile sonuçlarının getirdiği hayal kırıklığı arasındaki bu paradoks bugün de teknolojinin genel imgelenimine hakimdir. Ekoloji hareketi içinde azımsanmayacak sayıda kişi ise paradoksun bir tarafına ağırlık vererek teknolojinin kendisini ekolojik krizin günah keçisine dönüştürmüş ve   teknoloji-karşıtı bir saf tutmuştur.[2]  

Halbuki, teknoloji bir boşlukta yer almaz ve kendine ait özerk bir yaşamı da yoktur. Hellenik düşünce zanaatı ve sanatı techné başlığı altında birleştirerek bunları toplumun değer sistemine ve kurumlarına bağlamıştı. Bu bakış açısı bize, tekniğin bileşenlerinin yalnızca üreticinin maddi niyetlerinden ve toplumun maddi ihtiyaçlarından oluşmadığını bazı duyarlılıklardan, toplumsal ilişkilerden ve politik yapılardan da oluştuğunu söylemektedir.

Bazı tarihsel örnekler  üzerinden bunu açmaya çalışalım:

Roma İmpatorluğu döneminde kullanılan tekniklerin hiçbiri geç neolitik dönemdekinden daha gelişkin değildi. Yeni hammaddeler keşfedilmedi ve yeni yöntemler icat edilmedi. İmparatorluğun çöküş öncesinde tüm teknolojik yenilik neredeyse durmuştu. Örneğin demir hammaddesi miktarını artırmak gerektiğinde demir ocaklarının sayısı artırılıyor fakat boyutları aynı kalıyordu. Üretim araçlarında bir yenilik olmamasına karşın idare araçlarında bir yeniliğin olduğu kesindi: Yaygın bürokrasi, hukuk sistemi, askeri kuvvetler, emeğin seferberliği ve iktidarın merkezileştirilmesi açısından doruk noktasına çıkan İmparatorluk otoriter aygıtların kullanımında ise eski Mısır gibi en totoliter imparatorlukların mirasçısıydı.

Bu örnek bize kullanılan teknoloji aynı kaldığında bile yönetimsel, idari ve askeri aygıtlarındaki düzenlemeler ve emeğin yoğunlaştırılması yoluyla toplumun otoriter bir yaşama mahkum edilebileceğini göstermektedir.

Diğer taraftan, devasa askeri girişimlerde bulunma kabiliyetleri olmasına karşın, Romalıların demir üretimi ihtiyacı arttığında küçük demir ocaklarını geliştirmek yerine sayılarını artırmakla yetinmeleri aslında teknolojik olarak gelişmemiş olmalarından değil, İmparatorluğu oluşturan toplulukların –İmparatorluğun yönetim merkezinin değil !– kullandıkları  teknikleri araçsal ve kurumsal olarak denetim altında tutmalarından kaynaklanıyordu. Bu durum İmparatorluk’ta devlet ile toplumun, merkezi politik iktidar ile topluluğun da ayrışmış olduğunu göstermektedir.  Bugün bilgi ve teknoloji üretim tekelinin devletlerin ve dev şirketlerin elinde olduğu düşünüldüğünde bu örnek özgürlük ve teknoloji arasındaki ilişkinin anlaşılması açısından da önem taşımaktadır.

Daha yakın bir dönemdeki benzer bir örneği, daha sonraları kapitalizmin baskın bir ekonomik sistem olarak ortaya çıkmasına sebep olacak İngiltere kırsalından verebiliriz. Hammaddeleri ve yarı mamul dokumaları kendi evlerinde çalışan işçilere taşıyan simsarlar, geleneksel üretim tekniklerini akılcılaştırmak ve yoğunlaştırmak için bu işçileri bir çatı altında topladılar: bu fabrikaydı. Bu durum ilk fabrikalar emeğin soyutlanmasını, akılcılaştırılmasını ve nesneleştirilmesini sağladılar ama üretim; eğirme, dokuma ve boyama hala işçilerin kuşaklar boyu evlerinde kullandıkları makinelerle yapılmaya devam ediyordu ve sonraki bir yüzyıl boyunca da bu durum değişmeyecekti. Burada da değişim yine teknolojinin kendisinde değil, idare sistemindeydi.   

Yukarıdakilerin tersi bir örneği de, teknolojideki hatırı sayılır gelişmelere karşın toplumsal yapının değişmek zorunda olmadığını göstermek için verelim: Ortaçağ malikane sistemi yeni bir tarihsel hareket noktası için toplumsal bir zemin hazırlamıştı. Teknik, onbirinci yüzyıldan itibaren neolitik devrimden beri görülmemiş bir hızla ileri fırladı. Yeldeğirmenlerinin kullanımını hamut izledi (Bu ağır sabanların çekilmesini ve deniz kıyısından uzak bölgelerde malların ucuza taşınabilmesini sağladı). Ardından metalurjide ve madenden yapılan aletlerdeki çarpıcı ilerlemeleri, son derece gelişmiş tarım sistemi, büyük ölçüde tahtadan yapılan karmaşık makineler ve su dolabının ileri derecede geliştirilmesi izledi. Ama bunların hiçbirisi ortaçağın toplumsal ilişkilerinde önemli bir değişiklik yaratmadı. Ortaçağ kasabaları, Yunan polis’i hariç antik dönemdeki birçok yerleşimden daha demokratikti, tarım sistemi daha az hareketliydi ve daha az rasyonelleştirilmişti. Toplumsal ve teknik koşulların bu şekilde bir araya gelişini yalnızca Devlet’in ve bürokratikleşmenin tarihin en dip  noktalarından birinde olmasıyla açıklayabiliriz. Onbeşinci ve onyedinci yüzyıllar arasında İngiltere, Fransa ve İspanya’da ulus-devletlerin ortaya çıkışına dek, Avrupa, Kuzey Afrika,Yakındoğu ve Asya’nın toplumsal yaşamını kuşatan despotizmlerden görece azadeydi.

Bu örnek bize Marksist düşüncede çok fazla inanılan alt yapının üst yapıyı belirlediği, toplumsal ilişkilerdeki değişimin esasen üretim ilişkilerindeki değişimden kaynaklandığı yolundaki düşüncenin sorgulanması gerektiğini gösterir. Bizim buradaki örneğimiz, bu düşüncenin tam aksine, ortaçağ Avrupası’nın bu görece özgür toplumsal yapısının teknik atılımlar için gerekli uygun zemini oluşturduğunu göstermektedir.       

Örnekler bize toplumların baskı altında veya görece özgür bir toplumda yaşamalarının esas belirleyicisinin, teknolojinin gelişmesinden veya durgunlaşmasından bağımsız olarak, toplumsal ilişkiler ve politik yapılar (merkezi mi yoksa yerel politik yapılar mı) olduğuna yönelik epeyce bir malzeme sağlar. Teknolojinin burada bir rolü varsa bu rolü varsa eğer, bu rol, teknolojinin verili bir toplumsal ve politik alanda hem bir baskı aracı olarak hem de özgürlükçü bir toplum ütopyasını mümkün kılmanın bir aracı olarak kullanılabilmesidir.  Bu tarihsel bilginin ışığı altında bakarsak, ekolojik krizin nedeni olarak görülmesine rağmen aslında teknolojinin ekolojik bir toplumun yaratılmasının maddi temelini de  oluşturabileceğini görebiliriz. Ekolojik bir toplum kurma veya barbarlık seçeneğiyle karşıya gelmekte olduğumuz bir tarihsel kırılma noktasında, bu hiç de elimizin tersiyle itebileceğimiz bir olanak değildir.

Bir maddi olanak olarak teknoloji, yalnızca çevreyi tahrip etme değil aynı zamanda onu onarma kapasitesine de sahiptir. Teknolojinin kullanımı ve geliştirilmesi ise, içinde yer aldığı toplumsal ilişkilere bağlı olarak, doğadan zorunlu olarak yabancılaşmaya da neden olmaz. Tam aksine, doğa ve toplum arasında ahenkli bir bütünlüğün sağlanmasını da mümkün kılabilir. Günümüzden yaklaşık onbin yıl önce buzul devrinin (jeologlar Pleistosen, arkeologlar Paleolitik Çağ diye adlandırırlar) ardından gelen Neolitik Çağ, insanlığa tarım becerilerini, dokumacılığı, çömlekçiliği, hayvanların evcilleştirilmesini, tekerleğin keşfini ve daha birçok önemli ilerlemeyi sağlayan teknolojik bir devrim dönemiydi ve insanlık ile doğa arasında da ahenkli bir dönem yaratmıştı[3]. İnsanlık yiyecek toplayıcı ve avcı olarak doğada asalak halinde yaşarken bu teknolojik araçlar vasıtasıyla doğa ile etkin bir işbirliği içine girebildi. Bu da onun daha kararlı ve geleceği planlanabilir bir yaşam sürebilmesinin yolunu açtı.

19. yüzyıldan geçen yüzyılın ortalarına kadar, maddi üretimin henüz bütün insanların ihtiyacını karşılayabilmekten uzak olduğu dönemlerde, doğaya teknolojinin zoruyla boyun eğdirilerek insanlığın refahının sağlanması neredeyse bütün politik görüşlerin (liberallerin, Marksistlerin ve anarşistlerin) üzerinde ortaklaştıkları “ütopya”ydı -muhtemelen yalnızca uygarlık karşıtı, doğasever romantiklerin karşı olduğu bir “ütopya”. Sosyalistler bütün insanların maddi ihtiyaçlarının karşılanmasını özgürlüğün gerçekleşmesinin bir önkoşulu olarak gördüler. Bugün bildiğimiz kapsamı ve derinliğiyle ekoloji, az sayıdaki sanayi kentinde görünebilir kirlenme dışında herhangi bir olgusal belirtinin fazlaca ortada olmaması nedeniyle, öncelikli bir toplumsal sorun olarak öngörülemezdi. Thames nehrinin sanayi atıklarıyla simsiyah aktığı, çocuk ve ergin işçilerin içine tıkıştırıldıkları pislik içindeki fabrikaların ve konutların olduğu, kapitalist dünyanın sanayi ve finans kalbi Londra için bu türden kimi çevre sorunlarına işaret edilmişse de, maddi bir kıtlık çağının düşünürleri, sanatçıları ve yazarları için bu konular esasen eşitlik sorunu etrafında düşünülmüştür[4]. Ekolojinin tarihsel bir toplumsal sorun haline gelmesi ancak çok daha yakın dönemlerde gerçekleşmiştir. 

İşte bu “ütopya” nedeniyle Marx, üretici güçlerin ileri bir “aşaması” olan kapitalizmi tarihsel açıdan “zorunlu” görmüştü. Kapitalizm rekabet halindeki girişimcilerin birbirlerine avantaj sağlamak için daha ileri teknolojiler kullanmalarını zorunlu kılıyor, bu ise kapitalizmin eşitlikçi bir dünyanın oluşmasının önündeki engelleri temizlemesine neden oluyordu.  

Sınai kalkınma, ister kapitalist ister reel “sosyalist” isterse faşist dünyada olsun, ilerlemenin hiç sorgulanmayan bir şiarı olabildi. Ekonomik sistemin “serbest” piyasa, merkezi planlama, sosyal-demokrat refah devleti veya askeri-sınai kompleks olması bu durumu değiştirmedi. Sovyetler Birliği koca bir fabrikaya dönüştü; şirketler, partiler ve sendikalar aralarındaki çıkar çatışması ne olursa olsun ulusal sanayinin gelişmesinin ve genişlemesinin ortak çıkarları olduğu konusunda hemfikirdiler. Ortak ideoloji kalkınma oldu. Ekolojik krizin örtük bir halden gündelik gerçekliğe dönüştüğü bugün bile kalkınma sözcüğü politikacıların (örneğin Adalet ve Kalkınma Partisi ve amblemi olan ampulü düşünün) halka seslenirken kullandıkları, derinlerde yatan bir vaat duygusunu hala içinde barındırabilmektedir.

Çözümü gerçekten zor bir “paradoks”la karşı karşıya olduğumuzu düşünebiliriz. Ekolojik düşüncenin  –politik olsun veya olmasın– büyük  bir bölümü de zaten bu “parodoks” karşısında alınan farklı, ama çoğu da öyle ya da böyle tutarsız olan tutumlarla birbirlerinden ayrılmaktadır. İster reel “sosyalist” ister kapitalist dünyadaki biçimiyle olsun, eğer bütün sanayileşme çabaları sonunda geldiğimiz nokta ekolojik kriz ise; ya bütün insanların maddi refahını sağlamaya yönelik bu çabadan vazgeçmeliyiz ya da ekolojik krize razı olmalıyız sonucuna kolaylıkla varabiliriz. Aynı mantık bizi, ekolojik krizin gerçekleşmesi gezegenin sonu olacağına göre bu durumda kalkınmaktan vazgeçmek zorundayız noktasına da getirecektir. Bu da ancak, ya Buzul Çağına (Pleistosen’e) geri dönme isteğindeki bir uygarlık ve teknoloji karşıtı bir ilkelci olmakla, ya gezegenin “taşıma kapasite”sinin üzerine çıkan bir nüfusun azaltılması talebiyle en iyisinden Yeni-Malthusçu en kötüsünden “ekolojik” bir diktatör olmakla, ya insanların aşırı tüketimlerinin sona ermesi gerektiğini söyleyen bir maneviyatçı olmakla ya da maddi refah bütün insanlar için mümkün olamayacağına göre serbest piyasayı meşru gören “ekolojik” bir liberal olmakla mümkündür.† Bütün bu gerici “ekolojiler” üzerinde tek tek durmak oldukça uzun bir tartışma gerektirir. Biz bu tartışmaya girerek dikkatimizi dağıtmadan, bütün insanların özgür ve demokratik bir toplumda yaşamaları için gerekli olan maddi imkana ekolojik parametrelerle uyumlu olacak biçimde de nasıl erişilebileceği, farklı türden gelişmenin nasıl olabileceği üzerinde duralım. Bu nedenle kalkınma “paradoksuna” geri dönüp üzerinde biraz daha dikkatlice düşünelim*:

Teknoloji ve Kıtlık-Sonrası

Öncelikle 2. Dünya Savaşı sonrası Batı ülkelerinde açık biçimde görülmeye başlandığı üzere bir     kıtlık-sonrası dünyada yaşadığımızı belirtmemiz gerekiyor. Bunun anlamı kapitalist rekabet koşulları altında gerçekleşmiş olsa dahi, teknolojinin bugün ulaşmış olduğu olağanüstü üretim seviyesinin halihazırda bütün insanların temel ihtiyaçlarını karşılayabilecek bir maddi bolluk imkanı yaratmış olmasıdır. Bu maddi bolluk imkanının politik ve ekonomik eşitsizliğin ve kültürel gericiliğin (kapitalizmin yalnızca ekonomik bir sistemden ziyade yaşamın kültürel belirleyeni haline de gelmesi) tepede olduğu bir noktada gerçekleşmesi elbette tarihsel bir ironidir ama demokratik ve ekolojik bir toplum vizyonu oluştururken bu imkanı mutlaka gözönünde bulundurulmalıyız.

Kapitalizmin reklamlar aracılığıyla ve toplumsal eşitsizlik ve rekabet üzerine kurulu kültürüyle ideolojik bir kıtlık duygusu yarattığı  doğrudur. Televizyondan ve diğer medyadan üzerimize bombardıman edilen tüketim “kültürü”nün bizde yarattığı eksiklik duygusu ile sahip olmadığımız herhangi bir şey için kendimizi kötü hissediyoruz. Çocuklarımız dahi sınıflarında birbirlerine sahip olunan şeylere göre değer biçiyorlar. Bu durum öyle bir noktaya varmıştır ki, artık bu ideolojik örtüyü delip gerçek ihtiyaçlarımızın neler olduğunu dahi belirleyemeyecek bir şaşkınlık ve sersemlik içerisindeyiz.

O halde bütün bu gıda “kıtlığı”, hammadde ve enerji “kıtlığı” çığırtkanlığının ortasında bu ideolojik perdeyi ortadan kaldırmamız ve kar uğruna yalnızca gerçek ihtiyaçlarımızı değil bütün bu ıvır-zıvırları da üretebilen bu kapitalist sistemin kendisinin bu “kıtlığın” gerçek nedeni olduğunu tespit etmemiz gerekiyor. Yalnızca merkezi finans merkezlerine ve merkezi yönetimlere sahip değiliz, merkezi enerji üretiminin ve bu enerjiyi bir uçtan diğerine – müthiş enerji kayıpları ile – kanser gibi yayılmış kentsel

† Burada yeri gelmişken şunu belirtmek zorundayız ki: Bu ilkelcilere, Yeni-Malthusçulara, maneviyatçılara ve liberallere bir de insanı doğayı tahrip eden veya tahrip etmeye programlanmış bir tür olarak gören ve onu bu ayrıcalıklı konumundan alıp diğer “türlerin seviyesine” indiren insansevmezcileri ve derin ekolojistleri eklediğimizde tepkisel “ekolojik düşüncenin” geniş bir paranomasını çıkarmış oluruz.

*…..

alanlara ileten nakil hatlarına da sahibiz. Ekonomimiz ve tezgahlanmış taşıma sistemimiz bizi hergün şehrin bir ucundan diğerine özel arabalarla gidip gelmemize, yaşam enerjimizi trafiğin hayhuyu içinde tüketmemize neden oluyor. Merkezi kapitalist ülkelerde insanların yüzde seksenden fazlası artık üretim sektöründe değil, devasa şirket ve devlet bürokrasilerinde, ordu, polis ve hızla genişleyen güvenlik sektörü gibi hizmet alanlarında istihdam edilmektedir. Dünyanın bütün vır-zıvırının üretimi ise insan emeğinin ucuz olduğu Asya ve Pasifik ülkelerine kaymış ve bunlar hergün uçak ve gemilerle dünyanın bir ucundan diğerine taşınmaktadır.

Büyük şirketler için büyük karlar sağlamasına rağmen gerçekte müthiş bir enerji ve insan emeği harcayan, ekolojik kriz yaratan bu sistem varlığını hala sürdürülebiliyorsa bu onun herhangi bir rasyonellikte taban bulmasında değil bu olağanüstü verimsizliğini dahi tolere edebilen müthiş bir bilimsel ve teknolojik tabana dayanmasından kaynaklanmaktadır. Tüm bu ıvız-zıvır üretimi ve gereksiz hizmet ekonomisi bir toplumsal devrimle altedildiğinde hem maddi hem de serbest zaman açısından bir bolluğa sahip olabileceğiz. Bu ise ekolojik bir toplumu kurmak için gerekli temel donanımı zaten sağlamış olacaktır.

Teknoloji, Üretim ve Ekolojik Ölçek

Daha fazla devam etmeden önce, özgür, eşitlikçi ve demokratik bir ekolojik toplum vizyonu için gerekli bir parametre olan ekolojik ölçek üzerinde de düşünmemiz gerekmektedir. Varolan ekonomiyi, toplumsal ve tarihsel ilişkileri ve yürürlükteki merkeziyetçi politikaları göz önüne almayan veya doğru okuyamayan bir  ekolojik bakış nasıl düşüneceği ve mücadele edeceğini belirleyemez. Aynı şekilde ekolojik ölçeği göz önüne almayan bir ekolojik politika da demokratik bir ekolojik toplumda doğrudan yüz-yüze demokrasinin nasıl gerçekleştirileceği, enerji ve ihtiyaç üretiminin nasıl yapılacağı konusunda aydınlanmış bir fikre sahip olamaz. Kapitalizmin küresel ekonomisinin büyük ölçüde kendine yeterli yerel ekonomileri boğmasının, kentsel alanların kanserojen genişlemesinin, devletlerin ve devlet-üstü kurumların sıradan yurttaşların ulaşamayacağı devasa bürokrasiler ve politik karar alma mekanizmaları oluşturmasının ve tüm bunların gezegenin evrimsel sürecinin temellerini ortadan kaldıracak bir ekolojik krizine yol açmasının bize gösterdiği gibi, bu ekolojik ve politik ölçek desantralizasyondur. Bir şeyin yerel veya küçük olması onu kendiliğinden ekolojik veya demokratik yapmaz. Ama politik yapısı tabana, yerel yönetimlere (ve bunların bölgesel, ulusal ve daha geniş konfederasyonlarına) dayalı olmayan, planlama ve finansman gibi ekonomik kararları bu yerel birimlerde almayan ve bölgesel veya daha geniş eşgüdüm gerektiğinde bunları kendi konfederasyonu ile yürütmeyen, bu kararlara dayalı enerji/ihtiyaç üretimini ve dağıtımını büyük ölçüde yerel olarak gerçekleştirilmeyen herhangi bir toplum vizyonu da, “ekolojik” olsun veya olmasın, artık bu gezegende taşınamaz ve sürdürülemez.[5]

Marx’ın ve Marksistlerin merkeziyetçi kurumların ve karar alma mekanizmalarının yarattığı hiyerarşi, tahakküm ve bürokrasileri çözememelerin ardında yatan gizem, dünyanın dört bir köşe bucağını yalnızca finans kapitalin ekonomisiyle değil yozlaştırıcı ve yabancılaştırıcı kültürüyle de aynılaştıran kapitalizmin doğasında varolan şey, teknolojiyi bir kontrol ve boyun eğdirme aracı olarak kullanırken ve maddi refah yolunda kalkınmayı formüle ederken dayandığı şey hep bu merkeziyetçi ölçektir.‡

Dolayısı ile bir yandan ekolojik krizi ortadan kaldırırken diğer taraftan bütün insanların temel ihtiyaçlarını karşılayabilecek, kent ve kırın bir harmonizasyon içinde varolmasını sağlarken insanlığın daha özgürlükçü bir dünyaya doğru evrilmesini de mümkün kılacak bir ekolojik toplum vizyonu işte bu ekolojik ölçeğe göre yeniden kurulmak zorundadır. Teknoloji, kalkınma, ekonomi, üretim ve tüketim ve yönetim gibi kavramlar bu çerçeve içinde tartışıldığında gerçek ağırlıklarına kavuşacaklardır.

Tarihte bugünkü anlayışımız ile ekolojik dediğimiz bir kent ölçeği vizyonuna sahip olarak yüz-yüze demokrasinin doğuşuna tanıklık eden Atina polisi bunun maddi altyapısını köleler ve evde kadın emeği ile sağladı. Bugün elimizde bulunan ileri teknoloji sayesinde insanlıktan çıkarıcı rutin işleri makinelere yaptırabiliriz ve böylece yüz-yüze demokrasiyi bütün insanlar için mümkün kılacak bir boş zaman yaratabiliriz. O zaman yönetimsel ve politik kararlar, yalnızca elitlere ve profesyonellere değil bütün yurttaşlara ait olacaktır. Kapitalizmin rekabete dayalı kar amacı için değil ortaya çıkan gerçek ihtiyaçlar doğrultusunda yerel yönetimlerde karara bağlanan üretimi gerçekleştirmek için kullanılacak olan ekoteknolojiler de zaten bu ölçekte bir üretim yapmak üzere tasarlanmış olacaklardır.

Bu aynı zamanda hangi teknolojinin ekolojik yönelimli olup olmadığının da belirleyicisi bir ölçü olacaktır.  Rüzgar enerjisinin ulusal enerji şebekesine aktarılmasıyla müthiş bir kar yaratması beklenen büyük şirketlerin rüzgar türbini tarlalarının çevreyi kirletmedikleri ve ekolojik oldukları iddia edilebilir ve bu şirketlerin halkla ilişkiler müdürleri ve kimi çevreciler bunu iddia ediyorlar da. Ama bu enerjinin hangi ihtiyaçlar için kullanıldığı, enerji veriminin ne olduğu, bu kadar türbinin yapılması için ne kadar hammadde gerektiği ve bunların dünyanın hangi bir ucundan getirildiği, bu türbinlerin üzerine kurulduğu tarım arazilerinin kullanılamaz hale gelmesinin sonuçlarıyla ilgili sorular sorabiliriz ve bu sorulara alacağımız cevaplar bizim ölçeğimizin neden bir kriter oluşturduğunun anlaşılmasını sağlayacaktır. 

Belki birkaç rüzgar türbininin sağlayacağı mütavazi bir enerjiyle yerel bir bölge dışarıya bağımlı kalmadan kendi enerji ihtiyacını sağlayabilecektir. Bazen bu sizin yerelinizin özelliği nedeniyle hiç mümkün de olmayabilir, örneğin rüzgar türbininden enerji sağlayabilecek bir rüzgar potansiyeline sahip olamayabilirsiniz. Bu durumda aynı bölge konfederasyonuna bağlı olduğunuz bir yerel bölgeden bu ihtiyacınızı karşılamak zorunda kalabilirsiniz ama hiçbir şekilde Trakya’da oturup da Keban’dan veya Avrupa’da oturup da Afrika’daki devasa güneş panelleri tarlalarından enerji ihtiyacınızı karşılamanız gerekmeyecektir. Burada hangi teknolojinin kullanıldığı genellikle bunların hangi perspektifle kullanıldığından daha az önemli olacaktır.

Aynı şekilde küçük olmasına rağmen kendine özgü bir flora ve faunası olan vadileri katledecek mini Hidro Elektrik Santralleri’nden elde edilen enerjinin -önce ulusal enerji nakil hatlarına vermeyecek olsanız dahi- yerel ihtiyaç için de kullanılmaması gerektiği açıktır. Görüldüğü üzere sadece yerel üretime dayalı bir ölçek ekolojik bir üretim için her zaman yeterli olmayabilir, bu durumda diğer ekolojik ve politik parametreleri de göz önünde bulundurarak bir karara varmamız  gerekecektir. Ama herşeyden önce gözetmemiz gereken şey doğrudan demokrasinin işlemesinin garanti altına alınmasıdır: Yerel bölgelerin herbiri kendilerine özgü farklı politik ve ekolojik parametrelere sahip olabilirler, ama herhangi bir konudaki karar o yerelde oturan ve bu karardan doğrudan doğruya etkilenecek insanlar tarafından alındığı sürece doğrudan demokrasinin işlemesi mümkün olabilecektir.

Bu kararların sonucu her zaman ekolojik, ekonomik veya politik açıdan doğru olmayabilir. Bazen yerel olarak aldığınız böyle bir karar sadece sizi değil bölgenizdeki başka bir yereli de ilgilendirebilir, etkileyebilir ve çeşitli  uzlaşmazlıklara yol açabilir. Örneğin yerelinizde enerji üretimi için başka imkanınız olmadığından ve bu enerjiyi de dışarıdan temin etmek istemediğinizden kömür kullanmak isteyebilirsiniz. Bu belki kendi yereliniz için ekonomik olabilir ama sadece sizin için değil bölgenizdeki diğer yerellikler için de sağlığı tehdit eden enerji tercihi olacaktır. Bu durumda sorunun bu yerelliklerin bağlı olduğu bölge konfederasyonu tarafından çözülmesi gerekecektir. Böylece yerel yönetimler ölçeğinde doğrudan demokrasinin işlemesiyle alınmış olsa da ekolojik açıdan yanlış olan bir kararın uygulanması engellenebilecektir. Hatta, bu örneğimizi uçlaştıracak olursak, bu yerellerin bağlı olduğu bölge konfederasyonu bölgenin tamamında enerji üretimi için kömürü seçmiş olabilir. Bu durumda ise bölgelerin bağlı olduğu bir üst konfederasyon bu sorunu çözmek için devreye girecektir. 

Ekolojik ölçeğe ilişkin bu faslı kapatmadan önce, bu ölçeğin yalnızca ekolojik değil aynı zamanda politika, ekonomi ve insanca yaşanabilir bir alan için de bir ölçek oluşturduğunu bir kez daha önemle belirtmek isterim.

Teknolojinin bu ölçeği gözönünde tutan biçimi olan ekoteknojilerin de böylesi bir ekolojik toplumu mümkün kılacak bir maddi altyapıyı sağlaması nedeniyle çok önemli olduğunu da tekrar belirtmek isterim.

Teknoloji kavramı etrafında yaptığımız bu antropolojik, tarihsel, politik ve ekolojik kısa incelemenin bizi onun potansiyellerini daha iyi görülmesini sağlamış olduğunu umuyorum. Bu potansiyel, bir kez daha vurgulanması gerekirse, varolduğu toplumsal bağlama bağlıdır. Bizimki gibi merkezi ve bürokratik bir toplumda, kar amacı etrafında güdülenmiş bir ekonomik sistemde teknoloji kontrol altına alıcı, baskıcı ve hatta ölümcül olabilecekken, ekolojik bir toplumda yaşamı kolaylaştırıcı ve özgürleştici olacaktır. Teknolojinin bu pozitif potansiyeli kapitalizmin onun güdümüne girdiği bir dönemde dahi bir bolluk yaratabilmesiyle, kıtlığın tarihsel olarak ortadan kaldırılmasıyla gerçeğe dönüşmüştür. Kapitalist toplum, şu anki ekonomik sistemin varoluşunu gereksiz kılacak bu bolluğu gözlerden kaçırabilmek için ekonomistleri, politikacıları ve medyası ile daimi bir uğraş vermek zorundadır. Bu bolluğu savaş aygıtlarına, uzay teknolojilerine, reklamlar aracılığla yaratılmış “gereksinimlere” ve hatta “yeşil” yatırımlara aktarmak zorundadır. Bu mistifikasyon ne yazık ki bu hiyerarşik, bürokratik ve kapitalist toplumu değiştirme amacı taşıyan radikal insanların da büyük kısmının gözlerini bağlayabilmekte ve krizin nedenlerini teknolojinin, bir kapitalizm ve merkeziyetçi yönetim eleştirisi olmaksızın sanayileşmenin ve kalkınmanın kendisinde arayabilmektedirler.

Sezgin Ata, Şubat 2010 


* Biyosfer: Dünyada canlıların yaşadığı 16-20 km tabaka; “canlı küre” de denir. Yeryüzünün hava, toprak, kaya ve su içeren, içinde yaşam bulunan, biyotik (biyota=fauna+flora) dönüşümler ve çevrimler gerçekleşen bölümüdür.

[1] Yeryüzünün ve Atmosferin bugüne kadarki doğal evrimine ilişkin bir referans olarak bkz. James C.G. Walker, Yerin Tarihi, Nar Yay., Ekim 1996, İstanbul. Biyosfer için ise aynı kitabın 11. Bölümü’ne bakınız. 

[2] Tarihsel dönemlerde teknolojinin algılanışındaki farklılıklar ile teknolojinin toplumsal bağlamı için bkz. Murray Bookchin, Özgürlüğün Ekolojisi (Bölüm IX ve Bölüm X), Ayrıntı Yay., Kasım 1994. Teknolojinin toplumsal bağlamına ilişkin tartışmada bu yazıda verilen tarihsel örnekler de kitabın aynı bölümlerinden alınmıştır.

[3] Neolitik Dönem’de bahsettiğimiz teknolojik devrim sonucunda oluşan doğa ile ahenkli bir ilişki konusunda arkeolojik bir referans olarak bkz. Gordan Childe, Tarihte Neler Oldu (Bölüm III), Alan Yay.

[4] Bu türden ilk örnekler Frederick Engels’in “Anti-Dühring” ve “Konut Sorunu” gibi yapıtlarında ve ve Charles Dickens’ın romanlarında görülebilir.  Bir sosyalist olan William Morris’in sanatçı duyarlılığının ise eşitlik kavramının ötesine geçerek insan ve doğanın harmonizasyon içinde olduğu ekolojik bir toplumu düşleyebildiğini belirtmemiz gerekiyor. “Gelecekten Anılar” isimli ütopyasını bu gözle okuyabiliriz. Bu duyarlılığın büyük bir kısmı endüstriyal dönem öncesi ortaçağ toplumunun kır ve kent ilişkisi ile zanaatçı dünyasından esinlenmiştir. Ortaçağ’ın dengeli kent ve kır ilişkisi ile zanaatçı dünyasından esinlenen ekolojik bir duyarlılık ve ayrıntılı bir gelecek vizyonu Peter Kropotkin’in eserlerinde daha kapsamlı ve bütünlüklü bir şekilde ortaya çıkar. “Karşılıklı Yardımlaşma” içindeki bazı bölümlere, “Ekmeğin Fethi” ve “Fabrikalar, Tarlalar ve İşlikler” isimli eserlerine bkz. Bu son eser aynı zamanda bugün adına ekoteknolojiler dediğimiz düşüncelerin de öncüsü olma niteliğine sahiptir. 

[5] Bu konuda Türkçe bir kaynak olarak benim şu makaleme bkz. “Özgürlükçü Yerel Yönetimler”, Toplumsal Ekoloji Dergisi, Mart 2000.

‡ Anarşistlerin devlet ve merkeziyetçilik karşıtı olmaları ise , büyük çoğunluğunun aynı zamanda yerel olsun olmasın her türlü kuruma karşı olmaları nedeniyle kalıcı olarak nasıl örgütlenecekleri ve demokrasiyi nasıl gerçekleştirecekleri sorusunu açık bırakmaktadır.

March 3, 2010 Posted by | anti-kapitalizm, ekoloji, ekolojist akımlar, somuru / tahakkum | Leave a comment

DÜNYANIN YEŞİL TARİHİ HÜZNÜN TARİHİDİR – Süleyman Yılmaz

Clive Ponting
Dünyanın Yeşil Tarihi – Çevre ve Uygarlıkların Çöküşü

Çeviren: Ayşe Başcı-Sander
Sabancı Üniversitesi Yayınevi, 2000
Orjinal Basım: A Green History of The World – The Environment and The Collapse of Great Civilizations
Penguin Books, 1991

Dünyanın yeşil tarihi çoğunlukla hüznün tarihidir. Bu hüznü insanlığın ve dünyanın birlikte çektikleri acılar doğurur ve bundan sonra yaşanacaklar da daha az acılı olmayacak gibi görünmektedir. “Çevrenin şu anki durumu ve gelecekte yaşanabilecekler konusunda birçok kitap var; fakat bunların çok azı uzak geçmişe kadar uzanıyor ve çevrenin insanlık tarihini nasıl etkilediğini inceliyor. Hiçbiri de, çok önemli olan noktalara ve sorulara değinmiyor. “Ben, dünyanın tarihine ‘yeşil’ perspektiften bakan bir kitaba büyük bir gereksinim olduğuna yürekten inanıyorum” diyor Clive Ponting kitabının önsözünde.

Kitap, dünyanın yeşil tarihinin kısa bir özeti olarak Paskalya adasının tarihi ile başlıyor. Bu adanın ibret verici hikayesi kitapta oldukça uzun anlatılmakla birlikte biz kısaca özetleyelim: “ Paskalya adası, dünyanın en ücra bölgelerinden birisidir. Sadece 390 km kare bir alanı kaplayan bu Pasifik adası, Güney Amerika’nın batı sahiline 3700 km, en yakın yaşanabilir adaya 2300 km uzaklıktadır. Hollandalılar, adayı 1722 yılında ilk batılılar olarak ziyaret ettiklerinde, kulübelerde ve mağaralarda yaşayan sürekli savaş halinde olan ve adadaki besin kaynaklarının yetersizliği yüzünden umutsuzca yamyamlığa yönelen 3000 kişilik ilkel bir toplum buldular. Avrupalı ziyaretçileri en fazla şaşırtan ve ilgilendiren olay ise, bütün bu sefalet ve barbarlığın arasında, bir dönemin gösterişli ve gelişmiş bir toplumuna ait, adanın çeşitli yerlerinde yükseklikleri altı metreyi aşan 600′ den fazla yekpare taş anıt olmasıydı. Toplumsal açıdan gelişmiş ve teknolojik açıdan karmaşık bir iş olan heykellerin yontulması taşocaklarından başka yerlere taşınması ve dikilmesinin bu ilkel toplum tarafından gerçekleştirilmiş olması olanaksız görünüyordu.

Paskalya adasının geçmişi, kayıp uygarlıklarla ya da gizemli bilgilerle dolu bir tarih değildir. Bu tarih insan topluluklarının çevreye olan bağımlığını ve bu çevreyi düzeltilemeyecek biçimde bozmanın sonuçlarını gösteren çarpıcı bir örnektir. MS 5. yy.’da adaya batıdan 20 ya da 30 Polinezyalı göçmen geldi. Adanın çok zengin olmayan bir bitki örtüsü vardı ve hiç memeli hayvan yoktu. Evcil hayvanları tavuk ve Polinezya faresinden ibaretti; temel ekinleri tatlı patatesti. Yeterli derecede besleyici olmasına karşın tekdüze seyreden bir beslenme biçiminin tek yararı tatlı patates ekiminin zor olmaması nedeniyle başka etkinliklere ayıkacak zamanlarının kalmasıydı. Temel toplumsal birimler geniş ailelerden oluşan, aralarında her konuda rekabet olan klanlardı ve her klanın kendine ait tören alanları vardı. Buralarda ahu denilen dev heykellerin dikildiği atalara tapınma platformları vardı. Bu heykeller bir taşocağında yapılıyordu ve daha sonra adanın değişik yerlerindeki tören alanlarına yük hayvanları olmadığı için ağaç gövdelerini kızak olarak kullanıp insan gücüyle götürülmek zorundaydı. 1550 yılında ada nüfusu 7000 kişiyle doruk noktasına ulaşmıştı. Zamanla klan sayıları artmış yüzlerce ahu ve 600’den fazla dev taş heykel vardı. Sonra bu uygarlık birdenbire yıkıldı. Taşocağındaki yarım bırakılmış heykeller kaldı. Bu yıkımın nedeni, Paskalya Adası’ndaki ”gizemi” çözmenin anahtarı, bütün adanın ormansızlaşmasının getirdiği çevresel bozulmaydı: Göçmenler adaya ilk geldiğinde adada büyük ormanlar vardı. Nüfus arttıkça, tarım alanı açmak, ısınma ve yemek pişirme, ev aletleri, direkler ve sazdan ev yapımı için malzeme elde etmek ve balık avlayabilmek için tekne yapmak amacıyla ağaçlar kesilmeye başlandı: En çok da kızak yapımı için kesiliyordu. 1600 yılında ada tamamen çıplak kalmıştı. Heykel yapımı durdu. Ev yapılamadığı için mağaralarda yaşamaya başladılar. Artık tekne yapamadıkları için balık avlayamıyorlardı ve uzun yolculuklara çıkamıyorlardı. Erozyon topraklarını zayıflattığından yiyecek üretiminde ciddi bir sıkıntı yaşıyorlardı. 7000 kişiyi beslemek olanaksız hale geldi ve nüfus hızla azalmaya başladı. Dünyanın bu ücra köşesinde kapana kısılan ada halkı azalan kaynaklar üzerindeki tartışmalar sonucu neredeyse sürekli savaş halindeydi. Kölelik arttı ve alınabilecek protein miktarı düştükçe yamyamlık yaygınlaştı. Savaşların temel amacı rakip klanın ahularını yıkmaktı. 1830′larda neredeyse bu dev heykellerin tamamı yıkıldı. Adaya gelen ziyaretçiler bu heykellerin nasıl taşındığını sorduklarında adanın ilkel sakinleri, atalarının neler yaptığını artık hatırlamıyordu; yalnızca, bu dev figürlerin adanın öteki tarafından ‘yürüyerek’ geldiğini söyleyebildiler.

Dünyanın öteki bölgelerinden neredeyse tamamen kopmuş olduklarını bilen Paskalya halkı, varlıklarının bu küçük adadaki sınırlı kaynaklara bağlı olduğunu anlamış olmalıydı. Taşocağının yakınında tamamlanmamış birçok heykel bulunması adada ne kadar ağaç kaldığının hiç düşünülmediğini, artan nüfusun ve ada halkının kültürel hırslarının, ellerindeki kaynaklardan çok güçlü olduğunu akla getirmektedir.”

Kitapta diğer konular on altı ana başlık altında bu perspektiften ve daha da genişletilerek anlatılıyor. Aslında hepimizin bildiği gibi dünya, her açıdan kapalı bir sistemdir. Güneş ışığının yaşam için gerekli olan enerjiyi sağlamasına karşın bütün kaynaklar sonludur. Dünyanın kapalı bir sistem olduğu gerçeği, hiçbir şeyin dünya dışına çıkamayacağı anlamını da taşımaktadır. İnsanlar da bu gerçeğin ve bundan kaynaklanan başka sorunların bilincinde olsunlar ya da olmasınlar, dünya ekosisteminin bir parçasıdırlar. “İnsanların ekosistemle olan ilişkilerindeki iki etken, onları bütün öteki hayvanlardan ayırır. Öncelikle, varlığının bağlı olduğu ekosistemleri tehlikeye atma, dahası yok etme gücüne sahip tek canlı türü insandır. İkinci olarak da yeryüzündeki her ekosisteme yayılan ve ardından teknolojiden yararlanarak bütün ekosistemleri egemenliği altına alan tek canlı türü de insandır. İnsan topluluklarının en büyük sorunu, çeşitli talepleri ile bu talepler sonucu oluşan baskılara ekosistemlerin dayanma gücünü dengeleyememektir”.

İlk insanların ortaya çıktığı zamandan beri insanlar iki milyon yıllık varoluşlarının neredeyse tamamında yiyecek toplayarak ve hayvan avlayarak yaşamlarını sürdürmüşlerdir. Bu avcı-toplayıcı yaşam biçimi insanlık tarihinin yüzde doksan dokuzunu oluşturmuştur. İnsanların son birkaç bin yıl dışında hemen hemen ve her koşulda, küçük ve hareketli topluluklar halinde yaşamış olduklarını görüyoruz. Günümüzde hala aynı yaşam biçimini sürdüren çok az sayıda topluluk vardır. Bu topluluklar aşama aşama dışlanmışlardır, birçoğu da kendi topraklarının dışına sürülmüş durumdadır: “Güneybatı Afrika’ da Buşmanlar, ekvatoral ormanlarda Pigmeler, Doğu Afrika’da Hadzalar, Avustralya yerlilerinin bir kısmı, Amazon yerlileri, Artika’da İnuitler”. Ama günümüzde ve geçmişte bu avcı-toplayıcı toplumların genellikle, sürekli bir açlık tehlikesi altında yaşamadığını, tersine ellerindeki zengin besin kaynaklarından seçtikleri ve besin değeri açısından yeterli bir beslenme biçimlerinin var olduğunu biliyoruz. “Haftada iki buçuk günlük çalışma ile ‘yeterli’ nin üzerinde besin elde edilebilir. Bunun için ortalama 10 km’den daha uzağa gitmek gerekmezdi. Kadınlar günde bir ile üç saat arası çalışır ve geri kalan zamanlarını boş vakit etkinlikleriyle değerlendirir. Topluluğun yüzde kırkı besin elde etme şeklinde hiç rol oynamaz.” Daha fazla iş yapmanın gerekli olduğu tarımın cazibesine bu toplumların büyük kısmı hiç kapılmamıştır. Afrikalı bir yerlinin, bir antropologa söylediği gibi ”Dünyada bu kadar çok mongongo meyvesi varken neden tarımla uğraşalım ki”.

İlk insanlar Afrika’dan çıkıp Ortadoğu, Hindistan, Güney Çin ve Endonezya’nın bazı bölgelerindeki sıcak alanlara doğru yayıldı ve Avrupa’da yaşam ise 80.000 yıl önce başlayıp 12.000 yıl öncesine kadar süren son ve uzun buzul çağında başladı. Fazlasıyla zorlu iklim koşullarında Avrupa’da sabit yerleşimlerin kurulması, insanın bir başarısı ve çevre üzerindeki artan denetiminin bir göstergesi olduğunu görüyoruz. Çünkü “Kuzey Avrupa’nın çoğu buzullarla kaplı, güneyindeki toprakların alt tabakası sürekli bir don altındaydı. Uzun yaz mevsimlerinde buzulların kuzeye doğru çekilmesiyle günümüzdekinden bile zengin bir bitki örtüsü ortaya çıkıyor. Başta ren geyiği, tüylü mamut, bizon ve vahşi at sürüleri olmak üzere, tüylü gergedanlar, iri boynuzlu dev geyikler ve bozkır antiloplarından oluşan çok çeşitli bir hayvanlar alemi vardı. İnsanlar varlıklarını sürdürebilmek için bu hayvan sürülerine bağımlıydı. Bu zorlu ortam, mevcut besin kaynaklarını denetleyebilmek için gerekli olan çok gelişmiş ve karmaşık bir kültürün oluşmasına yol açtı ve insan topluluklarının daha önce hiç olmadığı kadar yüksek bir toplumsal iletişime girmesini sağladı. Avustralya yerleşimlerinde ise kıtanın doğu bölümünde nispeten daha yumuşak bir iklimin olması ve avcı-toplayıcı grupların daha kolay yiyecek elde etmesi sayesinde karmaşık uygulamalara gerek yoktu.” Avrupa, Asya ve Amerika’da biraz geç de olsa (yaklaşık dört bin yıl kadar) benzer bir süreç izlenirken, Avustralya’da geçimin daha kolay olması, toplumun tabakalaşması ve karmaşıklaşmasının önünde bir engel olmuştur.

İnsanların tüm dünyaya yayılma sürecinin son aşaması sayılabilecek süreç, son buzul çağının sonunda Bering Boğazı’nın bir kara köprüsüne dönüşmesiyle Sibirya’dan Alaska’ya geçilmesiyle kurulan Amerika yerleşimleri oldu. Yaklaşık 13.000 yıl önce olan bu olaydan sonra insanlar iki-üç bin yılda Güney Amerika’nın en uç noktasına kadar ulaştı. Günümüzle kıyaslandığında ekolojik olarak çok uyumlu olduğu düşünülen avcı-toplayıcı yaşam biçimi de çevre üzerinde ciddi baskılar oluşturabiliyordu. “Yaklaşık olarak 10.000 yıl önce Wyoming’ de Caspar’da tek bir avda 74 bizon öldürülmüştü. Aynı dönemde Güneydoğu Colorado’ da bir av sırasında hayvanlar korkutularak bir uçuruma doğru yönlendirilmiş, yaklaşık 200 hayvan düşerek birbirinin üzerine yığıldığı için de birçoğu kullanılamamıştı. Doğu Afrika’da yaşayan Hadza topluluğunun bir parça bal alabilmek için vahşi arı kovanlarını tamamen yok ettiği bilinmektedir. Birçok bitkiyi kökünden sökerek yok etmişlerdi. Bazen yenilebilir bitkilere yer açmak için ateşi kullanarak büyük orman yangınları çıkarmışlardı.Yine de en büyük etki avcılık sayesinde olmuştur. Milattan Önce Kuzey Pasifik’te Aleut Adaları’nın halkı su samurlarını öldürmeye başlamış, bin yıldan kısa bir sürede bu türü avlayarak yok etmişlerdi. Madagaskar Adası’nda ilk yerleşimlerin başlamasından birkaç yüzyıl içinde uçamayan bir kuş türü ve küçük su aygırı kısa sürede ortadan kaldırılmıştı. Yeni Zelanda’da Maoriler, kivi, veka ve birçok moa türü gibi uçamayan kuşların büyük bölümünü acımasızca avlayarak ve yumurtalarını yiyerek ilk yerleşimden 600 yıl içinde yirmidört moa türünün ve bunu dışında yirmi ayrı kuş türünün neslini tüketmişlerdi. Avrupa’da iklim değişmelerinden etkilenmiş bile olsalar yünlü mamut, yünlü gergedan, dev İrlanda geyiği, misk sığırı ve bozkır bizonu ve birçok otobur aşırı avlanmadan yok edilmiştir.

Asya’da bazı türlerin azalması nispeten küçük ölçekteydi. Ama ada olan Avustralya’da yerliler 40.000 yılda adadaki hayvanların yüzde 86’sının neslini avlanmayla yok etmişlerdi.

Amerika’da memelilerin üçte ikisi (üç cins fil, altı dev dişsiz memeli, armadillo, karınca yiyenler ve tembel hayvan), on beş cins toynaklı hayvan, dev kemirgenler ve etoburlar avlanarak yok edildi.”

Tüm bu örneklerden anlıyoruz ki avcı-toplayıcı toplumlar da doğaya karşı son derece yıkıcı olmuşlardır, ama daha sonra da bahsedildiği gibi bunun hızı son derece yavaştı. Belki de bir önceki toplumdan bir sonraki topluma bu yıkım ve yok oluş süreçleri fark edilemiyordu.

MÖ 15.000 yılında Yakındoğu’da ilk tarım uygulamalarına rastlanmıştır. Neden tarıma geçildiği konusunda Clive Ponting en önemli tezin, artan nüfusun çevre üzerine getirdiği baskı olduğunu kabul ediyor. “Tarımın diğer geçim türlerine tek üstünlüğü, harcanan büyük çaba karşılığında daha küçük bir alandan daha fazla besin elde edilmesini sağlamaktadır. .Çok fazla besin üretilmesine olanak tanıdığı için, yerleşik; karmaşık, hiyerarşik toplumların doğmasını ve insan nüfusunun çok daha hızlı artmasını sağladı. Tarım devrimi öncesinde dört milyon olan dünya nüfusu, MÖ 5000 yılında beş milyona, MÖ 1000 yılında 50 milyona, MS 200 yılına 200 milyona yükseldi. Bu artış, sabit bir hızla olmamakla birlikte, o dönemden bu yana sürmektedir; günümüzde altı milyara yaklaşmıştır. Tarım, Güneybatı Asya, Çin ve Orta Amerika’da birbirinden bağımsız olarak ortaya çıkmıştır ve insanlık tarihinde en önemli değişim olarak görülmektedir.

Tarıma geçişte yine çevresel olanakların ne kadar belirleyici olduğunu görmekteyiz. “Köpek, koyun, at ve sığır gibi hayvanların evcilleştirilmesi tarımın daha da hızlı gelişmesini sağlarken, bunlardan yoksun olan Amerika kıtasında eski dünyadan yaklaşık dört bin yıl sonra tarım toplumuna geçmişlerdi”.Gerçekten de onaltıncı yüzyılda Avrupalılar Amerika kıtalarına ilk kez gittiklerinde birçok açıdan MÖ 2000 yıllarının Mezopotamya’sına benzer bir toplumla karşılaştılar.

Mezopotamya’da, MÖ 5000 yılında bakır kullanılmaya başlandığını, tekerlek ve yazının bulunduğunu bilmekteyiz. “Ama bunların arasında en önemli gelişme, besin fazlasını toplama, depolama ve dağıtma sürecindeki karmaşık işlemlerin hesaplarını kayıtlı tutma gereksinimi sayesinde icat edilen yazıydı. Bu merkezi denetimin artmasına çok yardımcı ve belirleyici olmuştur.”

Yoğun tarımsal faaliyetlerin çevreye geniş çaplı zararları ilk olarak bu bölgede görüldü. “Sümerliler, güneyde büyük bir özenle kurdukları dünyalarını kendileri yıkmışlardı. Yoğun sulamanın toprakta tuzlanmayı artırması sebebiyle, topraklar hızla çölleşmiş. Besin üretemeyen ve kaynakları tükenen bu toplum kısa sürede çökmüştür. Aynı şey İndus Vadisi’nde MÖ 2300 yılında 500 yıllık bir uygarlık kuran başka bir toplumda yine topraklarının tuzlanması, evlerini ve tapınaklarını güneşte kurutulmuş tuğladan değil de, pişirilmiş topraktan yapılmış tuğladan yaptıkları için çevre orman dokusunun yok edilmesiyle hızla çökmüştür. Besin üretemeyen ve ordularını beslemekte zorluk çeken bu toplumlar dış istilalara açık hale geliyordu.” Bu iki örnekte de dünyanın son derece gelişmiş ilk büyük uygarlıklarının ortadan kalkmasında çevresel değişimin yine ne kadar belirleyici olduğunu anlıyoruz.

Tarımsal üretimin artışı ile nüfus artışı hiçbir zaman aynı paralellikte gitmemiştir. Çünkü tarım yıllık ve dönemsel iklim değişimlerine ve bitkileri etkileyen hastalıklara çok bağlıdır. Bu etkenler hasatın bir yıl kötü gitmesine sebep olduğu gibi ertesi yılın hasatını da birçok üründe tehlike sokar. Bu da tarihsel süreçte açlığa ve birçok defa kitlesel ölümlere sebep olan kıtlıklara yol açmıştır. “Onsekizinci yüzyılda Avrupa genelinde insanlar, yoğun çalışma sonucunda sınırlı çeşitle, tekdüze bir beslenme biçimiyle en fazla 2000 kalori alabilirken, Kalahari çölü’ndeki zenciler, haftada yalnızca üç gün çalışarak elde ettikleri besinlerden günde yaklaşık 2100 kalori almaktadır.”

Avrupa onikinci yüzyıla kadar Yakındoğu ve Çin ile kıyaslandığında temel gelişmelerin uzağında, geri kalmış bir bölgeydi. Onbirinci yüzyılda Avrupa’da daha önceleri uygulanan parçala yak yöntemiyle tarım yapma yerine, ilk defa doğal ormanları yok ederek kalıcı tarım arazileri açılmaya başlanmış. Öyle ki günümüzde turistleri Akdeniz bölgesine çeken zeytin, asma, maki bitki örtüsü ve kokulu bitkiler aslında bu bölgenin doğal bitki örtüsü olan meşe, kayın ve sedir ağaçlarından oluşan sınırsız ormanların kesilerek yok edilmesiyle ortaya çıkmıştır. Bu iş batıdan doğuya doğru genişlemiş ve bir tür iç sömürgeleştirme hareketi olmuştur. Onaltıncı yüzyilda da dünyanın diğer kısımlarını denetim altına almayla dış sömürgeleşme süreci yaşanmış. Bu iki hareketin etkileri birleşerek modern dünyayı oluşturmuştur. Avrupa’nın bu yayılımının tüm dünya ülkelerinin çevresi ve yerli halkları üzerine hala devam eden etkileri olmuştur.

Avrupa düşüncesinin temelini oluşturan klasik Yunan ve Roma filozoflarının ve Hıristiyan dünyasının Yahudi köklerinden gelme düşüncelerine dek uzandığı bilinmektedir. Eski Yunan’da birçok filozof doğanın insan için yaratıldığını söylerken, Hıristiyan düşüncesinde tanrının yarattığı insanın en üstün varlık olduğu ve diğer varlıkları yönetme hakkının olduğu kabul edilmiştir. İslam düşüncesinde de hemen hemen aynı şey benimsenmiştir. Bu yaklaşım tarzı insanın doğa üzerindeki her tür eylemini meşru kılmak açısından önemli olmuştur.On sekizinci yüzyılda gelişimin kaçınılmazlığı düşüncesi benimsenmişti. Marks, Adam Smith, Keynes gibi sosyalist ve liberal iktisatçıların hepsi birbiriyle rekabet halindeki uçlara kaynakların nasıl dağıtılması sorunu ile ilgilenmiş ama kaynakların tükenme sorununu hepsi görmezden gelmiştir.”Bu düşünceler, Avrupalıların doğal dünyaya verdikleri zarar, diğer toplumları kendi hedefleri doğrultusunda biçimlendirmeleri ve dünyanın doğal kaynaklarını sömürmeleri doğrultusunda kendi kendilerini mazur göstercek entelektüel bir temel oluşturmalarına yardımcı olmuştur.”

Dünyanın yağmalanması ve birçok hayvan ve bitki türünün yok edilmesinin Avrupa yayılmacılığıyla başlamadığını biliyoruz. “Mısır’da Eski Krallık dönemine gelindiğinde Nil Vadisi’nde fil, gergedan ve zürafa gibi hayvanlar kalmamıştı. MÖ 2000 yılında Anadolu ve Yunanistan’da aslan ve leoparlar tükenmişti.” Ama en korkunç etkiler yayılmacılık döneminde özellikle Kuzey Amerika kıtasında görülmüştür. Bizonlar, Kızılderililerin yaşamlarını birlikte sürdürdükleri ve onlara bağımlı şekilde yaşadıkları hayvanlar olarak bilinir. “Batılılar bu hayvanları sadece derileri için avlamaya başladıklarında sayıları nerdeyse 60 milyonu buluyordu ama sadece 1830′lu yıllardan başlayarak 40 yıl içinde nesilleri tamamen tükenme noktasına gelmiştir.” Avrupalılar, balina, fok ve birçok deniz canlısını özellikle ondokuzuncu yüzyılda kitleler halinde yok etmiştir. “Çünkü bu tür canlıların nesillerinin tükeneceğinin anlaşılmasına rağmen avlanmalarına rekabet hissinden dolayı son verilemiyordu. Bu canlıların doğada sahipleri yoktu. Kimse kimseyi sorumlu tutamıyordu. Ekonomik olarak tükenen bir canlıdan sonra başka bölgelere veya başta türlere yöneliyorlardı” Yayılma ve sömürgeleştirme sürecinde bazı bitki ve hayvanların, başka kıtalara önceden ne soruna sebep olabilecekleri hiç düşünülmeden taşınmasıyla birçok ekolojik felaket yaşanmıştır. “Avustralya’da tavşanların doğal düşmanları olmamasından dolayı milyonlarca üreyip doğal bitki örtüsünü yok etmeye başlaması, binlerce çiftlikte zarara yol açması ve buna engel olabilmek için kuzeyden güneye 1600 km’lik bir çit yapılmak zorunda kalınmıştır. Yine bu kıtada Arabistan’dan daha çok yabani hecin devesi vardır. Yeni Zelanda’da yabancı bitki türleri yüzlerce yerli bitkiyi yok etmiş ve 800 yabancı bitki türü bu ülkede yayılmıştır.”

1500 yılından sonraki dönemde Avrupa’nın yayılımı, dünyanın farklı bölgelerinin tek bir sisteme bağlanması sürecini başlattı ve bir dünya ekonomisi yarattı. Dünyanın diğer yerlerindeki kaynakların, madenlerin, hammaddelerin nasıl batıya taşındığını, batı için artan kölelik ve zorla çalıştırmayla yerli halkların ve kültürlerinin yok edildiğini biliyoruz.”Sadece Afrika’dan Amerika kıtasına 1500 yıllarından köleliğin yasaklandığı 1800′lü yılların sonlarına kadar onüç milyon insan köle olarak götürülmüştür.” Ayrıca sömürge ülkelerde tek tip ürün yetiştirilmesi buralardaki ekosistemleri yok etmiştir. Günümüzde birçok ekonomik ve ekolojik sorunla boğuşan üçüncü dünya ülkelerinin nasıl yaratıldığını yeşil tarih perspektifinden bakarak daha iyi anlıyoruz.

“Önem açısından tarımın benimsenmesi ve yerleşik toplumların oluşmasıyla karşılaştırılabilecek ikinci büyük değişim, dünyadaki geniş (ama sınırlı) fosil yakıt kaynakların kullanılmasını, yani dünya nüfusunun belli bir bölümünün enerji bolluğu dönemi yaşamasını sağlayan bir hareket içeriyordu.” İnsanlar binlerce yıl boyunca, en ucuz ve verimli enerji kaynağı olarak insan gücünü kullanmıştır. Yakıt olarak da aslında yenilebilir bir kaynak olan odunu kullanmış, son derece yavaş bir toplumsal gelişim ve dönüşüm sağlamıştır. Enerji kaynaklarında günümüzde özellikle petrolün sanayi olarak gelişmiş olan ülkelerde değil de üçüncü dünyada olması bu ülkeler üzerindeki her türlü denetim ve baskıyı daha da arttırmaktadır.

Kitapta kentlerin doğuşu, büyümesi, metropoller ve üçüncü dünya kentlerinin farklı sorunları, tarım toplumlarının yoksulluğu, sanayileşmenin etkileri, dünyadaki servetin dağılımı, çevresel kirlilik, sanayiden kaynaklanan hastalıklar, trafik gibi birbirinden farklı birçok konu sayılar, tarihler ve yerler belirtilerek anlatılıyor. Kitap bu açıdan son derece gerçekçi ve fazla yoruma yer vermeden sunduğu bilgiler ışığında bizim kendi yorumumuzu yapmamızı sağlıyarak yeşil bakışımızı derinleştiriyor.

Clive Ponting tarafından yazılan, ilk basımı 1991’de ABD’de yapılan “A Green History of the World: the Environment and the Collapse of Great Civilizations” adlı bu kitap, “Dünyanın Yeşil Tarihi: Çevre ve Uygarlıkların Çöküşü” adıyla Ayşe Başçı-Sander tarafından çevrilmiş ve Sabancı Üniversitesi Yayınevi tarafından 2000 yılında yayımlanmıştır.

ÜÇ EKOLOJİ – SAYI 2

February 26, 2010 Posted by | antropoloji, arkeoloji, ekoloji, somuru / tahakkum, türcülük, doğa / hayvan özgürlüğü | Leave a comment

Çevre ve Etik – SULAK BİR GEZEGENDEN ÖYKÜLER – Sargun A.Tont

Sulak Bir Gezegenden Öyküler, çevre ve ekoloji sorunlarını ahlaki ve estetik boyutlarıyla ele alması nedeniyle klasik anlamda bir “çevre kitabı” değil. İki ana bölümden oluşan kitabın birinci bölümde çevreciliğin tarihsel ve bilimsel yönleri ele alınırken, ikinci bölümünde bizde pek örneğine rastlanmayan doğa tarihi türündeki yazılar yer alıyor. Doğa ile daha uyumlu yaşayabilmemiz için bilinçli olmanın yanı sıra duygusal faktörleri de göz ardı etmememiz gerektiğinin vurgulandığı kitap, okuyucularının doğaya farklı bir açıdan bakmasını sağlamayı umuyor. Kaliforniya Üniversitesi’nin San Diego kampusunda 19 yıl araştırmacı ve öğretmen olarak çalışan Sargun A. Tont’un uzmanlık alanı deniz ekolojisidir. Yazar aynı üniversitede doğaya ilişkin farklı yaklaşımını yansıtan “Denizin Bilimi ve Şiiri”, “Çevre ve İnsan” adlı dersleri başlatmıştır.

Aşağıdaki linki tıklayarak veya sağ tıklayıp farklı kaydet ile indirebilirsiniz.

Çevre ve Etik – SULAK BİR GEZEGENDEN ÖYKÜLER (s.50-57) – Sargun A.Tont

shift + ctrl + artı veya shift + ctrl + 1 ile “görünümü döndür” yapabilirsiniz.
görünüm – görünümü döndür
view – rotate view

February 1, 2010 Posted by | ekoloji, türcülük, doğa / hayvan özgürlüğü | Leave a comment

Sular ve Hidro Elektrik Santraller (Abdullah AYSU)

Evet, sularımız pet şişeier, damacanalar derken şimdi de borulara hapsediliyor. Doğa sulardan mahrum kalacakmış ne gam! Su boruların içinde paraya dönüşüp şirketlerin kasasına akacak. Başka bir deyişle, şirketler; “su nerede daha çok tüketilecek ve para getirecekse o yöne doğru aksın, akıtılsın” istiyorlar.
Su yaşamdır. Suyun yokluğu doğanın dengesini bozar; önce yavaş yavaş kuşlar kaybolur, ardından sazlıklar ölür, göller kurur. Su giderek daha derine kaçar. İklim sertleşir, tarlalar çoraklaşır.

Suyun tükendiği yerlerde yaban hayat yok olur. Yaban hayat da neymiş deyip geçemeyiz. Çünkü yaban hayat, tarımın dolayısıyla gıdanın devamı ve ekolojik yaşamın sürmesi için olmazsa olmazdır.

Çiftçiler, arı olmazsa meyve ve sebzelerin meyve bağlamayacağını, solucanlar olmazsa toprağın kendini yeniden üretemeyeceğini dolayısıyla yaşama, üremeye analık edemeyeceğini bilir. Fareler olmazsa toprağın havasız kalacağını, yılan olmazsa her tarafı farelerin basacağını, leylekler olmazsa yılanların daha da çoğalacağını, domuz olmazsa ormanların hayatiyitini sürdüremeyeceğini farkındadır. Bitkilerin özsuyunu emerek kurumalarına neden olan yaprak bitlerini yiyerek kendi yaşamını sürdüren uğur böceklerini tarla kuşları yiyerek hayatta kalır. Tarla kuşlarınıda yırtıcı etçil kanatlılar yer. Bu döngü böyle devam eder gider. Doğadaki bu sonsuz zincirin halkalarından daha bir çok örnekler verilebilir. İşte yaşamı var eden ve dengede tutan bu sonsuz zincirin halkalarını oluşturan canlılar susuz yaşayamaz!

Şimdi Türkiye’de şirketler akarsuları doğal ortamlarından/akışından alıkoyuyor boruların içine alıyor. Nehirlerin hatta derelerin üzerine Hidro Elektrik Santraller (HES) kuruyorlar. Sulardan enerji elde etmek için yaşam iksiri suyu boruların içine hapsediyorlar. Akarsuları boruların içine hapsedebilmek için boruların güzergâhına rastlayan herşey, Köyceğiz’de yapılan HES’in yapım öncesinde olduğu gibi yüzyıllık çınar ağaçları dahil herşeyi kesiyor, yok ediyorlar. HES’lerin zararı bu kadar ile de kalmıyor. Üzerine HES kurulan akarsuların geçtiği ovalarda yılda iki ürün alınıyor olmasına rağmen tarımda uygulanan yanlış politikalar nedeniyle çiftçiler her geçen gün yoksullaşıyor. Şimdi HES için boruların içine alınan bu sular nedeniyle bırakalım yılda iki ürün almayı iki yılda bir ürün bile alınamayacak. Yılda iki ürün aldığı halde yoksullaşan çiftçiler iki yılda bir ürün almaya başladıklarında üretime devam edebilmeleri ve köylerinde kalmaları mümkün olmayacak, kentlere göç edecek!

Şu anda 1500’ün üzerinde HES’in kuruluşu için ruhsat almış durumda şirketler. Söz konusu şirketler, hak devri yapabiliyor ki; gazetelere ilan verebiliyor, HES kurmak için aldıkları ruhsatları alıyor, satıyorlar.

Şirketler suların özgür akmasının sağladığı yaşamı ve değeri değersiz göstermek için “Su akıyor, Türk bakıyor” sloganını üretip, ortaya attılar. Oysa sular amaçsız akmaz. Özgüür akışıyla bütün evrene yaşam sunar. Açıktan akan sular, buharlaşması sonucunda suyun akmadığı kurak bölgelere de yağmur olur düşer, düştükleri yerlere de hayat verir. Herşeyi para olarak gören paragöz şirketler ve kendisini onlara hizmete adamış hükümet suyun akışını amaçsız ve yararsız olarak görebilir. Şirketler ve hükümetler için paraya dönüşmeyen sular yararsız ve değersiz gelebilir. Onlar için değersiz olan, özgür akışıyla onlara para sağlamayan su, tüm canlılar ve doğanın devamı için yararlıdır, gereklidir.

Evet, sularımız pet şişeier, damacanalar derken şimdi de borulara hapsediliyor. Doğa sulardan mahrum kalacakmış ne gam! Su boruların içinde paraya dönüşüp şirketlerin kasasına akacak Onlar için önemli olan bu. Başka bir deyişle, şirketler; “su nerede daha çok tüketilecek ve para getirecekse o yöne doğru aksın, akıtılsın” istiyorlar.

Su para olsun, şirketlerin kasasına aksın diye hükümet, devlet garantili HES’ıer kurulması için bol keseden ruhsat dağıtıyor. Dünya Bankası bu konuda şirketlere destek veriyor. Dünya Bankası’nın isteğiyle hükümetler şirketler için yasal düzenlemeler yapıyor.

Ancak akarsuların borulara hapsedilmesi, şişeler ile damacanalara hapsedilmesine benzemez. Bir şey(ler) yapmalı!

Abdullah AYSU
tarvak2004@yahoo.comBu mail adresi spam botlara karşı korumalıdır, görebilmek için Javascript açık olmalıdır
İstanbul – BİA Haber Merkezi
25 Aralık 2009, Cuma

http://www.ekolojistler.org/sular-ve-hidro-elektrik-santraller-abdullah-aysu.html

January 7, 2010 Posted by | anti-kapitalizm, bu topraklar, ekoloji, sistem karsitligi, Su | 1 Comment

Doğa Hakları ve Hukuk – Adnan Ekşigil

Son zamanlarda “çevre suçları”ndan epey sık sözedilir oldu. Örneğin geçen yazın başında Türkiye’deki çevreciliğin öndegelen isimlerinin katıldığı bir panelde, “çevrenin çöpten, çevreciliğin de çöp toplamaktan ibaret olmadığı” vurgulandıktan sonra, çevrecilik düşüncesinin ufkunun genişletilmesi gerektiği üzerinde duruldu. Bunun da bir parçası olarak, “çevre suçu kavramının geliştirilip hukuk düzenine entegre edilmesi gerektiği” savunuldu (Cumhuriyet, 14 Haziran 1994). Gerçekten de, Türkiye’deki çevreciliğe hukukî bir zemin kazandırma zamanı çoktan geldi de geçiyor bile. Bu gecikme, “insan hakları” kadar, “çevre”nin ya da “doğa”nın hakları için de aynen geçerli. Çünkü bu haklar, insan haklarından sonra gelen bir şey değil. Doğa haklarıyla ilgili her türlü çaba ve girişimin, Türkiye’de bugün insan hakları için verilen kıyasıya mücadelenin dışında, ertesinde değil, içinde, hattâ tam da göbeğinde yeralması gerektiği ortada. 

Ancak gerek doğa haklarının, gerek bu haklardan türetilebilecek çevre suçlarının, geliştirilip de hukuk sistemine entegre edilmesi şöyle dursun, ilk etapta tanımlanması bile bazı ciddî güçlükler içeriyor. Burada işte bu güçlükler üzerinde durmak istiyorum. Fakat bu yazının sınırlı çerçevesinde sözkonusu güçlükler etrafında dönen uzun tartışmalara giremeyeceğim için, hiç değilse bu güçlüklerin varlığına işaret eden bir öyküyü aktarmakla yetineceğim. 

Öykü, Amerika’da olmuş bir mahkeme ile ilgili. Bilindiği gibi, Amerika’nın kamu hayatında mahkemelerin ayrı bir önemi vardır. Bu nedenle de Amerika’nın edebî ve politik literatürü mahkeme öyküleriyle doludur. Hele son zamanlarda neredeyse tek bir Amerikan filmi yoktur ki, duruşmasız geçsin. Amerika’da mahkemeler, kötüyle iyinin çarpıştığı pitoresk tiyatrolar, evrenselle tikelin buluştuğu küçük parlamentolardır. Büyük siyasî hareketler çoğu kez oralarda filiz verir, gün ışığına çıkarlar. Anlatacağım öykü de, işte bu türden bir mahkeme hakkında. Genellikle simgeleşmiş şekilde “ağaç davası” diye anılan bu olay, Amerika’daki çevrecilik hareketinin kilometre taşlarından biri sayılır. 

AĞAÇLAR MAHKEMEDE 

1970 yılında Amerikan Orman İdaresi (The US Forest Service), Nevada dağlarının bağrında gizli kalmış güzel vadilerden birini “geliştirmesi” ve imara açması için Walt Disney şirketine izin verir. Şirket, bu izinle “Mineral King” adıyla bilinen bu vahşi vadide, Disneyland’i model alarak yüzmilyonlarca dolarlık bir yatırımla lokanta ve otel zincirleri, oyun ve eğlence merkezleri inşâ edebilecektir. Böyle bir yapılaşma hareketinin ise, her şey bir yana, vadinin sınırları içinde kalan bir yığın ulu ağacın yok edilmesine ve el değmemiş ormanların büyük yara almasına yolaçması kaçınılmazdır. Bugün de gücünden pek bir şey kaybetmemiş olan dönemin seçkin ve etkili çevre örgütü Sierra Kulübü, bu tehlike karşısında davranmakta gecikmez ve Disney projesinin “Mineral King”in doğal ve estetik dengesini bozacağı gerekçesiyle, Orman İdaresi’nin verdiği iznin iptali için derhal dava açar. Fakat mahkeme, iptal istemini reddeder: Orman İdaresi’nin izin kararını doğru bulduğu için değil, Sierra Kulübü’nü böyle bir davada taraf görmediği için. Zira mahkemeye göre, iptali istenen projenin, Sierra Kulübü’nün ve üyelerinin menfaatlerini doğrudan doğruya zedeleyen bir yönü yoktur. Bu kararın Amerikan hukuk sisteminin mantığına uygun olduğu açıktır, çünkü bu sistemde ana fikir her ne türden olursa olsun kişilere ait menfaatleri korumaktır, soyut değerleri değil. 

Girişimi sonuçsuz kalınca, Sierra Kulübü çevreci olarak tanınan Christopher Stone adında bir profesörden mahkemeye sunmak üzere “çarpıcı” bir rapor hazırlamasını ister. Üniversitede radikal ekoloji dersleri veren biri için bu hiç de zor bir iş değildir. Stone hemen kolları sıvar ve sıkı bir rapor döşenir. Daha sonraları çok yankı uyandıran bir kitaba dönüşecek olan bu raporda Stone, ağaçların ve ormanların yanısıra nehirlere, denizlere, okyanuslara ve çevremizde “doğal” diye nitelediğimiz canlı-cansız tüm nesnelere düpedüz bazı yasal haklar tanınmasını savunur – Amerikalıların deyimiyle, öyle kuyruğundan ayaklarından falan değil, doğrudan doğruya kafadan, boynuzlarından yakalar öküzü… Stone’un burada taktiği bellidir: Mineral King’in imara açılma izninin Sierra Kulübü’ne doğrudan zarar verdiğini kanıtlamak ne kadar güçse, bu iznin bizzat Mineral King’in kendisine vereceği zararı göstermek de o kadar kolaydır. Ama bu, Mineral King’in yasal haklara sahip bir özne, bir hukukî kişi olarak kabul edilmesini öngörür. Tabiî bunun etiyle kemiğiyle canlı, gerçek bir kişi olması gerekmez; tıpkı bir şirket gibi, tüzel bir kişi de olabilir. Mineral King’in kurtuluşu, bunun pekâlâ mümkün olabileceğine mahkemenin ikna edilmesine bağlıdır. Sonunda, mahkeme tamamiyle ikna edilemez, ama Stone’un taktiği de tamamiyle sonuçsuz kalmaz: Kaliforniyalı profesörün tezine toplam dokuz jüri üyesinden dördü aleyhte, ikisi çekimser, ama üçü de lehte oy verir. Bu demektir ki Mineral King –ve başlıca hazinesi o ulu ağaçlar– davayı yalnızca bir oyla kaybetmişlerdir… 

TOPLUM SÖZLEŞMESİNDEN 

DOĞA SÖZLEŞMESİNE 

Tahmin edileceği gibi, bu karar hukuk düzeninde ciddi bir çatlak yarattığı gibi, tam bir “skandal” olarak yaşanır. Ama Stone bu skandal karşısında hiç de yalnız kalmaz; aralarında bazı kalburüstü hukukçuların da bulunduğu önemli sayıda düşünür, ona destek verir. Gerçekten de, çok tartışmalı olmakla beraber, Stone’un tezi birtakım düşündürücü ve ikna edici argümanlardan yoksun değildir. Stone’a göre, “yasal haklara sahip olma”nın veya bunların “taşıyıcısı” olmanın üç koşulu vardır. Birincisi, bu niteliklere sahip bir varlığın kendi adına hukukî girişim ve eylemlerde bulunma imkânının olmasıdır. İkincisi, bir dava esnasında mahkemenin, bu varlığın bizzat kendine (sözgelimi, sahibine değil de bizzat kendine) yönelik bir zarar-ziyan olabileceği fikrini gözönünde bulundurabilmesidir. Üçüncüsü de, nihaî bir tazminattan bizzat bu varlığın yararlanabilmesidir. Stone’un bütün çalışması, ağaçların –ve diğer tüm doğal varlıkların– bu üç koşula sahip olduklarını madde madde gösterme çabası üzerine kuruludur. Tabiî vekilleri aracılığıyla temsil edilebilmelerinin kabulü şartıyla. Ki bu da, Stone’a göre, tüm hukukî özneler için geçerli bir pratiktir. Çevreci veya benzeri örgütler, ağaçların vekili olabilir; Stone, bu yönden daha da ileri gidip, ağaçlar için yasama düzeyinde bir tür nispî temsil sistemi bile öngörmekten geri durmaz! 

“Ne fantezi!” demek işten değil! Ama eğer bu bir fantezi ise, sonuçları hayli farklı bir fantezi. Çünkü alışılagelmiş anlamlarıyla fanteziler genelde özgül, somut bir çözüme ya düpedüz engel olurlar, ya da böyle bir çözümden kaçışı ifade ederler. Oysa burada fantezinin somut ve acil sorunların çözümüne aracılık ettiğini görüyoruz. Yukarıda aktardığım kıssanın başlıca hissesi de belki bu. Zira ortada çevreye ölümcül zararlar veren büyük “kirleticiler” var. Fakat bu zararların belirli özgül bireyler üzerindeki doğrudan etkisini saptamak çok güç. Üstelik, bazı zararlar mahalli hattâ ulusal sınırları da aşan, global etkilere sahip zararlar olduğu ölçüde, bunu yapmak büsbütün güçleşiyor. İşte doğrudan menfaat bağlantısının kurulamadığı böyle durumlarda, Stone’un tezi sözkonusu kirleticileri fiilen mahkeme önüne çıkarmaya olanak sağlıyor. Stone’un da bir yönüyle yapmak istediği tam budur. Kendi tezini zaman zaman bir “taktik”, bir manevra olarak algılamasının nedeni de budur. Yani Stone’un amacı hukuk sistemine yeni bir teorik veya ideolojik öge kazandırmaktan ya da ona bu tür bir ögeyle saldırmaktan çok, böyle yabancı bir ögenin yardımıyla belirli bir sorunu hukuk sistemi içinde çözmeye dönüktür. Kısacası, kimilerince şiddetle “fantezist” olduğu için eleştirilmesine karşın, ana motifi ve sonuçları hayli pragmatik olan bir düşüncenin ürünüdür Stone’un tezi. 

Hoş, bu tezi salt dava kazanmak için geliştirilmiş bir manevra olarak değerlendirmek elbette mümkün değil. Tezin, varoluşsal ya da daha özgül ontolojik bir düzeyde bazı önemli uzantıları olduğu muhakkak. Bu düzeyde değerlendirildiğinde, Stone ağaçlara özne statüsü tanıma fikrini uzun bir demokratikleşme sürecinin son durağı olarak görme eğilimindedir. Ona göre, çocuklara, kadınlara, karaderililere, kızılderililere, hattâ mahpuslara, delilere ve hattâ ceninlere ardarda belirli haklar tanınmasından sonra, sıranın ağaçlara ve belki genel olarak doğaya da gelmesi, insanlık tarihinin gelişim çizgisinin mantıksal bir sonucudur. Stone’un nazarında, ağaçlara bugün kişilik hakları tanınması, 19. yüzyılda siyahlara hak tanınmasından daha “tasavvur edilemez” bir şey değildir. 

Fakat Stone’un doğrusal bir gelişme çizgisi üzerinde bir durak saydığı aşamayı, bir kopuş olarak görmek de elbette mümkün. Nitekim, Stone’un kendinden de radikal bazı izleyicileri, konuya böyle bakmaktadırlar. “Derin ekoloji”nin kozmik derinliklerinden seslenen bu radikallere göre, bir ağaca hukukî planda “birey” muamelesi yapmak, yüzyıllardır tüm Batı dünyasının hukuk anlayışını belirleyen hümanizm geleneğini sorgulamayı ve onunla hesaplaşmayı öngörür. Bu hesaplaşmanın ise, insan denen varlığın “biyosfer” veya “ekosfer” ya da klasik deyimiyle “kozmos” içindeki gerçek yerine oturtulması ile sonuçlanması kaçınılmazdır: insan aslında evrendeki tek hukukî özne olmak şöyle dursun, özne sıfatını kazanabilecek sonsuz sayıda unsurdan yalnızca biri ve belki de bunların en az sevimlisidir; çünkü nefes alıp verdiği kendi yaşama alanına karşı en derbeder ve tahripkâr olanıdır.* Eğer o kaybolmuş kozmik uyuma tekrar erişilmek isteniyorsa, insanla insan (bireyle toplum) arasındaki ilişkileri düzenleyen “toplumsal sözleşme” ile artık yetinilmeyip, insanla doğa arasındaki ilişkileri açıklığa kavuşturan yeni bir “doğal sözleşme” geliştirilmelidir. Ve öyle bir sözleşme olmalıdır ki, bu sözleşme bağlamında artık ne “insan ve çevresi”nden bahsedilebilmeli, ne de “çevre” sözcüğü “çevrecilik”le anlaşılan bir hareketin kavramsal zemini olarak kalabilmelidir. 

“Derin ekologlar” tarafından insanmerkezci ve hümanist konumlara yöneltilen bu radikal eleştirilerin, hayli farklı düzey ve mahallerde süregelen bazı tartışmalarla koşutluk gösterdiğini farketmek güç değil. Anımsanacağı gibi, 1960’ların ortalarından itibaren Batı’da hümanizm geleneği yoğun bir ateş altına girmiş, bazen bilim adına, bazen bilim-ötesi bir tür yeni bilgi hattâ “karşı-bilgi” arayışı adına, bazen de düpedüz “bilime karşı toplum” adına değişik ve çoğu kez zıt yönlerden yapılan eleştirilere hedef olmuş ve sonuçta “İnsan’ın Ölümü”, özellikle Fransa’da Foucault ve izleyicileri tarafından açıkça ilân edilmişti (Nietzsche’den sonra, bu kez mutlak bir kesinlikle). Bu şiddetli anti-hümanizm akımı yalan yanlış birçok “izm”le birlikte anıldı – sözgelimi, “strüktüralizm”le birlikte; bugünse, daha geniş fakat belirsiz bir perspektif içinde, “postmodernizm”le birlikte anılmakta, hattâ postmodernizmin ana temalarından biri sayılmakta. Bu açıdan bakıldığında radikal ekolojinin, anti-hümanizmin potasında postmodernizmle buluştuğunu, örtüştüğünü, dahası postmodern bir olgu olduğunu söylemek mümkün. 

Ne var ki, bu yabancı önek ve sıfatlarla devam edersek, “premodern” bir postmodernite bu. Radikal ekolojinin tam da modern-sonrası göründüğü noktada, modern-öncesi bir konuma yerleştiği açık. Çünkü insanmerkezcilikten kaçayım derken doğaya veya doğanın varlıklarına hukukî kişilik atfetmek bir yerde, Descartes’la birlikte “ölü” kabul edilen doğayı canlı kılmak, canlılaştırmak, “nature morte”dan “nature vivante”a geçmek demek. Bu da Descartes-öncesinin yani modern-öncesinin organizmine dönmek, dahası animizmine bir yönüyle bulaşmak, hiç değilse animizmin belirli öncüllerine tutunmak demek. Fakat animizm derken, öyle çok gerilere gitmeye gerek yok: 16. yüzyılın sonlarına kadar, yani Descartes’ın doğumunun hemen arifesinde ve bizzat Descartes’ın ülkesinde, köpeklerden domuzlara, kargalardan çekirgelere kadar çoğu canlının “Tanrı’nın yaratıkları” olarak kollandıklarını ve afaroz edilmedikleri sürece papaz “vekilleri” aracılığıyla savunulduklarını, bazı mahkeme veya kilise kurul kararlarından biliyoruz.* Böyle tarihsel bir perspektif içine oturtulduğu zaman, yukarıda andığımız “ağaç davası”nın pek de “skandal” sayılacak kadar yeni bir olay olmadığı ortada. Şu halde, Amerika ve genel olarak Batı’da çevrecilik hareketinin evrimine baktığımız zaman, ilginç bir durumla karşılaşmaktayız: bu hareket, bir yandan kendi adını yadsıyacak ölçüde radikalleşme eğilimi gösterirken, diğer yandan bu radikalleşme, geleceğe dönük bir sıçrayış kadar geçmişe doğru bir dönüşüm de bazı özelliklerini taşıyor. “Devrim” ile “karşı-devrim”in ögeleri âdeta içiçe. “Postmodern durum”un gözle –veya kokuyla!– seçilebilir başlıca karakteristiği de bu belki. 

İYUK VE ÖTESİ 

Bu karmaşık durumun değerlendirmesine burada girecek değiliz. Şimdi Türkiye’ye dönersek, sadece şunu sorabiliriz: Bu ülkede ağaçlar nasıl kurtarılır? Salt hukuk mantığı açısından bakılırsa, bunu gerçekleştirmek için Prof. Stone’un izinden gitmek gerekmediği düşünülebilir. Zira yukarıda belirttiğimiz gibi, Stone’u ağaçlar adına dava açmaya zorlayan faktör, Amerikan sisteminde kişi menfaatleri ötesinde soyut değerler gibi bir kavramın bulunmayışıydı. Oysa Türk sisteminde böyle bir kavram vardır. Örneğin İdarî Yargılama Usulü Kanunu (İYUK), gerek gerçek, gerek tüzel kişilerin toplumsal yararları ve kamu düzenini zedeleyen idari işlem ve eylemlere karşı dava açabilmelerini öngörür: Kişi, kendini doğrudan etkilemese hattâ ilgilendirmese de, sözgelimi imar düzenine, çevre sağlığına veya güvenliğine uygun olmayan kamusal etkinlikler konusunda yargı yoluna başvurabilir. Geniş bir yorumla, kişinin kendi dertleri dışında “Allah’ın dağının derdi”ni de kendine dert edinme hakkı bu yasada mevcuttur. 

Türk sisteminin, çevreciliğin çıkarları açısından Amerikan sisteminden üstün olduğu düşünülebilir. Hoş, bu değer, diğer tüm gerçek ve hukuki yoksunlukların yanında bir teselli olacaksa, bu küçük teselliden bile ileride yoksun kalınabilir. Çünkü bir süredir bu yasanın değiştirilmesi için ısrarlı girişimler var. Prof. Lûtfi Duran, aylar önce, hükümetçe hazırlanıp Meclis’e sunulan “adalet reformu paketi” içindeki İYUK’ta değişiklik öngören tasarının, Adalet Komisyonu’nda görüşüldüğüne dikkat çekiyor ve bu görüşme sırasında, SHP’li (hem de SHP’li!) bir milletvekili olan komisyon başkanının, “anılan kanunun 2. maddesinde tanımlanan idari iptal ve tam yargı (tanzimat) davalarının, ancak ‘kişisel menfaatleri’ veya ‘kişisel hakları doğrudan ihlal edilenler’ tarafından açılmasına izin veren kendi kanun önerisini, kaşla göz arasında oylatarak tasarıya katmayı ve komisyondan geçirmeyi başardığını” yazıyordu (“Hukuka aykırılıkları koruma girişimi”, 30 Ocak ’94,Cumhuriyet). Duran’a göre sözkonusu tasarı yasalaştığı takdirde, “örneğin bir kimsenin oturmakta olduğu sokak ve mahallede, imar düzenine aykırı olarak belediyece verilen bir inşaat ruhsatına karşı açmak istediği iptal davası, bu işlemin ‘kişisel menfaatini doğrudan ihlal etmediği’ gerekçesiyle reddedilebilecektir.” Bu durumda, bir otel veya baraj inşaatı için bir ormanın hesapsızca katledilmesine karşı açılan davanın reddedilmesi de elbette işten değildir… Tabiî nihai yorum hukukçuların, fakat ne olduysa oldu, nihayet Haziran 1994’te kesinleşen yeni yasada sanırım Prof. Duran’ın korktukları çıkmadı. Ama tehlike hep mevcut. Siyasal ortamdaki genel eğilime koşut olarak, İYUK da sonunda özelleştirilip Anglosaksonlaştırılabilir – üstelik bu dönüşümlerle amaçlanan öze de muhtemelen kavuşamadan. 

Ancak, bu yönde hiçbir tehlike bulunmasa dahi, İYUK veya öngördüğü soyut değerler kavramının, Türkiye’deki çevreciliğin gitgide giriftleşen problemlerine hukuki bir ifade ve işlerlik kazandırmakta yetersiz kalacağı açıktır. Kalmayacak olsa, Türkiye ile benzer normlara sahip Fransa’da da kalmaz, örneğin. Oysa orada da bu yetersizlik fazlasıyla hissediliyor olmalı ki, o kemikleşmiş yapısına rağmen hukuk düzenini daha farklı ve zengin kavramların süzgecinden geçirmeye dönük ciddi çabalar var. Amerika’da patlak veren yahut yankı bulan dikenli tartışmaların da bu çabalar üzerinde hatırısayılır bir etkisi olduğu kesin. Benzer çabalara Türkiye’de de şimdiden girişmemek için bir neden yok sanırım. 

Anlaşılan Amerika’da ağaçlar kendi başlarına kurtulmayı, Türkiye’de ise insanlar tarafından kurtarılmayı bekliyor. Bugün için Türkiye’de Prof. Stone gibi ağaçlar namına dava açmak belki fazla, belki de saçma. Ama ağaçların kurtuluşunu tamamen insanların keyfine bırakmak da ne kadar doğru acaba? Ve ne kadar mümkün? 

  

(*)        Diğer pekçok kültür üreticisinin yanısıra “derin ekologlar”ın da Fransa’da sözcülüğünü yapan filozof Michel Serres’in pek sevdiği slogan-sıfatla: “en az sempatik, çünkü en az simbiyotik” (“le moins sympathique, car le moins symbiotique”). 

(*)        1545’te Fransa’nın bir köyünde çiftçiler o dönemin yetkili mahkemesi sayılan bir kilise organı nezdinde, tarlalarını ve bağlarını mahveden bir tırtıl kolonisine karşı dava açar. Dava gerekçesinde çiftçiler, “ister doğrudan doğruya aforoz yoluyla, ister başka bir etkili yolla olsun, sözkonusu ‘zararlılar’ kolonisinin bir an önce bölgelerinden defedilmesi için gerekli iznin çıkarılmasını ve bu doğrultuda acilen girişimde bulunulmasını” talep eder. Lakin mahkeme, sözkonusu zararlıların da Tanrı’nın yaratıkları olarak üzümlerden yararlanmakta insanlarla aynı hakları paylaştıklarını savunarak, onlara karşı aforoz silahını kullanmayı veya herhangi bir başka önlem almayı reddeder. Mahkeme heyetine göre, köylülerin başına gelenler aslında Tanrı’nın gazabından başka bir şey değildir. Bu gazaptan kurtulmaları, önce günah çıkarmalarına, sonra bol bol dua etmelerine ve nihayet, kiliseye de belirli tür ve miktarlarda tazminat ödemelerine bağlıdır. Köylüler bütün bunları yaparlar. Gerçekten de gün gelir, tırtılların hasarı azalır, artık hissedilmez olur. Ama kırk yıl kadar sonra, 1587’de, tırtıllar aynı köyü gene basar. Arada epey yeni günahlar işlenmiş olmalı ki, tırtılların zararı bu sefer afete dönüşmüştür. Köylüler tekrar mahkeme yolunu tutarlar. Mahkeme bu defa, tırtılların bölgeden sürülmesine karar verir. Ama bunu yaparken, uzak bir mıntıkada tırtıllara varlıklarını sınırlı düzeyde sürdürebilecekleri bir yaşama alanı ayrılması kaydını da karara eklemeyi ihmal etmez… Bu öyküyü ve benzerlerini zengin kaynaklara dayanarak renkli detaylarıyla anlatan ve bugünkü ekoloji davalarıyla karşılaştırmalı şekilde tartışan çok iyi bir çalışma için bakınız; Luc Ferry,Le Nouvel Ordre Ecologique, Grasset 1992. (Bu kitabın ufak bir bölümü Cogito dergisinin son sayısında yayımlanmış durumda.)

http://www.birikimdergisi.com/birikim/dergiyazi.aspx?did=1&dsid=65&dyid=1718&yazi=Do%f0a%20Haklar%fd%20ve%20Hukuk

January 3, 2010 Posted by | eko-savunma, ekoloji | Leave a comment

RADİKAL EKOLOJİK HAREKETLER – Yeşil Barış Değil, Yeşil Savaş !

Yusuf PUSTU
Gazi Üniversitesi Kamu Yönetimi Bölümü Araştırma Görevlisi

GİRİŞ

Günümüzde yaşadığımız ve gittikçe daha da derinleşen ekolojik sorunların tümü toplumsal sistemden kaynaklanan sorunlardır. Dolayısı ile ekolojik sorunların çözümü için günümüzün kapitalist toplumsal sistemi sorgulanmadan mümkün görünmemektedir. Bu toplumsal sistemin bakış açısı ile doğa; bütünüyle sanayi ve teknolojinin hammadde kaynağı, üretim ihtiyaçları, için sınırsızca kullanılan bir alan olarak görülmektedir. Toplumsal sistem tahakkümcü, sürekli ilerlemeci ve maksimum kar bakış açısı ile doğayı tahrip etmektedir.

Doğanın bu şekilde sömürülmesine ve kapitalist sanayi toplumunun yapısına ve işleyişine önemli tepkiler radikal ekolojik hareketler tarafından getirilmektedir. Ekolojik hareketler, ekolojik sorunlarla ilgili yaptıkları eylemler ve yayınları ile dünya çapında ekolojik duyarlılığın geniş toplum kesimleri tarafından benimsenmesinde etkili olmaktadırlar.

1960’lı yıllarda toplumsal alanda artan çevre bilinci, mevcut çevre örgütlerinin üye sayılarını arttırırken doğaya bakış açıları ve eylemleri bakımından daha radikal yeni çevre örgütleri ortaya çıkmıştır. Friend Of Earth (Yeryüzü Dostları), Greenpeace (Yeşilbarış), Ecotage (Ekolojik Sabotaj) ve Earth First! (Önce Dünya) vb. gibi örgütlerden oluşan bu örgütlerin eylemleri ve oluşturdukları teorik altyapı radikal ekoloji düşüncesini besleyen önemli bir faktör olmuştur. Bu bağlamdan hareketle bu çalışmada yukarıda belirtilen örgütlerin yanı sıra Carolyn Merchant’ın radikal ekoloji hareketi içinde saydığı yeşil politika, sürdürülebilir kalkınma ve eko-feminizm hareketleri de incelenecektir (Bakınız. Carolyn MERCHANT, Radical Ecology, Routledge, NewYork, 1992, sayfa 157-235).

A-YEŞİL POLİTİKA

Radikal ekoloji hareketleri çerçevesinde değerlendirilen yeşil politik hareketlerden dünya genelinde ekolojik sorunlarla ilgili en etkin ve yaygın olanlar incelenecektir.

1- Friend Of Earth (Yeryüzü Dostları) Friend of Earth (Yeryüzü Dostları)
2-Greenpeace (Yeşil Barış)

3-Ekotaj (Çevresel Sabotaj)

Ekotaj hareketi, “earth liberation front”, “animal liberation front (İngiltere de başlayan ve dünyanın her yerine yayılan, hayvanları kurtaran örgüt, dünyanın çeşitli yerlerinde otonomlar seklinde bulunan küçük gruplar halinde hareket ederler. İngiltere’de terör örgütü olarak anılır ve en tehlikeli örgütler listesinde başı çeker. Laboratuarlardan, hayvanların kapatıldığı her yere, kurk mağazalarından kasaplara, hayvanların zarar gördüğü her yere, kimseye zarar vermeden, sadece hasar vererek protestolar yapar, hayvanları kurtarırlar. Kurtarılan hayvanlar doğaya dönebilecek şekildeyse onları doğaya bırakır, değillerse onlara bir ev bulurlar.)” gibi ekolojist grupların, yeşil anarşistlerin başvurduğu eylem yöntemidir. Ekotaj, biyoteknoloji ve genetik mühendisliği araştırmaları, hayvan deneyleri gibi canlı doğaya doğrudan doğruya müdahale ederek geri döndürülemez sonuçları olacak girişimleri iş işten geçmeden derhal durdurmak amacıyla, yalnızca mülkiyete zarar verme ve ilgili kuruluşun bu faaliyetlerine son vermesine yol açma prensibi ile hareket eden aktivistlerin gerçekleştirdikleri bir eylem yöntemidir (Manes,1990:174-176). Örneğin; ağaçların kesildiği alanda ağaçlara özel çiviler çakılması yoluyla ağaçları kesen araçların kullanılmaz hale gelmesini sağlamak gibi yöntemlere başvururlar. Bunun yanında lobi faaliyetleri, dava açma, boykotlar, grevler, kitle gösterileri önerilir.

Radikal akımlar tarafından benimsenen ekotaj, anti-kapitalist bir eylem biçimidir. Greenpeace’nin eylemleri ile tartışılmaya ve gündemde yer bulmaya başlayan ekolojik radikalizm, ekotaj ile gündeme ağırlığını koymaya başlamıştır. Bu eylemlerle beraber radikal ekoloji hareketi ılımlı ekoloji hareketinden tamamen farklılaşır. Radikal söylemlerde kendi içinde yöntemsel ve önerdikleri yapısal değişiklikler bazında ayrışırlar. Radikal kesimdeki bu ayrışma şu başlıklar altında özetlenebilir (Demirer,Torunoğlu,Turan,1997:112):

1-Ekolojik krize neden olan politik sistem tümüyle değiştirilmelidir.

2-Günümüz toplumunun yasal ve ekonomik kurumları köklü bir değişime gereksinim duymaktadır.

3-İnsan toplulukları doğaya karşı olan değer yargılarını ve yaklaşımlarını değiştirmelidirler.

4-Kişisel yaşam biçimleri yeniden düzenlenmelidir.

Radikal ekoloji hareketi içinde 1980’lerde, ekolojik krizi tümüyle kapitalizmin işleyişine bağlayanlar ve krizin sorumlusu olarak gördükleri endüstriyel toplumun bir devrim olmaksızın çeşitli eylemlerle aşılabileceğini savunanlar olmak üzere ikili bir ayrışma yaşandı. Bu ayrışma sonrasında Greenpeace hareketi içinde kimi radikal kesimler, Greenpeace’yi endüstriyel yatırımlara karşı şiddete başvurmadığı için radikal ekolojinin ılımlı kanadı olarak nitelemeye başladılar. Bu radikal kesim (The Monkey Wrench Gang) büyük çaplı endüstriyel yatırımlara karşı geliştirilecek doğrudan eylemleri savunuyordu.

4-EarthFirst! (ÖnceDünya!)

Derin ekoloji yanlısı bu grup 1980’de Dave Foreman tarafından kurulmuştur. Earth First’in esin kaynağı, Edward Abbey’in 1975’de yayımlanan, bir grup “eko-sabotör “ün doğayı korumak amacıyla ekotaj (ekolojik sabotaj) yöntemlerini kullanmalarını konu edinen “The Monkey Wrench Gang” (İngiliz Anahtarı Çetesi) adlı romanıdır (Manes,1990:66-67). Earht First’in öncelikli amacı insan kültürünün henüz bulaşmamış olduğu doğal alanların ve doğal hayatın korunmasıdır. Grup eylem olarak gösteri, sivil itaatsizlik ve monkeywrenching yöntemlerini kullanmaktadır (Manes,1990:71-72). Bu grup örgütsel olarak gevşek bir birlikteliğe dayanmakla beraber iletişime önem veren bir yapıya sahiptir. “Radical Environmental Journal” adlıbirsüreliyayına sahiptirler. 1980’lerin başından itibaren radikal ekolojizmin çekim merkezi Greenpeace’den Eart First! isimli gruba kaydı (Demirer, Torunoğlu, Turan, 1997:113). Bu grup radikal yöntemleri ve etkili eylemleri ile dünya kamuoyunda 1980’ler boyunca kendinden çokça söz ettirdi. Grubun söylemlerinden en önemlisi “toplumsal hayatın ekolojik öncelikler doğrultusunda yeniden düzenlenmesi” isteğidir. Önce Dünya!’nın teorik altyapısında “derin ekoloji” akımının önemli etkileri oldu (Demirer, Torunoğlu,Turan,1997: 113). Bu grubun  diğerlerinde  ayrılan  özelliği,  doğanın önceliğini yeryüzündeki insan var oluşunun bu süreçle tehdit altında olması ile açıklayan, insan merkezli akımlardan (anthropocentric) akımlardan farklı olarak ekoloji merkezli ( ecocentric ) bir yaklaşım geliştirmesidir. Bu harekete göre doğa insana ait kaygılardan bağımsız bir değerler bütünüdür.

Derin ekoloji hareketinin temsilcileri olan Arne Naess, Bill Devall ve George Seessions, Önce Dünya! Hareketinin ekolojik duyarlılığına önemli katkılarda bulunmuşlardır( Manes,1990:119).

5-Yeşiller Hareketi

Yeşil hareket 1970’li yıllarda kapitalist batı ülkelerinde şekillenmeye başladı. Hareket kapitalist sanayi düzeninin doğayı, kentsel ve toplumsal hayatı, dolayısı ile insan ilişkilerini bozan, yıpratan, yabancılaştıran etkilerine dönük tepkilerle birleşerek siyasallaşmaya yöneldi (Bora,1990:39 ). Ekosistemin yok edilmesi, sosyo-politik sınırların aşılması, her kademedeki yönetim organlarını işbirliğine zorunlu hale getirmektedir. Ekolojik sorunlara karşı, siyasal liderler hala eski klasik kuramların dar kalıplarını aşamamakta, sorunlara parçalı yaklaşım egemenliğini sürdür­mektedir. Ancak bu tür yaklaşımların hiçbir soruna çözüm getirmeyeceği ortaya konulmuştur. Bu çıkmazlar içerisinde, yeşil hareket, sorunlara çözüm bulabilmek için ortaya çıkmıştır. Yeşil hareket mevcut ekolojik sistemin ve değerlerin eleştirisine ağırlık vererek, çevre korumacılığı değil, insanların içinde yaşadıkları doğal, kentsel ve toplumsal çevrenin ve bu çevreyle ilişkilerin geliştirilmesini savundu (Özer,2001:67).

1970’lerin ikinci yarısında güncelleşen nükleer enerji sorunu ve anti-nükleer hareket, bu yönelime radikal ve popüler bir nitelik kazandırmıştır. Nükleer sanayi ekseninde oluşan otoriter-baskıcı yapı; ayrıca yüksek derecede uzmanlık isteyen bu teknolojinin kullanımını toplumun tercihlerinden uzak tutan anti-demokratik teknokrat ideolojisi yaygın bir tepkiye yol açmıştır. Geniş kitleler, çevresel sorunların otoritelerin, uzmanların keyfine bırakı­lamayacak kadar hayati ve önemli olduğunu en açık bir biçimde, anti-nükleer hareket temelinde fark ettiler(Bora, 1990:39).

Yeşil hareketin manevi değerlerinde, kültürün üç özelliği olarak kabul edilen; humanizmanın, modernliğin ve baberkil toplumun yansımaları bulunmaktadır. Hareketin görüşlerini yansıtan yeşil politika, hümanizmanın insanı en üstün tutan yönünü eleştirmektedir. İnsanların dünya yüzündeki yaşamın en üstünü olduğunu ve kontrolün kendisinde olduğunu savunması aşırı bir kendini beğenmişliktir, çünkü uzun süreçte her şeyi kontrol eden doğa olmaktadır. Yeşil politika ataerkil değerlerin de karşısında olmaktadır. Bu açıdan eko-feminizmle de benzer tarafları bulunmaktadır. Babaerkil değerler, dar anlamda erkeklerin kadınları sömürmeleri anlamına gelirken, geniş anlamda feminist ortamlarda sadece kadınlara yapılan haksızlıklar değil, doğadan kopma, ona egemen olma, hiyerarşik bir yapıyı destekleme, rekabet, her şeyde egemenlik ve alt etme duygusunu taşıma ve genel bir güvensizlik ifade etmektedir(Özer, 2000:69). Yeşil hareket çoğu ülkede, göze çarpan bir şekilde yeşil partilerle ilişki içerisindedir. Çoğunun amacı ulusal yasama meclislerine seçilebilmektir. Yeşil hareket hemen hemen bütün ülkelerde kısmen de olsa yasama sürecini etkileme olanağına sahip bulunmakta, kararların alınışında ve uygulamaya konulmasında yasama sürecini etkilemeye çalışmaktadır. Eğer yeşil parti yönetime seçilemezse, etkili bir baskı oluşturarak sürdürülebilir bir toplumun ortaya çıkarılmasını kendine görev edinmektedir(Dobson, 1990:132-133).

Yeşiller hareketi çevresel endişelerin yanında, diğer sosyal ve ekonomik sorunlarla da ilgilenmektedir. Bunun da birkaç önemli sebebi vardır: çevre sorunlarının diğer sorunlarla iç içeliği ve bunun iyi şekilde kavranmış olması sebeplerden birisidir. Onlara göre, dünyanın mevcut durumu, “endüstriyalizm” olarak tanımlanan “hakim ideoloji”nin ürünüdür. Sorunun çözümü de bütüncü bir yaklaşımı gerekmektedir.  İkincisi,  yeşil partilerin merkezi kadrolarının büyük ölçüde “sosyalist” ve “müdahaleci” geçmişe sahip olanlardan meydana gelmesidir. Yeşillerin vatandaş gözündeki imajı büyük ölçüde, doğaya, enerji kaynaklarına, silah­sızlanmaya verdikleri önemle özdeş bulunmaktadır(Öz, 1989:28) Yeşillerin temel düşünceleri, toplumun adem-i merkezileştirilmesi ve tabana dayalı demokrasi ile yönetilmesi üzerine yoğunlaşmaktadır (Özer,2001:67). Ekolojik toplumda sosyal sorumluluğa ve karşılıklı yardımlaşmaya özen gösterilmeli, şiddete karşı çıkılmalıdır. Bu toplumda insanlar sade bir yaşam sürerler, insanların kendilerine güvenleri yüksek olur, doğaya saygı ve yaşamın kutsallığı  önemlidir (Naees,1994:12-13).

Yeşil hareket 1968’lerin gençlik hareketleriyle ortaya çıkmış, daha sonra giderek siyasallaşmış, ekolojik sorunlara radikal bir bakış açısıyla yaklaşmaktaydı. Ancak yeşil hareket siyasallaşıp, yasama meclisleri içerisinde de yer almaya başladıktan sonra heyecanını kaybetmeye başladı. Özellikle Almanya’da 1990 seçimlerinde meclis dışı kalmışlardır. Yeşiller partisi gittikçe genç nesilden de uzaklaştı. Yeşillerin radikal tarafları politikaya alıştıkça azaldı. Yeşil hareket, başlangıçta yakaladığı radikal havayı sürdürememiş, özellikle siyasallaşıp meclise girdiğinde ekolojik sorunlarla ilgili görüşlerinde tutarsızlıklar oluşmaya başlamış, hareket düşünce derinliğini kaybetmiştir. Yeşil hareketin siyasallaşanları kan kaybetmiş, derin ekolojinin ortaya çıkmasına yol açmıştır

B-EKO-FEMİNİZM

1970’li yıllarda ekolojik konularla ilgilenmeye başlayan feminist hareket, sonunda eko-feminizm diye ifade edilen bir senteze ulaştı. Carolyn Merchant’ın “Doğanın Ölümü, Kadın, Ekoloji ve Bilimsel Devrim” (The Death Of Nature: Women, Ecology And Scientific Revolution) isimli kitabı eko-feminizmin çerçevesini çizen bir kitap olarak bu hareketin en önemli klasiğidir. Carolyn Mechant 1983 yılında ilk basımı yapılan bu kitabında yüzyıllardan beri kadının doğa ile özdeşleştirildiği ancak 1500-1700’lü yıllardan sonra ortaya çıkan teknolojik gelişmeler sonucu doğanın vahşice sömürüldüğünü, bu arada kadının statüsünün de gittikçe bozulduğunu anlatmaktadır.

1970’li yıllara kadar doğanın ve hayvanların kıyımına değinen ve çeşitli akımlar içinde yer alan kişiler olsa da bu terimi feminist literatüre 1974’te sokan ilk kişi Francoise d’Eaubonne’dur (Merchant,1992:184).

Ekoloji ve feminizmi bir potada eriterek, erkeklerin doğa ile kadınları özdeş tutarak, doğaya davrandıkları gibi kadınlara, kadınlara davrandıkları gibi doğaya davrandıklarına dikkat çekmiştir (Merchant,1992:185).Bu feminist düşünceye göre ataerkillik ve kapitalizm sistemi içinde doğayı yola getirme, sömürme, doğaya hâkim olma, doğaüstünde iktidar sahibi olarak üstünlük kurma düşünceleri ile erkeklerin kadınlara bakış açıları arasında bir koşutluk bulunmaktadır. Warren’e göre de yüzyıllardır kadın ve doğa aynı kaderi paylaşmış, ikisi de horgörülmüş, aşağılanmış ve ikisine de eziyet edilmiştir. Günümüzdeki çevre sorunlarının çoğunda özellikle kadınların sahip olduğu sezgi, bakım ve sentez yapma kabiliyetlerinin toplumlar tarafından göz önüne alınmamasının rolü bulunmaktadır(Warren, 1987:182). Doğanın sömürülmesi, bütün çağlar boyunca doğayla özdeşleştirilmiş bulunan kadının sömürülmesi ile el ele gitmiştir. En erken dönemlerden beri doğa ve özellikle yeryüzü- müşvik ve besleyip büyüten bir anne olarak, ama aynı zamanda vahşi ve dizginlenemeyen bir dişi olarak görülürdü (Capra,1992:38). Kadın ve doğa arasında kurulan bu antik bağ bu şekilde kadının tarihi ve çevrenin tarihiyle birbirine eklemlenmektedir. Bu bağ feminizm ve ekoloji arasında artarak kendini gösteren doğal  bir  akrabalığında  kaynağıdır(Capra,1992:39).

Francoise d’Eaubonne’dan sonra aynı yıl Shelia Colins’in “A Different Heaven and Earth” ‘ü yayınlandı. “Collins, “ırkçılık, cinsiyetçilik, sınıf sömürüsü ve ekolojik yıkımı”, “birbirine kenetlenmiş ve ataerkil yapıyı taşıyan ayaklar” olarak görüyordu”(Adams,1994:93). Bunlardan başka, Rosemary Radford Ruther “New Woman New Earth”, Marilyn French “Beyond Power”, Ynestra King “Towards an Ecological Feminism”, Karen Warren gibi kişiler eko-feminist düşüncenin yayılmasında   etkili   olmuşlardır(Merchant,1992:184-185).

www.koopkur.org.tr/pdf/karinca/831.pdf

January 3, 2010 Posted by | anti-endustriyalizm, anti-kapitalizm, eko-savunma, ekoloji, ekolojist akımlar, isyan, kadın ve doğa / ekofeminizm | 1 Comment

ÇEVRE SORUNLARININ ANTROPOSENTRİK (İNSAN-MERKEZLİ) KARAKTERİ – Prof. Dr. İbrahim ÖZDEMİR*

www.ibrahimozdemir.com/Makaleler/cevresorun.pdf 

Çevre Hukuku kavramının, en azından bugün kullandığımız şekliyle, çevre sorunlarının ortaya çıkması ve sadece etrafımızdaki doğayı değil, tüm canlıları ve hatta insanın bizzat kendi varlığını tehdit eder bir boyuta ulaştığı bir bağlamda ortaya çıktığı görülmektedir. Aslında bu olgu sadece Çevre Hukukuna ait bir durum da değildir. Çevre bilim, çevre ahlakı, sürdürülebilir kalkınma, ekolojik denge vb. bir çok kavram da yine böyle bir bağlamda ortayı çıkmıştır. Başka bir ifadeyle, insan-doğa ilişkilerini düzenleyen bazı normların varlığı kabul edilse bile, bugün anladığımız anlamdaki çevre hukukunun tarihinin oldukça yenidir. Zira çevre hukukunun ayrı bir bilim dalı olarak ortaya çıkması İ970’li yıllara rastlamaktadır.1

Bu çalışmanın amacı çevre sorunlarının ortaya çıkışındaki temel felsefi fikir­leri incelerken, çağdaş insanın kimliğinin antroposentrik (insan-merkezli) niteliğine dikkat çekmektir. Böylece sadece çevre sorunlarının ve çevre hukukunun değil, diğer önemli çağdaş sorunların temelinde de bu antroposentrik anlayışın yattığını vurgula­maktır. Sonuç kısmında ise, modern insanın kendini her şeyin merkezinde ve bütün değerlerin kaynağı olarak gören insan-merkezli anlayışının değişmeye başladığı, böy­lece 21. Yüzyıla girerken eco-sentrik (çevre-merkezli) ve bütüncül bir anlayışın hakim olmaya başladığı vurgulanacaktır: Başta çevre ahlakı, çevre hukuku vb. tartışmaların ise hep bu yeni anlayışın bir ürünü ve sonucu olarak ortaya çıktığı düşünülmektedir. Böylece hukuk, ahlak vb^jalanlarda hakim olan insan-merkezli anlayış, yerini çevre-merkezli bir anlayışa bıralftığı söylenebilir. Çevre Hukukunun meşruiyet zeminini de bu çevre merkezli yeni anlayışın sağlayabileceğini düşünüyorum.

Bilindiği gibi^ çevre sorunları yoğun olarak II. Dünya Savaşı’nı takip eden yıllarda hissedilmeye başladı. Bu savaş, sadece milyonlarca insanın ölümü ve yaralan­ması; bir o kadar ailenin parçalanması ve tam bir sefalete uğramasına neden olmakla kalmamış, aynı zamanda medeniyetin ve gelişmişliğin sembolü olan şehirlerin, sanayi kuruluşlarının ve doğal çevrenin tahrip edilmesinde de çok büyük bir etken olmuştur. En değerli ve kutsal varlık olan insan varlığına saygı duyulmayan; ideolojik saplantı­larla insanların kitleler halinde yok edildiği bir ortamda, doğal çevrenin korunmasını beklemek fazla iyimserlik olur. Bugün çevre duyarlı insanların aynı zamanda banş ve özgürlük taraftan olmaları; savaşın, şiddetin ve işkencenin her türlüsünü ret etmeleri­nin temelinde böyle bir tecrübe yatmaktadır. Olaya böyle bütüncül bir anlayışla bakıl­madığı ve bütün bunların arkasındaki temel nedenlere inilmediği takdirde bütün yapı­lanların fantezi olarak kalması kaçınılmazdır.

Çevre sorunlarının yoğunlaşmasıyla birlikte bunların farklı nedenleri üzerinde duranların da çoğaldığı görülmektedir. 1960’lı yıllarda bu sorunların çarpık kentleşme ve özellikle de aşın sanayileşmenin bir sonucu olarak algılandığı görülmektedir. Özel­likle bazı büyük sanayii kuruluşları kârlarını maksimize etmek için çevreyi kirleinek-teydiler. Bunların protesto edilmesi ve ayrıca hükümetlerin de bazı ciddi tedbirler al­masıyla bu sorunların çözüleceği sanılmaktaydı. Bunun bir sonucu olarak bu yıllardaki çevre hareketlerinin temel niteliğini bu tür protesto eylemlerinin oluşturduğu görül­mektedir.

Ancak Lynn White 1968’de yayınladığı “Çevre Krizinin Tarihi Kökenleri” adlı makalesiyle, ilk defa bu sorunun dini, felsefi, bilimsel ve teknolojik temeline dik­kat çekerek, çevre sorunlarının farklı bir boyutunun tartışılmasına neden oldu. Wbite’m temel tezi şuydu: Çevre krizinin temelinde insan-merkezli (antropocentric) Yahudi-Hıristiyan dini geleneği yatmaktadır. White’a göre sorunun bilimsel ve tekno­lojik temelleri olmakla beraber, geniş bir perspektiften bakıldığında batı medeniyeti­nin, biliminin ve teknolojisinin temel varsayımlarının, en azından konumuz açısından çok önemli olan “doğaya hükmetme” varsayımının kaynağı bu dini gelenekti. White’a göre sorunun bu boyutu tüm detayları ile tartışılmadan ve bunlara alternatif ve yine dini temelli bir bakış açısı geliştirilmedikçe insan-tabiat ilişkilerinde daha uyumlu bir davranış geliştirme ve bu sorunların üstesinden gelmek mümkün değildi2.

Bu iddia büyük bir tartışmaya neden oldu.3 Sonuçta, çevre sorunlarının mo­dern insanın insan ve doğayla ilgili temel dini ve felsefi fikirlerinin bir sonucu olarak ortaya çıktığı görüşü kabul edilmeye başlandı. Bu görüş, bilim felsefesindeki bazı yeni gelişmelerle de desteklendi. Thomas Kuhn’un başarılı bir şekilde gösterdiği gibi, bi­limsel faaliyetleri ve bilimi belirleyen; neleri görmemiz, nasıl görmemiz gibi konularda bizi yönlendiren asıl unsur sahip olduğumuz dünya görüşümüz, varsayımlarımız ve önyargılarımızdır. Onun ifadesiyle sahip olduğumuz “paradigma”dır.” Bundan hare­ketle John Robinson “bütün bu sorunların kökeninde kendimiz ve kainatla ilgili temel kavrarnlanmız”ın yattığını ileri sürmektedir.5

Konumuzla ilgili olarak baktığımızda, insan-doğa ilişkisinin temelini 17. yüzyıl bilimsel devrimleri sonucu oluşan bilimsel dünya görüşü oluşturmaktaydı. Bur yeni anlayış kendimizi ve etrafımızdaki doğal dünyayı algılama biçimimizi tamamen değiştirmiştir. Bu görüşün en belirgin niteliği ise insan merkezli bir anlayış olmasıydı. Çok genel olarak alırsak, Francis Bacon’un bilim felsefesi, Descartes’in metafiziği ve Nevvton’un Aristo fiziğinin yerini alan modern mekanik fiziği kadim ve ortaçağların hakim dünya görüşünün yerini olarak, modern çağın başlamasının ve şekillenmesinin en belirleyici unsurları olduklan görülmektedir. Bütün bunlann bir sonucu olarak, modern insan şimdiye kadar baktığından çok farklı ve yeni bir şekilde kendisine ve doğaya bakmaya ve ilişkilerini de bu bakış açısı üzerinde temellendirmeye başladı. Bu yeni anlayışın nirengi noktasını ise, bu modern anlayışın daha önceki hakim dünya görüşlerinden tam bir kopuşu temsil etmesidir. Çağdaş filozoflardan Charles Taylor, “modern kimlik” dediği bu yeni anlayışı kapsamlı bir çalışmayla ortaya koymaya ça­lışmıştır. Taylor’a göre bu yeni kimlik sadece modern tarihi değil, tüm modem top­lumu ve kültürü de şekillendiren temel unsurdur. Modern hukuku da şekillendiren bu anlayış, insanın doğayı kullanma ve doğayla olan ilişkilerinin meşruiyetinin belirleyicisi olmuştur.6

Bundan hareketle, birçok çevreci düşünür, sadece tüm modern kurumların be­lirleyicisi olarak değil, aynı zamanda insan-doğa ilişkilerinin de temel belirleyicisi olarak gördükleri bu yeni modern kimliği eleştirmişlerdir. Bu kimliğin nirengi nokta­sını ise, Descartes’in metafiziğinde ifadesini bulan ruh-beden (mind-body) düalizmi oluşturmaktadır. Bunun üzerinde daha sonra duracağız. Ancak şunu hemen belirtelim ki, insan-merkezci anlayışın sorunlarımızın temel nedenlerinden birisi olarak algılan­masının bir sonucu olarak, yüzyılımızın büyük filozoflarından Heidegger “insanın tabiattiki yeri ve konumuyla ilgili olarak yeni bir ethos ve yeni bir anlayışa muhtacız” demektedir. Böylece bu yeni anlayışın insan-merkezli olmayıp, insanın tabiattaki ko­numunun daha gerçekçi bir temellendirmeye dayandırması gerektiğini vurgulamıştır.7

Bu bağlamda dikkatimiz çeken bir diğer konu da modern ahlak teorilerinin bu insan merkezli yapılardır. Çevre ahlakının,8 ahlakın yeni bir alt dalı olarak ortaya çıkmasındaki en temel nedenler, daha önceki ahlak anlayışlarının insan-merkezli ka­rakterleridir. Bu ahlak sistemlerinin temel niteliği, insan-insan, insan-doğa ve insan-Tann ilişkisini temellendirmeye çalışmalarıdır. Özellikle de modern ahlak teorilerine baktığımızda, insanın doğaya karşı bir ahlaki sorumluluğu olup olmadığı bir yana, insanın gelecek nesillere karşı herhangi bir ahlaki sorumluluğunun bulunup-bulunmadığına dair bir argümana rastlamıyoruz. Tüm bur tartışmaların da- tıpkı çevre sorunları gibi- yeni olduğu görülmektedir.

Farklı bir açıdan bakınca bir dereceye kadar bunu anlamanın mümkün olduğu düşünülebilir. Zira modern ahlak teorilerinin formüle edildiği ve geliştirildiği bilgisel.alana baktığımızda, yukarıda kısaca işaret etmeye çalıştığımız modern insanın kendisi ve dış dünyayla ilgili bilgilerinin bulunduğunu görmekteyiz. Bu anlayışa göre de, in­sanın şu anda yaptıklarından gelecek nesillerin etkileneceği veya olumsuz olarak etki­leneceği bilinememekteydi. İnsani eylemlerin temel karakteri ve bunun iyi veya kötü olarak ölçütü şu andaki görünen ve gözlemlenebilen sonucuyla değerlendiriliyordu. Bundan dolayı da bir eylem ahlaki olarak iyi veya kötü olarak tanımlanırken burada ve şimdi olan durumlar sözkonusu edilmekteydi.9 Errol Harris’in de işararet ettiği gibi, 17. yüzyılda ortaya çıkan felsefi fikirlerin bir sonucu olarak deontolojik, faydacı, he­donist ve benzer ahlak teorilerinin gelecek durumları ahlaki sorumluluk alanına sok­madıkları görülmektedir. Ahlaki iyi olarak “iyi”, sadece “insanın arzularını tatmin etme ve mutluluğu elde etmeyle” sınırlandırılmıştır. Ahlaki bakımdan sorumluluğun ise sadece insana karşı olan davranışlarımızla sınırlandığı görülmektedir.10 Konuyla ilgili ahlak teorilerine kısa bir göz atmak konun daha iyi anlaşılması için faydalı ola­, çaktır.

Örneğin yararcı (utilitarian) ahlak teoriler çerçevesinden konuya baktığımız­da, bizim gelecek nesillere sahip olduğumuz yarar seviyesinde bir şeyler borçlu oldu­ğumuzu ileri sürdükleri görülmektedir.” Örneğin Bentham, Passmore ve Sidgwick gibi yararcı düşünürler, gelecek nesillerin kimlerden oluşacağını ve sayılarını bilmediği­mizden, bizimle hiçbir bağlantısı olmayan bu nesillerin sahip olabilecekleri menfaat­leri tamamen ret etmişlerdir. Bunun temel nedeni gelecek nesillerin şimdiki nesillerin mutluluğunu artırma yönünde herhangi bir etkilerinin olmayacak olmasıdır.12

Locke’un ve onun ve çağdaş temsilcisi Nozick’in kazanım teorilerine bir göz attığımızda, karşımıza çıkan sonuç şudur. Eğer herhangi birisi/devlet belli bir toprak parçasını geçerli bir yoldan kazanmış ise, bu mülkiyet hakkı o kişiye o şey üzerine tüketme ve tahrip etme yetkilerim vermektedir. Barry, özellikle kısa dönemli menfaat­ler için, ağaçlar, hayvanlar ve toprağın kirletilip tahrip edilmesini, Locke ve Nozick, liberal mülkiyetin hakkının doğal bir uzantısı olduğuna inananlarca gerçekleştirildi­ğini ifade etmektedir. Bunun varsayıralârm doğal bir sonucu olarak, şimdiki neslin çevreyi tamamen tahrip etmesi halinde gelecek nesillerin bizleri adaletsizlikle suçlama­ları söz konusu olamamaktadır. Burada sorunun kaynağı olan nokta, sözleşmede taraf olmayan gelecek nesillerin elinde pazarlık gücünün olmamasıdır.13

Rousseau’nun sözleşmeci doktrininde de gelecek nesillerin hukuku ve hakkı söz konusu değildir. Ona göre, herhangi bir ahlâki sorumluluk topluluk içindeki birey­lerin birbirlerine karşı olan ödevlerinden kaynaklandığından, üyeleri henüz doğmamış nesillerden oluşan bir toplum içinde ahlâki sorumluluk ve adalet kavramlarından bah setmek imkansızdır. Aynı şekilde Thomas Hobbes’un da gelecek nesiller için ahlâki ve hukuki bir sorumluluk taşımadığını ifade etmek gerekir. Hobbes’e göre, başkaları ta­rafından zarar görmemek için bizim de başkalarına zarar vermemiz gerekir. Eğer bu ahlâki değer, hukukun sosyal temeli olarak kabul edilirse, gelecek nesiller için her­hangi bir sorumluluğumuz olmaksızın çevreyi tahrip etmemiz, adaletsiz bir davranış olarak değerlendirilmemesi gerekir.14

Bununla beraber, bugün çevre sorunlarının ortaya koyduğu ve çevre biliminin de bilimsel olarak kanıtladığı gibi eylemlerimizin niteliği tamamen değişmiştir. Şu andaki bir eylemimizden ve yaşam tarzımızdan hem gelecek nesiller, hem de tüm eko sistem etkilenebilmektedir. Bu nedenle, çevre ahlakçıları “ahlaki sorumluluğu” yeni­den tanımlamaya çalışmaktadırlar. Böylece, ahlaki sorumluluğun sınırlarını, eylemle­rimizin etkisinin uzanabildiği gelecek durumları da içerisine alabilecek şekilde yeniden tanımlıyorlar. Hukukçuların Çevre Hukuku ve Uluslararası Çevre Hukuku tartışmala­rını temellendirirken aynı endişelerden ve modern insanın eylemlerinin niteliğinin ve sonuçlarının genişlemiş karakterinden kaynaklandığını düşünüyorum. Bu eylemler sadece burada ve şimdi olanlar için hukuki sorunlar ortaya çıkarmakla kalmayıp, gele­cek nesillerin veya başka ülkelerde yaşayan insanlar içinde hukuki sonuçlar doğurmak­tadır.

Bütün bunları algılamamızda ve tartışmamızda klasik insan-merkezli ahlak sistemlerinin yerini çevre-merkezli ve bütüncül bir anlayışa bırakmaya başlamasının büyük bir etkisi olduğunu düşünüyorum. İnsan olarak sadece kendimizi ve kendi çıkar­larımızı değil, tüm ekosistemin çıkarlarını düşünüyoruz. Zira biliyoruz ki, bizler bu eko sistemin sahibi ve efendisi değil, sadece bir parçasıyız. Bu bağlamda daha önceki ahlak ve hukuk sistemlerinin insan-merkezli karakterine biraz daha yakından bakmak ve bunu biraz açmanın gerektiğini düşünüyorum.

  1. İnsan-Merkezcilik Nedir?

R.L. Clark ‘m da ileri sürdüğü ve “çağdaş ahlak ve çevre krizinin kalbinde” yatan15 temel unsur olarak gördüğü insan-merkezciliğin (antropocentrizmin) anlamına baktığımızda iki önemli nokta dikkatimizi çekmektedir. Birincisi, “insanın herşeyin merkezi ve kainatın da tek amacı” olduğuyla ilgili “görüş, ikincisi ise, “önemli olan sadece ve sadece insanın değerleridir. Kainat bu değerin devamı ve geliştirilmesi için vardır. Bu nedenle kainatın kendi başına ve münhasıran bir değeri yoktur.”16

Callieott da insan-merkezli değer teorisini tanımlarken, onun en belirgin ö­zelliğinin sadece insana değer atfetmesi ve insan dışında kalan her şeyin sadece araçsal (instrumental, yani insanın amaçlarına hizmet ettiği ölçüde) bir değerinin olduğunu ileri sürmesi olduğunu vurgular.’ Bu anlamda aldığımızda antropocentrizmin felsefi, dini ve diğer bakımlardan da buna yakın bir şekilde tanımlandığını görmekteyiz. İn­sanı kainatın efendisi olarak gören bu anlayışa işler yolunda gittiği sürece ciddi bir eleştirinin gelmediği görülmektedir. Ancak, çevre sorunlarının ortaya çıkması, insanın kendisinin ve sahip olduğu toplumsal değerlerin tüm eko-sistemi tehdit eden boyutunu gündeme getirdi. Bu bağlamda, çevre ahlakı, çevre hukuku, uluslararası çevre hukuku, gelecek nesillerin durumu vb. söylemler ortaya çıkmaya başladı. Böylece sadece antropocentrizm değil, onun şekillendirdiği tüm kavramlar ve bunların somutlaşmış şekli olan yapılanmalar, yani bilim, teknoloji, ilerleme, refah toplumu yeni baştan sorgulanmaya ve eleştirilmeye başlandı.

  1. 2.     İnsan-Merkczciliğin Dini Kaynağı.

İnsan-Merkezciliğin dini temellerine baktığımızda, VvTıite’ın haklı olarak işa­ret ettiği gibi Yahudi-Hıristiyan geleneğini, felsefi kökenleri araştırıldığında ise kar­tezyen felsefeyi bulmaktayız. Antropöcentrizmin kökenleri için kadim Yunan felsefesi­ne gidilebilirse de, bizim açımızdan önemli olan modern felsefeye damgasını vuran Kartezyen felsefenin ruh-beden ayırımı ve bunun otaya koyduğu sonuçlardır.

İçinde bulunduğumuz çevre krizinin tarihi kökenlerini araştıran Lynn White şu sonucu ulaşmıştı. ‘Şu andaki bilim ve teknolojimiz ortadoks Hristiyan ki­bir/gururumuza o derece batmıştır ki, sadece onlardan medet isteyerek bu sorunları çözemeyiz. Sorunlarımızın temeli dini olduğuna göre, çözümü de dini olmalıdır.”18

White’a göre dünyadaki en antropocentrik din Hıristiyanlıktır. Kadim pagan ve Asya dinlerinin tersine (Zerdüştlüğü istisna edersek) Hıristiyanlık tabiat-insan ayrı­lığını vurgulayarak, tabiata hükmetmeyi Tanrının iradesi olarak görmüştür.19 Görül­düğü gibi White’a göre, bilimsel devrimlerin ve bu dewimleri.n sebep olduğu sanayii devrimi, endüstrileşme ve teknolojinin de temelinde Hıristiyan kültüründen gelen “dünyaya egemen olma ve boyun eğdirme” anlayışı yatmaktadır.20 Bununla beraber burada konunun detaylarına girmek itemiyoruz. Ancak şu kadarım belirtelim ki, Hıris­tiyanlığın insan-merkezli bir din oluşunda, Hz. İsa’nın özel konumunun rolü unutul­mamalıdır. Bu diğer semavi dinlerde görülmeyen bir özelliktir. Hıristiyan Ortaçağ dünya görüşünün özü konumuz açısından şöyle özetlenebilir:

İnsanoğlunun tabiat üzerindeki gücü sınırsızdır. İnsan tabiatı ve içindekileri ‘menfaat ve zevkini’ artırmak amacıyla istediği gibi kullanabilir. Bitkilerin ruhu ve duygulan olmadığından -ayrıca acı da hissetmediklerinden- hiç bir haklan yoktur. Hayvanların da aynı şekilde bir haklan sözkonusu değildir.21

İslam’ın da insan-merkezli bir din olduğu ve tabiata hükmetmeyi mubah gör­düğünü, bu nedenle de Yahudi-Hıristiyan geleneğe yöneltilen eleştirilerin ona da yö­neltilebileceğini ileri sürenler de olmuştur. İlk bakışta bu iddianın haklı olduğu görülse de, aslında büyük farkların mevcut olduğu hemen anlaşılır. Herhangi bir Kur’an mea­line bile bakılacak olursa, Kur’an’m kainatın ve tabiatın araçsal değerinden öte, onun estetik boyutuna, belli bir düzenle yaratılrmşhğına, ve bu düzenin korunması ve geliş­tirilmesi sorumluluğunun insana verildiğine dair bir izlenim edinecektir. Zira tabiat­taki estetik boyut ilahi sıfat ve isimlerin yansıması ve tecellisi olarak tanımlanmış ve Kur’an’m bu yönü en parlak şekilde öncelikle Müslüman mutasavvıflarda yansımasını bulmuştur. Aynca Kur’an’la ilgili klasik ve modern tefsirlerin çoğunda da İslam’ın insana yüklediği sorumluluğa özel bir vurgu yapıldığını görmekteyiz.22

Hayvan haklanyla ilgili olarak vereceğimiz bir örnek İslam ile Yahudi-Hıristiyan geleneğini bu konuda bire bir karşılaştırmanın mümkün olamadığını ve doğru da olmadığım göstermektedir. 13.yüzyıl İslam hukukçulanndan İzz. B. Abdisselam, İslam Hukukuyla ilgili bir kitabında hayvan haklanna ayn bir bölüm ayırdığı görülmektedir. Bu bölümün başlığı aynen şöyledir: “hukuku’l-behaim ve hayvan alel insan”7 (Hayvanlara İnsanlar Üzerindeki Hakları). Buruda hayvanların insanlar üzerindeki hakları şöyle ifade edilmiştir:

Faydalanılamayacak kadar hasta ve yaşlı olunca da, onun ba­kımını ve yiyeceğini en güzel şekilde temin etmek.

Çekemeyeceği hiç bir yükü yüklememek.

Gerek kendi cinsinden, gerekse başka cinsten, kendisine eziyet edecek hiç bir hayvanla aynı yerde bulundurmamak.

Keserken onu incitmemek. Canı tamamen çıkmadan, derisini yüzmemek. Kemiklerini kırmamak.

Yavrusunu gözünün önünde kesmemek.

Ağıl ve ahırlarını mümkün olduğunca temiz tutmak.

Çiftleşme döneminde, dişisini ve erkeğini yan yana getirmek.

Boş yere ve eğlence amacıyla av yapmamak. Av esnasında avın kemiğini kırmamak, yahut etini haram kılacak herhangi bir davranışta bulunmamak.23

Görüldüğü gibi, Hıristiyanlıkta hayvanların haklan söz konusu değil iken, İs­lam hukukunda konunun detaylarıyla incelendiği görülmektedir. Bu nedenle İncil’deki hakimiyet ve hakim olma kavramlarını Kur’an’daki ile eş tutmanın doğru olmayacağı açıktır. İslam hukukundaki hayvan haklarıyla ilgili bu sınırlandırmalar Kur’ani bir temele dayandığından, insanın sınırsız ve sorumsuz hakimiyeti sözkomısu değildir.

3. İnsan-Merkezciliğin Felsefi Kaynaklan.

İnsan-Merkezciliğin dini kaynağına kısaca işaret ettikten sonra, esas olarak o­nun felsefi boyutu üzerinde durmak istiyoruz. Burada bu kavramın oluşumu ve gelişi­mine katkıda bulanan birden fazla kaynağın bulunduğunu kabul etmekle beraber, bizce en önemlisi Kartezyen Felsefenin ruh-beden düalizmidir. Daha önce de işaret edildiği gibi, 17. yüzyılda insanın metafizik ve ontolojik anlamıyla ilgili köklü bir değişim meydana geldi. İnsanlığın düşünce tarihindeki bu yeni gelişmenin devrim olarak nite­lendirilmesinin esas nedeni de, onun kadim Yunan ve Ortaçağ Düşünce sistemlerinden tamamen farklı bir karakterde olması ve yeni bir temel üzerinde kendisini ortaya koy­masından kaynaklanmaktaydı. Bunun bir sonucu olarak insanın kendini ve içinde yaşadığı evreni tanımlama/okuma biçimi tamamen değişmiştir. Bu değişme, daha sonraki tüm modern zamanlan etkileyerek damgasını vurmuştur.

Modern felsefenin babası olarak kabul edilen Descartes, felsefesini yeni ve sarsılmaz bir temel üzerine inşa etme çabasına girdiğinde, bunu metodik şüphe yön­temiyle yaptığım biliyoruz. Descartes, kesin, açık ve seçik bilgiye ulaşmak için, her şeyden şüphe ederken, düşünen bir varlık olarak kendi benliğinden asla şüphe etme mistir. En azından şüphe ettiğinin farkında olan bir benliği bulunmaktadır. Descartes, bundan hareketle bütün felsefi sistemini kendi varlığı (yani düşünen bir varlık olarak ruh/zihin) üzerine bina eder.

Bu tamamen modern ve yeni bir anlayış olarak karşımıza çıkmaktadır. Zira bütün varlığı Tann’yla temellendiren ortaçağ anlayışı terk edilmiştir. Hiç şüphesiz Descartes’te Tanrıya inanmaktadır. Ancak bu yeni anlayışta Tann’nın varlığı, Descartes’ın varlığından sonra gelmektedir.24 Böylece o, kendi zamanına kadar mutlak doğru olarak kabul edilen ve sorgulanamayan tüm varsayım ve değer yargılanndan şüphe ettiğini ve yeni bir arayışa girdiğini göstermekteydi. Bu yöntem bir çok yönden Müslüman filozof Gazzali’in şüphe yöntemini çağrıştırmakla beraber özgündür.25

Görüldüğü gibi, Descartes kesin bilgi için yeni bir temel aramaktadır. Bu ne­denle sahip olduğu tüm bilgilerden, varsayımlardan, değer yargılarından, dış dünyanın varlığından ve hatta kendi varlından şüphe etmiştir. Ancak şüphe ettiğinden asla şüphe etmemiştir. Benliğinin derinliklerinden şüphe eden ve şüphe ettiğinin farkında olan bir varlık bulunmaktadır. İşte “düşünüyorum, öyleyse varım” şeklinde ifade edilen ontolo-jik temellendirme böyle gerçekleşmiştir.

Filozofumuzun bu tavrı geleneksel düşünce yapısından radikal bir kopuşu temsil etmektedir. Kadim Yunan ve hakim Ortaçağ Hıristiyan öğretilerini, bunların varlıkla ilgili temellendirmelerini ve geçerliliğini bir kenara bırakarak, her şeyin te­meli olarak şüphe eden “ben”ini ikame etmiştir. Böylece onun kesin ve açık-seçik bilgi için başladığı araştırmalar kendisinde ve kendi “ben”inde sonuçlanmıştır. “Düşünme ve şüphe etme”nin onun sisteminde geçerliliği şüphe götürmeyen esas olarak yerini aldığı görülmektedir. Başka bir ifadeyle, Descartes “ben”in insanın kendi varlığının ve varoluşun farkında/bilincinde olmasını tüm gerçekliğin temeli haline getirmiştir. Micheal Zimmerman’ın ifadesiyle, insani öznellik (subjectivity) tüm kesinliğin temeli olmuştur.26 Bertrand Russeel’a göre bu kendine güvenme Aristotales’ten bu yana ilk defa meydana gelmiştir ve önemi de bundan kaynaklanmaktadır.27

Bu anlayışın konumuz açısından önemi şudur: Modern düşüncede insanın her şeyin merkezi olarak tanımlanmasının ve tüm değerler sisteminin de buna göre oluş­masının temelinde bu felsefi fikirler yatmaktadır. Bundan hareketle her şey insan esas alınarak ve insan tarafından tanımlanmış, tasnif edilmiş ve değerlendirilmiştir. Daha önce de işaret edildiği gibi, Descartes Tanrı kavramını bile, “ben”den sonra temellendirmiştir. Bunun din için oluşturduğu tehdidi fark eden düşünürler Descartes’e şiddetli eleştiriler yöneltmişlerdir. Bunlann başında da Pascal gelmekteydi.29 İşte, modem insan-merkezcilik anlayışının çıktığı bağlam ve arkaplanın bu kartezyen dünya görüşü olduğunu ileri sürmenin mübalağa olmayacaktır.

Capra’ya göre Kartezyen ayırımın en belirgin özelliği “ruh”un “bederf’e ege­menliği şeklinde daha sonraki gelişmelere damgasını vuran yönüdür.30 Bundan hare­ketle, bütün varlık biçimlerinin insanın dışında ve ondan farklı olduğu ve bir bütün olarak süjenin takdir ettiği değerden başka bizatihi bir değeri olmadığı, süjenin doğaya karşı hiç bir ahlaki sorumluluğunun olmadığı gibi görüşler hakim olmaya başlamıştır. Bu nedenle bazı düşünürler batı düşüncesindeki bu gelişmeyi “süjenin kendisim Tanrı-laştırması”olarak tanımlamaktadırlar. Buna göre modern insan gerçekliği temellendirmek için kendisinden başka bir şeye muhtaç değildir Süje gerçekliğin ve bilginin tek ölçütü olarak yeterlidir. Bunun dışında hiç bir şeye güvenmemelidir.31 Deney ve gözlem ilkesini esas alarak, insan tecrübesine konu olmayan her tür metafi­zik değeri ret eden Pozitivist felsefe ve bilim anlayışının da bu insan-merkezci anlayı­şın bir sonucu olduğu görülmektedir.

Bu anlayışın konumuz açısından en önemli sonuçlarından birisi şudur: Her türlü bilgi ve değerin kaynağı insandır. İnsanın dışında kalan tabiatın ve içindekilerin kendiliğinden (intrinsic) bir değeri yoktur. Tabiatın, insana sağladığı yarar (utility) ve verdiği mutluluk (happiness) ölçüsünde değeri sözkonusudur. Başka bir ifadeyle, ta­biatın değeri araçsal (instrumental) olup, içsel ve bizatihi değildir. Doğanın değeri insana sağladığı yarar ve verdiği mutlulukla ölçüldüğünden, bu yaran ve mutluluğu artırmak için insanın her şeyi yapması ve doğayı istediği gibi kullanması meşrudur.

İnsan-merkezciliği bu düalist anlayışın bir sonucu olarak değerlendiren diğer bir düşünür de Environmental Ethics dergisinin editörü de olan E.C. Hargrove’dur. Bu düşünür, batı kültüründeki düalist geleneği Platoya kadar götürür. Ancak bu anlayışın modern şekilde ifadesi Descartes’e aittir. Hargrove’un iddiası şudur: “Varlığı sadece zihinsel (mind) olarak tanımlayan, böylece dış dünyaya gerçek bir varlık statüsü tanı­mayan bir gelenekte, bu dış dünyanın bugün çevre sorunları dediğimiz durumlarla tahribi normal karşılanmalıdır.32

Kartezyen metafiziğin çevre sorunları bağlamındaki konumu ve insan-merkezci karakterini tartışan diğer bir çevre düşünürü ve ahlakçısı ise şu sonuca ulaşır: “Kartezyen metafizikte çevre ahlakı için yer yoktur.”3‘ Çünkü kadim kültürlerdeki esrarlı ve gizemli doğa ile, Rönesans’taki yaratan ve besleyen tabiat ana (natura naturam) veya semavi dinlerdeki Allah’ın yarattığı doğa kavranılan yerini yeni bir doğa kavramına bırakmıştır. İşte bu anlayış modern felsefenin bir sonucu olup, yenidir. En büyük özelliği de insan-merkezli olmasıdır. Doğanın içsel ve metafizik boyutunun dışlandığı ve sadece araçsal bir değerinin olduğunu ileri sürdüğü için bu yaklaşım, “dünyanın kaybedilmesi” olarak değerlendirilmiştir.34 Bu nedenle tartışılması ve yeni­den tanımlanması gereken konu, insan ve insanın kainattaki yeri ve konumunun yeni­den tanımlanmasıdır. Aslında bir yandan yeni fizik, bir yandan organik metafizik ve içinde bulunduğumuz postmodern durum bize böyle bir imkanı sunmaktadır.

Kısaca özetlemeye çalıştığımız bu felsefi fikirlerin tüm modern düşünceyi; bi­lim, teknoloji, başta siyaset bilim olmak üzere tüm sosyal bilimleri ve ilgili alanları etkilediği görülmektedir. Bu nedenle, bunları vurgulamadan ve tartışmadan, çevre sorunlannm insan-merkezci karakterini ortaya çıkarmak mümkün değildir. Bundan dolayı, bu çalışmamızda insan-merkezci boyutun oluşmasına katkıda bulanan temel felsefi fikirleri ortaya çıkarmaya ve tartışmaya çalıştık. Günümüzde başta yeni fizik35 olmak üzere, çevre bilim ve diğer bilimlerin gösterdiği gibi hem kendimiz, hem de kainat hakkındaki fikirlerimiz tamamen değişmiştir. İnsan artık kainatın ve tabiatın dışında bağımsız ve dolayısıyla da onun hakimi değildir. İnsan eko sistemin içerisinde mütevazı bir konuma sahiptir. Varlığı, refahı, mutluluğu ve sağlığı eko sistemin den­gesinin, daha doğrusu sağlığının iyi olmasına bağlıdır. Zira insan da bu sistemin sade­ce bir parçasıdır ve ona bağımlıdır.

Aynca içinde yaşadığımız kainat ve çevremizdeki tabiat da Kartezyen metafi­zik ve Nevvton’cu fiziğin bize anlattığı gibi koca bir makineden ibaret olmadığı gibi, aynca cansız bir varlık da değildir. Aksine kainat organik bir varlıktır. Her şey her şeyle bağlıdır ve çok hassas bir denge üzerinde durmaktadır. Bu dengenin bozulması veya tahrip edilmesi çevre sorunları dediğimiz ve bugün tüm dünyayı tehdit eden so­runların ortaya çıkmasına neden olmaktadır.

Bu yeni gelişmelerin, kendimizi ve kainatı algılayış biçimimizi derinden etki­lediği görülmektedir. Öyle ki, insan-merkezciliği savunan düşünürler bile, kendilerini neo-antropocentrik olarak tanımlamaktadırlar. Böylece tabiata karşı olan sorumlulu­ğumuzu sınırlı da olsa kabul etmekte, insanın tabiata karşı sorumlu olmadığı tezlerini ise terk etmektedirler. Neo-antropocentrik anlayışa göre insan tabiata karşı daha so­rumlu bir konumdadır. Ancak bu sorumluluğunu metafizik bir temelden ziyade uzun vadedeki çıkarları gereği ortaya koymaktadır. Zaten tartışmakta olduğumuz, uluslara­rası çevre hukuku, çevre ahlakı, gelecek nesillerin hukuku ve onlara karşı sorumlu olup olmadığımız tartışmaları da böyle bir bağlamda meydana gelmekte ve gelişmek­tedir.36

Unutmayalım ki konuyla ilgili tartışmaların tarihi çok yenidir. Ancak konuyla ilgili tartışmaların canlılığına, hararetine ve derinliğin baktığımızda, sadece kendimiz­le ilgili değil, dünya görüşümüzde ve gelecek nesillere karşı olan sorumluluğumuzda büyük değişimlerin olduğu görülmektedir. 21.yüzyıla bu yeni değer, fikir ve eğilimle­rin hakim olacağını, insan-kainat dengesinin bu değerler üzerinde temellendirileceği anlaşılmaktadır. Zira modernizm ve pozitivizm tecrübelerini yaşamış günümüzün postmodern insanı, sadece tabiatla değil, kutsal gelenekler ve semavi dinlerle ilgili yeni bakış açıları ve yonımlan aramaktadır. Adeta tabiatın metafizik ve kutsal boyutun yeniden keşfetmeye çalışmaktadır.37

Bütün bunların bir sonucu olarak, günümüz insanı kendisini sadece tabiata ve diğer insanlara karşı değil, gelecek nesillere karşı da sorumlu hissetmektedir. Hukuk, ahlak ve bilim anlayışını da bu yeni bakış açısı üzerinde yapılandırmaya çalışmaktadır. Çevre ve Uluslararası çevre hukukçularının, sürdürülebilir kalkınma üzerinde çalışan­ların, gelecek nesillerin hukukuyla ilgilenenlerin ve bir çevre ahlakı geliştirmeye çalı­şanların çabalarım bu çerçevede değerlendirmek gerekir.

—-

* Çevre Hukuku Araştırmaları Merkezince 23 Kasım 1996 tarihinde Ankara’da yapılan 1. Ulu­sal Çevre Hukuku Kongresine sunulan tebliğ. Ankara Üniversitesi, İlahiyat Fakültesi

1 Kemal Başlar, “Uluslar arası Çevre Hukukunda Gelecek Nesillerin Durumu”, Ekolo­ji, sayı; 5,1992, s. 38.

2Lynn White, “The Historical Roots of Our Ecological Crisis”, Man and The Environment, (eds.) Wes Jackson and Kansas Wesleyan, (Dubuque, Iowa: WM. C. Brown Company Publishers, 1971), s. 27.

3 VVhite’in iddiaları büyük tartışmalar neden olmuş ve konuyla ilgili büyük bir literatür oluş­muştur. Bunlardan bazıları için bkz.: Sydney E. Ahlstrom, “Reflections on Religion, Nature, and The Exploitative Mentality,” Growth in America, (Westport, Corm: Greenwood Pr, 1976): Robin Attfıeld, “Christian Attitudes to Nature,” Journal of the History of İdeas, 44 No 3, (Jul, 1983), s. 369-386; John B. Bennett, “On Responding to Lynn White: Ecology and Christianity,” Ohio Journal of Religious Studîes, 5, (Apr, 1977), s. 71-77; Thomas Berry, “The Earth Community: we must be clear about what happens when we destroy the living forms of this planet,” Christian Social Action, 1, (Apr, 1988), s. 11-13; J Baird Callicott,'”Genesis and John Muir,” Covenant for a New Creation, (Maryknoli, NY .Orbis Bpoks, 1991); John B, Jr Cobb, “Biblicai Responsibility for The Ecological Crisis [L VVhite, Jr, on Gen 1],” Second Opinion, 18,(Oct, 1992), s. 11-21.

4 Thomas Kııhn, The Structure ofScientifıc Revolutions. (Chicago: University of Chicago Press, 1962). Kuhn’un temel tezi şöyle özetlenebilir: “Bilim adamının sahip olduğu değerler, normlar ve dünya görüşü onunun tüm bilimsel faaliyetlerini etkiler”. Ayrıca bkz.: Thomas Kuhn, The. Essential Teıısion, (Chicago: The University of Chicago Press, 1977), s. 323. Kuhn’un formüle ettiği bu paradigma kavramı birçok tartışmalara neden olmuştur. Örneğin bazı araştırmacılara göre paradigmalar “sadece dünyayı nasıl görmemizi ve ona karşı nasıl davranmamız gerektiğini belirlemekle kalmazlar; aynı zamanda doğayla olan ilişkilerimizin meşruiyet zeminini de oluştu­rurlar.” Böylece doğayla olan ilişkilerimizi bu me’ruiyet zemini üzereni bina eder ve sürdürürüz. Bkz.: S. Cotgrove, Catastmplıe or Cormıcopia, (Nevv York: Wily. 1982), s. 88. Teori ve pratikin birbiriyle oian ilişki ve etkisiyle ilgili olarak bkz: Andrew McLaughîin, “Images and Ethics of Nature,” Emnronmental Ethics, c. VTJ. Winter 1985, s. 297.; Margret Masterman, “The Nature of a Paradigm,” Criticism mıd the Growth of Knowledge, eds. Imre Lakatos and Alan Musgrave, (Cambridge: 1970) içinde; Hannon Holcomb, ” Interpreting Kuhn: Paradigm-Choice as Objecüve Value Judgment,” Metaphilosophy, c. 20, No: 1, Jan 1989; J. Mealand, “Kuhn, Schefİler and Obıectivity in Science,” Philosophy of Science 41, 2 (1974), s. 179.

5 John Robinson, “Framework îssues: In Defense of the Very Idea of Copceptual Frameworks,” yayınlanmamış tebliğ, Department of Man-Environınent Studies, University of VVaterloo, Ontario, July 1982, Catherine Starrs, “Environmental Ethics .. And Beyond,'”dan alıntılandı. Man-Environment Systems, c. 14, No. 1, s. 13. Lynn VVhite’m temel tezi de batı bilimi ve kültü­rünün temel nosyonlarının Yahudi ve Hıristiyan gelenekle olan etkileşimini vurgulamasıydı.

6 Charles Taylor, The Sources of The Şelf: The Making of the Modern Identity, (Cambridge, Mass.; Harvard University Press, 1989).

Bkz.: Micheal Zimmermaıı, “Toward a Heideggerian Ethos for radical Environmentalism,” Environmentat Ethics, no. 2 (1983): s. 99-131 ve “The Heidegger-Deep Ecology Relationship”, Environmental Ethics, c. 15, 1993.

8 Çevre ahlakı kavramıyla ilgili olarak bkz. İbrahim Özdemir, “Çevre-Ahlak İlişkisi”, Felsefe Dünyası.. Kış 1994, sayı: 14; Richard Routley’s, “Is there a Need for a New an Environmental Etme?,” Proceedings of the Fifteenth IVorld Congress of Phihsophy, vol. 1 (1973); s. 205-10; J. Baird Callieott, “Non-Antîıropocentric Value Theory and Environmental Ethics”, American Philosophical Quarterly., e. 21, No. 4, October, 1984. VVilliam Biackstone, “The Search for an Environmental Ethics,” Tom Regan (ed.,) Matters of Life and Death, (Philadelphia: Temple University Press, 1980), içinde. William Frankena, “Ethics and Environment”, K. Goodpaster and K. Sayre, eds., Ethics and Problems of the .21″ Century, içinde. Klasik ahlak sistemlerinin temel niteliklerini tartışan  Hans Jones bunların “şimdi ve burada” olan eylemlerimizin iyi veya kötü olmak bakımından değerlendirdiklerini, ancak sözkonusu hareketlerimizin gelecekteki iyi veya kötü sonuçlarını göz önüne almadıklarını belirtir. Bundan hareketle yeni bir ahlak anlayışına ihtiyaç olduğunu ileri sürer. Bkz., The Imperative of Responsibility, in Search of an Ethics for the Technological Age, (Chicago & London. The University of Chicago Press, 1984), s. 6 vd. Ayrıca Michael Zimmerman, “The Criüque of Natural Rigbts and The Search for a non-Anthropocentric Basis for Modal Behaviour,” J. Vahte Inauity, (19) 1985, s. 43-53.

Harris, Errol, “”Ethıcal İmplications of Newtonian Science,” Philosophical Perspective of \ewtonian Science, Philip Bricker (ed.,), (Cambridge: MT Press, 1990), s. 211-225 ”P. Streeten, ” What do We Owe to Future?”, Resource Policy, 1986, 4-16, sil.

Başlar, s.38. 15 a.g.e., s. 38.

,4a.g.e.,s. 38.

15 R.L. Clarke, The Moral Status ofAnimals, (Cocford: Oxford University Press, 1977)

16Bkz. “Antropocentrism” maddesi. Peter Adam Angeles, Dictionary of Phılosophy, (London:

Maper&Row, 1981).

1‘ Baird Callieott, “Non-Anthropocentric Value Theoıy and Environmental Ethics”, American Philosophical Quarlerly, c. 21, No. 4, October, 1984, s. 299.

18 Jr. Lynn White, “The Historical Roots of Ecological Crisis,” Man and The Environment,
(eds.) Wes Jackson and Kansas VVesleyan, içinde, s. 26-28. A. Schw;eitzer de Kilise ve Hıristi-
yanlığın ahlaki sorumluluğun sadece insanlara ve Tanrıya karşı olduğu temeline dayanan bir
değerler ve ahlak sistemi geliştirdiğini ileri sürmüştür. William Blackstone, “The Search for an
Environmental Ethics/’ in Tom Regan (ed.,) Matters of Life and Death, (Philadelphia: Temple
University Press. 1980). s. 312.

19 White, s. 27.

Bunun bir sonucu olara, bir çok Hıristiyan düşünür, Tevrat ve İncil’deki tabiata hakim olma ve hükmetme kavramım yeniden tartışarak yeni bir yorum meydana getirmişlerdir. Böylece White’ın eleştirisinin zengin, canlı ve semereli bir literatürün oluşmasına katkıda bulunduğu sürülmektedir. Bkz: 3. Dipnot.

Thomas Keith, Man and Natural World, (london: Ailen Lane, 1983), s. 21. a Konuyla ilgili tartışmalar için bkz. Hasan Önder. Çevre Felsefesi, (Ankara: Doruk Yayımcılık, 1996),’s. 146-161; İbrahim Özdemir, Çevre ve Din, (Ankara: Çevre Bakanlığı Yayınlan. 1997) s. 121-136; S. Hüseyin Nasr, Religiotı and The Order of Nature, (New York, Oxford: Oxford University Press, 1996) ve Man and Nature, (Chicago: Kazı Publicatıons, 1997); Aımemarie Schimmel, Deciphering the Signs ofGod: A Phenomenological Approach to İslam, (Edinburgh: Edinburgh University Press, 1994). Abdullah OmarNasif, “The Müslim Declaration ot” Nature”, Environmental Policy and Law, i 7/1 (1987). Prof Dr. Mehmet Bayraktar, İslâm ve Ekoloji. (Ankara: TDV Yayınlan, 1992).

(Kavaidu’l-Ahkam fı Mesalihi’l-Enam, (Beyrut: Daru’l- Ceyl, 1980), s. 167. Bu kitaptan beni haberdar eden ve metni beraber tercüme ettiğimiz Dr. Mehmet Görmez’i şükranla anıyorum. 24 Descartes, Metod Üzerine Konu°ma, çev. M. Karasan, Ankara, 1962, s. 13-14. Rene Descartes, Discourse on Method, PhilosophiCal Works of Descartes trans. Haldane, E., Ross, G.R.T., (Dover Publications, Inc., 1955), vol., 1, pp 100-101; ayrıca bkz. Frederick Copleston, A History ofPhilosophy,(bievj York: ünage Books, 1963), c IV, s.77.

25Kr°: Gazzali, el-Munkız mine’d-Dalal, çev. S. Furat, İstanbul, 1972; ayrıca bkz. Prof Dr. Hayrani Altıntaş, “el-Munkiz mine’d-Dalal ile Metod Üzerine Konuşma Arasında Bir benzerlik Var mıdır?”, Felsefe Dünyası, sayı:5, Ekim 1992, s. 24r39.

56 Michael Zimmerman, “Heidegger and Marcuse: Technology as İdeology”, in Research in Philosophy and Technology, (JAI Press Inc., 1979), c. 2, s. 248.

27 Bertrand Russell, History of Wesiern Philosophy, (London: Ailen and Unwin, 1961), s. 542

28 Carolyn Merchant, Radical Ecology, The Search fora Liveable World, (New York: Routledge,

1992), s.49 ayrıca aynı yazar bkz: The Death of Nature: Women, Ecology and the Scientific Revolution (San Francisco: Harper and Rovv, 3 980). 19 Bkz: Copleston, A Histoıy of Philosophy, c. IV, s. 95.

30 Fritjof Capra, The Tumıng Point, (London: Bantam Books, 1982), s.59.

31 Bkz. Micheal Zimmerman, “Heidegger and Marcuse: Technology as Ideology”, in Research in
Philosophy and Technology,
(JA1 Press Inc., 1979), c. 2. s. 248.

32 E. C. Hargrove, Foundations of Environmental Ethics (Englwood Clifls, N. J.: Prentice Hail,

1989), s.30.

Wil!iam Blackstone, “The Search for an Environmental Ethics,” in Tom Regan (ed.,) Matters of Life and Death, (Philadelphia: Temple University Press, ] 980), s. 312

Seyla Benhabib, “Epistemologies of Postmodemism: A rejomder to Jean François l.yotard.” in Feminism/Postmodernism, (eds.) Linda J. Nicholson, (London: Routledge, 1990), içinde s. 109.

Yeni fizik kavaramı ve ortaya çıktığı bağlamla ilgili olarak bkz. Capra, The Turning Point, s. 75-99; Wemer Heisenberg, ” The üevelopment of Philosophical Ideas Since Descartes in Comparison with the New Situatiotı in Quantum Theory,” The Revolution in Modem Science (New York: Harper and Row, 1958) içinde: Callieott, “Intrinsic Valııe, Quantum Theory and Environmental Ethics,” Environmental Ethics, 7, 1985, s 257-75.

Neo-antropocentrik anlıyış için bkz: W. H., Murdy, “Anthropocentrism: A Modern Version,” Science, vol. 187, 1975, s. 1168 ve Baird Callicott, “Non-Anthropocentric Vahıe Theory and Environmental Ethics”, American Philosophiçal Ouarterly, c. 21, No. 4, October, 1984. 37 Konuyla ilgili olarak bkz: David Ray Griffm, God and Religion in the Postmodern World, (Albany: SUNY Press, 1989); ibrahim Özdemir “Postmodern Bağlamda Bilim-Din İlişkisi”, Köprü, No: 5 3, Kis 1996; Brain Swimme, The Hidden Heart of the Cosmos, Humanity and the NewStory, (New York: Orbis Books, 1996).

January 3, 2010 Posted by | ekoloji | 2 Comments

‘ŞEYLERİN HİKAYESİ’ BELGESEL FİLMİN TAM METNİ

Bunlardan sizde var mı? Ben benimkine kafayı takmış durumdayım. Aslında tüm eşyalarıma kafayı takmış durumdayım. Aldığımız şeylerin nereden geldiğini ve attığımızda nereye gittiklerini hiç merak ettiniz mi? Ben bunu düşünmekten alıkoyamıyordum kendimi ve araştırmaya karar verdim.

Baktığım kitaplar şöyle diyordu; Kullandığımız “şeyler” farklı evrelerden geçerler: kaynak edinimi, üretim, dağıtım, tüketim ve atıkların ortadan kaldırılması. Bunun tümüne materyal ekonomisi deniliyor.

Bira daha araştırdım. Aslına bakarsanız tam 10 yıl boyunca eşyalarımızın nereden gelip nereye gittiğini araştırmak için tüm dünyayı dolaştım. Ve ne buldum biliyor musunuz? Hikayenin tamamının bu olmadığını.

Bu açıklamada eksik kalan pek çok şey var. Öncelikle bu sistem iyi işleyen bir sistem gibi görünüyor.
Hiçbir problem yokmuş gibi. Ama gerçek şu ki bu sistem bir krizin içinde.

Krizde olmasının sebebi de bunun çizgisel bir sistem olması ve bizim sınırları olan bir gezegende yaşıyor olmamız ve sınırları olan bir gezegende çizgisel bir sistemi sonsuza kadar sürdüremezsiniz.

Bu sistem her aşamada gerçek dünyayla etkileşim halinde. Gerçek yaşamda sistem bomboş beyaz bir sayfanın üstünde işlemiyor. Toplumlarla, kültürlerle, ekonomilerle, doğayla etkileşim halinde halinde. Ve tüm bu evreler boyunca sınırları zorluyor. Sınırları burada göremeyoruz çünkü bu diyagram tam değil. Öyleyse başa dönüp bir daha bakalım, boşlukları doldurup eksik kalan neymiş görelim,
Burada eksik olan en önemli şeylerden biri insanlar.Evet, insanlar.

Bu sistemin her aşamasında insanlar yaşarlar ve çalışırlar.
Ve bu sistemdeki bazı insanlar diğerlerine göre biraz daha önemlidir; bazılarının daha fazla sözü geçer. Kim mi bu insanlar?
Hükümetle başlayalım. Bazı arkadaşlarım bana hükümeti temsil için tank kullanmamı önerdiler ve bu başta bizim ülkemiz olmak üzere pek çok ülke için doğru. Ne de olsa Amerika’nın tüm federal vergi gelirlerinin % 50’si orduya gidiyor. Ama ben hükümeti temsilen bir insan kullanmayı seçtim çünkü hükümetin değerlerinin ve vizyonunun temsil ettiği halk için ve halkın yanında olması gerektiğine inanıyorum.

Bizi kollamak ve çıkarlarımızı korumak hükümetin sorumluluğudur. Bu onların işidir.

Sonra, şirket gelir. Şirketin hükümetten büyük görünmesinin sebebi şirketin hükümetten büyük olmasıdır. Yeryüzündeki en büyük 100 ekonominin 51’i şirketlerdir. Şirketlerin gücü ve boyutları büyüdükçe hükümetin tavrında bazı değişiklikler olmuştur. Artık her şeyin bizlerden çok şirketler için yolunda gitmesiyle daha çok ilgilenmeye başlamıştır.

Tamam, bakalım başka ne eksik bu resimde.

Doğal kaynakların sömürüsü anlamına gelen ve yeryüzünün tahribatı için süslü bir kelime olan “kaynak edinimi” ile başlayalım. Ağaçları kesiyoruz, maden çıkarmak için dağları deşiyoruz, tüm suyu kullanıyoruz ve hayvanları yok ediyoruz.
İşte burada ilk sınırla karşılaşıyoruz. Kaynaklar tükeniyor. Çok fazla şey kullanıyoruz. Biliyorum, duyması zor ama bu gerçek ve bu konuda bir şeyler yapmalıyız. Sadece son 30 senede yeryüzünün doğal kaynaklarının üçte biri tamamen yok oldu. Gitti.

Öyle hızlı deliyor, kesiyor, madenleri çıkarıyor, taşıyor ve tahrip ediyoruz ki yeryüzünün insanlar için yaşanabilir olma özelliğine zarar veriyoruz.
Yaşadığı yerde, ABD’de eski ormanlarımızın sadece %4’ü duruyor.
Nehirlerimizin %40’ı içilemez durumda. Ve bizim sorunumuz sadece çok fazla şey kullanmak değil, hakkımıza düşenden daha fazlasını kullanmak. ABD, dünya nüfusunun %5’ine sahip olmasına rağmen dünyadaki kaynakların %30’unu tüketiyor ve dünyadaki atıkların %30’unu yaratıyor.

Dünyadaki herkes aynı oranda tüketseydi, 3-5 tane yeryüzüne ihtiyacımız olurdu. Farkında mısınız, bizim sadece bir yeryüzümüz var.

Ve ülkemin bu sınırlamaya tepkisi gidip başkalarının kaynaklarını kullanmak! Burasi da kimilerinin dediği gibi dünya ya da başka bir deyişle bize ait olan şeylerin her nasılsa başka birinin toprağında bulunması.

Bakalım nasıl oluyor?
Aynı şey; yine tahribat,
Küresel balıkçılığın %75’i tam kapasite ya da kapasitenin uzerinde yapılıyor.
Dünyanın eski ormanlarının %80’i yok oldu. Sadece Amazon ormanlarında dakikada 2000 ağaç yok oluyor. Bu dakikada 7 futbol sahası büyüklüğünde bir alan demek.

Peki ya orada yaşayan insanlar?

Onlara göre bu insanlar burada kuşaklar boyunca yaşamış olsalar da kaynakların sihibi değiller, çünkü üretim araçlarına sahip değiller ve çok şey satın almıyorlar. Ve bu sistemde çok şeye sahip değilseniz ya da satın almıyorsanız, hiçbir değeriniz yok.

Bir sonraki aşamada, kaynaklar üretim sürecine alınır ve budara zehirli kimyasallarla doğal kaynakları karıştırıp zehirli ürünler elde etmek için enerji kullanırız. Bugün ticarette kullanılan 100 binin üzerinde sentetik kimyasal var.

Bunların sadece küçük bir kısmı insan sağlığına itkileri konusunda test edilmiş ve hiçbiri her gün maruz kaldığımız diğer kimyasallarla birlikte kullanıldıklarında insan sağlığını nasıl etkileyecekleri konusunda test edilmemiş. Yani bu zehirli maddelerin sağlığımıza ve doğaya etkilerini tam olarak bilmiyoruz. Ama bir şeyi biliyoruz: zehirli maddeler içeri, zehirli maddeler dışarı.

Üretim sürecimize bu zehirli maddeleri katmaya devam ittiğimiz sürece, evlerimize, iş yerimize ve okullarımıza aldığımız eşyalarla birlikte bu zehirli maddeleri de almaya devam edecegiz.

Ve tabi ti de vücutlarımıza! BFR, bromatlanmış ateş geciktiricileri ele alalım. Bunlar kullandığımız eşyaları ateşe dayanıklı hale getiren kimyasallar ama süper zehirliler.
Bunlar nörotoksinler, yani beyni zehirleyen maddeler. Böyle bir kimyasal kullanmayı neden isteyelim ki? BFR’ı bilgisayarlarımızda kullanıyoruz, ev aletlerinde, divanlarda, yastıklarda. Aslında, yastıkları alıyoruz, bir nörotoksine batırıyoruz ve sonra eve getirip kafamızı üzerine koyup her gece 8 saat uyuyoruz. Bilmiyorum ama bu kadar potansiyeli olan bir ülkede uyurken kafamız ateş almasın diye daha iyi bir yöntem düşünebiliriz gibi geliyor bana.

Bu zehirli maddeler gıda zincirinde birikiyor ve vücutlarımızda konsantre halde toplanıyor.
Biliyor musunuz gıda zincirinin en üstünde, en yüksek miktarda zehirli madde içerin gıda hangisi? İnsan sütü. Bu demek oluyor ki , öyle bir noktaya ulaştık ki toplumların en küçük üyeleri bebeklerimiz anne sütünden hayatlarının en zehirli kimyasal dozunu alıyorlar. Bu inanılmaz bir zarar değil mi ? Emzirmek en temel beslenme yolu olmalıdır; güvenli ve kutsal olmalıdır. Tabi ki emzirmek yine de en iyisidir ve anneler kesinlikle çocuklarını emzirmeye devam etmelidir ama bu eylemi korumalıyız.

Onlar (hükümet) korumalı. Bizi gözetiyorlar zannediyordum.

Tabii ki bu zehirli kimyasallardan en çok etkilenenler, aralarında doğurganlık döneminde olan kadınların da bulunduğu fabrika işçileri.
Pek çok reprodüktif toksikle ve kanserojen maddeyle çalışıyorlar. Şimdi size sormak istiyorum, başka bir seçeneği olsa hangi kadın doğurganlık döneminde reprodüktif toksiklere maruz kalacağı bir işte çalışır?

İşte bu sistenim “güzelliklerinden” biri de bu. Yerel doğal kaynakların ve ekonomilerin zarar görmesi başka seçenekleri olmayan bir insan kitlesini sisteme kaynak olarak sunuyor. Dünyada her gün 200 bin insan kendilerini kuşaklar boyunca besleyip yaşam kaynağı olmuş alanlardan şehirlere taşınıyor.
Pek çoğu gecekondu mahallerinde yaşıyor, ne kadar zehirli olursa olsun ne iş olursa yapıyorlar. Gördüğünüz gibi, bu sistemde sadece doğal kaynaklar harcanmıyor, insanlar da harcanıyor. Tolumlar harcanıyor.

Evet zehirli maddeler içeri, zehirli maddeler dışarı. Zehirli maddelerin büyük kısmı fabrikaları ürünler olarak terk ediyor ama daha da büyük kısmı yan ürün yada kirlilik olarak çıkıyor. Hem de ne kirlilik! Amerika’da endüstri her yıl 4 milyon tondan fazla zehirli kimyasal sağladığını kabul ediyor.

Muhtemelen salınan miktar endüstrinin kabul ettiğinden çok daha fazla. İşte bu da başka bir sınır, eh, yılda 4 milyon ton zehirli kimyasalı kim görmek ve koklamak ister? Bu durumda ne yapıyorlar?

Bu kirli fabrikaları başka ülkelere taşıyorlar, başkalarının topraklarını kirletiyorlar! Ama sürpriz bu fabrikaların yarattığı hava kirliliğin büyük bir bölümü rüzgarlarla taşınarak bize geri geliyor.

Peki bütün bu doğal kaynaklar ürünlere dönüştükten sonra ne oluyor?
Dağıtım için işte buraya gelir. Dağıtım “tüm bu zehirli ıvır zıvırı bir an önce satmak” anlamına gelir. Burada hedef fiyatları düşük tutmak, insanların almaya devam etmesini sağlamak, stoğu eritmektir.

Fiyatları nasıl düşük tutuyorlar? Mağaza çalışanlarına az para ödüyorlar ve her fırsatta sağlık sigortasından kısıyorlar. Her şey maliyeti haricileştirmekle ilgili. Bu demektir ki aldığımız şeylerin fiyatı gerçek maliyeti karşılamıyor. Bir diğer deyişle satın aldığımız şeylerin gerçek fiyatını ödemiyoruz.

Geçen gün bunun üzerine düşünüyordum.
İşe yürüyordum, haberleri dinlemek istedim ve bir radyo almak için Radio Shack’e girdim. $4.99’u çok şirin yeşil renk bir radyo buldum.
Radyoyu satın almak için sırada beklerken nasıl oluyor da $4,99 bu radyonun üretiminin ve bana kadar ulaşmasının gerçek maliyetini karşılar diye merak ediyordum. Radyodaki metal muhtemelen Güney Afrika’dan çıkarılmıştı, petrol ırak’tan gelmişti, plastik çin’de üretilmişti ve belki de tüm bu parçalar 15 yaşında bir Meksikalı tarafından Meksika’da birleştirilmişti, $4,99 bırakın bana radyoyu seçmemde yardımcı olan görevlinin maaşını ya da radyonun bana ulaşana kadar kat ettiği mesafenin masrafını karşılamayı, bu radyonun ben gelip onu alana kadar durduğu rafın kirasını bile karşılamazdı. Böylece bu radyo için aslında ödeme yapmadığımı fark ettim.

Peki öyleyse kim öduyordu?

Bu insanlar doğal kaynaklarının kaybıyla ödediler. Bu insanlar temiz havalarının kaybıyla, astım ve kanser sayısının artmasıyla ödediler.
Kongo’daki çocuklar gelecekleri ile ödediler – bugün Kongo’daki çocukların %30’u elektronik eşyalarda kullanılan kotlan madenlerinde çalışmak için okulu bıraktılar. Bu insanlar da kendi sağlık sigortalarını karşılayarak ödediler.

Bu sistem boyunca herkes benim için bu radyoyu $4,99 a alabilmem için bir şeyler ödedi. Ama bu katkıların hiçbiri, muhasebe kaydına geçmedi. İşte şirket sahiplerinin, üretim gerçek maliyetini haricileştirmeleriyle bunu kastediyorum. Ve tabi, bu, bizi tüketimin altın okuna getiriyor. Tüketim, sitemin kalbidir, ona hareket veren motordur. Bu ok öylesine önemlidir ki tüm bu bozuk sistemi ayakta tutmak için onu muhafaza etmek, hükümet ve şirket için birinci önceliktir.

Bu neden ile 11 Eylül’den sonra, ülke şoktayken, Başkan Bush, durum uygun birkaç şey önerebilecekken, yas tutun, dua edin, ümit edin gibi, alış veriş edin dedi. ALIŞ VERİŞ ETMEK Mİ?

Biz bir tüketiciler ulusu olduk. Bizlerin birincil kimlikleri, anneler, öğretmeler, çiftçiler olmak değil, sadece tüketici olmak. İnsan olarak değerlerimizin ölçüldüğü ve topluma sunduğu yegane yol, bu oka ne kadar hızlı katkı yaptığımız ve ne kadar tükettiğimiz ile ilgili. Durum böyle olunca, biz ne yaparız?! Alışveriş yaparız ve alışveriş yaparız ve alışveriş yaparız. Mal akışına hizmet ederiz. Onlarda malları akıttıkça akıtırlar. Kuzey Amerika’da bu sistem üzerinden akan materyallerin yüzde kaçı satışından 6 ay sonra kullanılabilir haldedir tahmin edin. %50 mi? 20 mi? HAYIR. %1! Bir!

Bir diğer deyişle hasat ettiğimiz, yer altında çıkardığımız, işlediğimiz, naklettiğimiz her şeyin %99‘u, bu sistemde 6 ay içinde bir daha kullanılamayacak şekilde çöpe dönüşmektedir.

Şimdi, böylesine bir tüketim oranı ile gezegeni nasıl çekip çevireceğiz? Bu her zaman böyle değildi. Bugün ortalama bir Amerikalı, 50 yıl öncesine göre iki kat daha fazla tüketiyor. Anneannenize sorun. Onun zamanında, idareli olmak, elindekilerin kıymetini bilmek ve tutumlu olmak değerli sayılırdı.

Peki ama bu durum nasıl ortaya çıktı? Tabii, bu doğal olarak ortaya kendiliğinden çıkmadı. Tasarlandı. 2. Dünya Savaş’ından hemen sonra, bu adamlar, Amerikan ekonomisini nasıl büyüteceklerini anlamaya çalışıyorlardı. Perakende analisti Victor Lebow, tüm sistem için bir norm olacak çözümü tanımladı:”Müthiş verimli ekonomimiz, tüketimi hayat biçimimiz haline getirmemizi, alışveriş ve tüketimi kutsal törenlere dönüştürmemizi, ruhsal tatmini ve ego tatminini tüketiminde aramamızı talep ediyor. Etrafımızdaki şeylerin giderek artan bir hızla tüketilmesine, yerine yenilerinin konmasına ve çöpe atılmasına ihtiyacımız var” dedi. Ve Başkan Einsenhower’ın Ekonomik Danışmanlar Konseyi Başkanı, “Amerikan ekonomisinin Nihal amacı, daha fazla tüketim maddesi üretmektir. DAFA FAZLA TÜKETİM MADDESİ Mİ? Nihai (ekonomik) amacımız bu mu? Sağlık hizmeti veya eğitim veya güvenli taşıma veya sürdürülebilirlik veya adalet sağlamak değil de tüketim maddeleri mi?

Peki nasıl oldu da bizleri bu programın çılgın destekçileri haline getirdiler? Tabii, en etkin stratejilerden ikisi, planlanan kulanım dışı olma ve algılanan kullanım dışı olmadır. Planlana kullanım dışı olma, bir başka değişle çöpe atmak için tasarlamaktır. Bu, onların gerçekten mümkün mertebe çabuk bir şekilde ürünlerin kullanılmaz hale getirmek üzere tasarlamaları anlamına geliyor. Böylece, elimizdeki ürünü çöpe atar, koşar yenisini alırız.

Bu yöntem plastik torbalar, kahve bardakları için bariz. Fakat şimdilerde büyük ürünlerde de aynı durumda: Tekstil ürünleri, DVD’ler, kameralar, mangallar bile, her şey! Bilgisayarlar bile. Şuna dikkat ettiniz mi hiç? Şimdi bir bilgisayar satın aldığınızda, teknoloji birkaç yıl içinde öyle hızlı değişiyor ki, yeni bilgisayarlarınız iletişim için engel bile teşkil ediyor. Ben çok merak ettim ve masaüstü bilgisayarımın içini açtım baktım. Her yıl değişen parçanın, köşede duran ince, küçük parça olduğunu öğrendim. Fakat kendiniz bu küçük parçayı, yeni küçük parça ile değiştirmeniz imkansız çünkü her yıl versiyonun şekli farklı. Bu neden ile tüm bilgisayarları çöpe atıp, yenisini almak zorunda kalıyorsunuz.

Planlanan kullanım dışı olmanın gündeme gelmeye başladığı 1950’lerdeki endüstriyel tasarım dergilerinden bölümler okuyordum. Tasarımcılar, bu konuda öylesine açıklar ki! Çarçabuk bozulsa da tüketicinin sadakat ile yeniden alacağı ürün tasarımlarını nasıl yapabiliriz diye ciddi ciddi tartışıyorlar. Tamamen kasıtlı yapılmış.

Fakat tüketim maddeleri, bu oku canlı tutacak hızda bozulmaz ve bu nedenle devreye algılanan kullanın dışı olma girer. Algılanan kullanım dışı olma, bizi kullanılabilirlik açısından mükemmel durumda olan eşyaları atmaya inandırır. Bunu nasıl yaparlar? Tabi ki eşyaların görünüşünü değiştirirler. Böylece birkaç yıl önce aldığımız şeyleri gören herkes sizin son zamanlarda bu tüketim okuna katkıda bulunmadığınızı söyleyebilir. Tabii, sosyal değerlerimizi bu tüketim okuna yaptığımız katkılarla ölçtüğümüz için, düşeceğimiz durum utanç verici olabilir.

Masamın üzerinde aynı şişman beyaz bilgisayar monitörü 5 yıldır duruyor. İş arkadaşlarım daha yeni bir bilgisayar aldı. İnce parlak düz ekranlı bir monitörü var. Bu ekran, bilgisayarına yakışıyor. Telefonuna yakışıyor. Ve hatta kalem kutusuna yakışıyor. Havalı gözüküyor. Sanki uzay gemisinin merkezinde komuta eder gibi gözüküyor. Ya ben? Sanki masamın üzerinde bir çamaşır makinesi varmış gibi görünüyorum.

Moda, bu konuda diğer bir örnek. Kadın ayakkabılarının her yıl kalın topuklu, diğer iki yıl önce topuklu , sonra yine kalın topuklu olduğunu merak ettiniz mi hiç? Tabii ki bunun nedeni, hangi topuk yapısının kadınların ayakları için daha sağlıklı olduğu konusundaki tartışmalar değil.

Bu daha çok ince topuklu yılında kalın topuklu giymenizin tüketim okuna son zamanlarda hiç katkıda bulunmadığınızı ve yanı başınızdaki ince topuklu kişiye ya da daha çok reklamlardaki kişiye göre daha değersiz olduğunuz herkese göstermek içindir. Bu, yeni ayakkabılar satılsın diye tasarlanmıştır.

Reklamlar ve genel olarak medya, bunda büyük rol oynar. Amerika’da yaşayan her kişi, her gün 3 bin den fazla reklamın hedefi oluyor. Her birimiz, 50 yıl önce yaşayanların hayatları boyunca görebilecekleri reklamlardan fazlasını bir yıl içinde görüyoruz.

Bir düşünün, sahip olduklarımızda mutsuz olmamızı sağlamaktan başka bir reklamın amacı nedir? Böylece, günde 3 bin kez, saçımızın, cildimizin, kıyafetlerimizin, mobilyalarımızın, arabamızın ve hatta kendimizin yanlış olduğu ve hemen alışveriş yapmaya giderek, bütün bu yanlışlıkları düzeltebileceğimiz söyleniz bize. Medya aracı tüm bunları saklayarak duruma yardımcı oluyor.

Böylece materyal ekonomisin bize görünen tek yüzü, alışveriş olur. Topraktan çıkartma, üretim ve atıkların yok edilmesi, tamamen bizim görüş alanımızın dışında gerçekleşir. Böylece şu anda Amerika’da daha önce hiç olmadığı kadar çok şeyimiz olmasına rağmen yapılan anketlerin sonucunda görmekteyiz ki, ulusal mutluluk endeksi aslında düşüyor. Ulusal mutluluk endeksi 1950’lerde zirve yapıp sonrasında düşüşe, geçmiş tam da bu tüketim çılgınlığının patladığı dönemde. Hmmmm, ne ilginç bir tesadüf. Zannedersem bunun nedenini biliyorum.

Daha fazla eşyamız var ama kendimizi gerçekten mutlu edecek şeyler için daha az zamanımız var: ailemiz, arkadaşlarımız, kendimiz için boş zaman, Şimdiye dek olmadığı kadar çok çalışıyoruz. Bazı analistler, feodal topluluklardakinden daha az boş zamanımız olduğunu söylüyor.

Sahip olduğumuz kıt boş zamanda da yaptığımız iki ana aktivite nedir biliyor musunuz? TV seyretmek ve alışveriş yapmak. Amerika’da alışveriş için Avrupalıların 3-4 katı zaman harcıyoruz. Böylesi gülünç bir durumdayız: işe gideriz hatta iki ayrı işe bile gideriz ve eve geliriz. Yorgun halde yeni aldığımız koltuğa çökeriz ve TV seyrederiz. Reklamlar bize “CAN SIKICI” olduğumuzu söyler. Kendimizi iyi hissetmek için hemen dev alışveriş merkezine gitmek ve alışveriş yapmak zorunda kalırız. Tabii, yeni aldığımız eşyaların parsını ödeyebilmek için daha fazla çalışmamız gerekir. Daha da yorgun yine eve geliriz. Koltuğa çökeriz ve daha fazla TV seyrederiz. Reklamlar bize tekrar alışveriş merkezine gitmemizi söyler.

Çılgın bir çalışma – izleme – harcama döngüsünde sıkışmışızdır. Ve bunu sadece biz durdurabiliriz.

Ve sonunda satın aldığımız bu şeylere ne oluyor?

1970’lerden beri ortalama bir Amerikan evinin büyüklüğü iki katına çıkmış olmasına rağmen bu şekilde tüketmeye devam edersek satın aldığımız şeyler evlerimize sığamazlar. Hepsi sonuçta çöpe gidiyor.

Böylece atıkların ortadan kaldırılması aşamasına gelmiş oluyoruz. Bu, materyal ekonomisin en iyi bildiğimiz kısmı çünkü bütün ıvır zıvırı kendi elimizle çöpe atıyoruz. ABD’de her birimiz günde 2 kilo çöp üretiyoruz. Bu 30 önceki rakamın iki katı. Tüm bu çöpler – yani satın aldığımız şeyler – ya yerde kocaman bir delik olan atık gömü’ye yığılıyor ya da gerçekten çok şanssızsanız, önce bir çöp fırınında yakılıyor, sonra atık gömü’ye konuluyor. Her ikisi de havayı, toprağı, suyu kirletiyor ve unutmayın, iklimi değiştiriyor.

Çöpleri yakmak gerçekten kötü. Üretim aşamasındaki zehirli maddeleri hatırlıyor musunuz? Çöpleri yakmak bu toksinleri tekrar havaya salıyor.

Daha da kötüsü dioksin gibi yeni süper zehirli maddelerin ortaya çıkmasına yol açıyor. Dioksin insan tarafından yapılmış ve bilimsel olarak bilinen zehirli maddedir. Ve çöp yakma tesisleri bir numaralı dioksin kaynağıdır.

Bu demek oluyorki insan tarafında yapılmış bilinen en zehirli maddenin bir numaralı kaynağı sadece çöpleri yakmayı durdurarak ortadan kaldırabiliriz. Bunu bugün durdurabiliriz! Birde atık gömü veya çöp yakma tesisleri ile uğraşmak istemeyen şirketler var ki bunlar atıkları bile ihraç ediyorlar.

Ya geri dönüşüm?

Geri dönüşümün faydası var mı? Evet faydası var.

Geri dönüşüm bu uçta çöp azaltırken, diğer uçtada kaynakların tüketilmesi üzerindeki baskıyı azaltıyor. Evet evet evet hepimiz geri dönüşüm yapmalıyız. Ama geri dönüşüm yeterli değil. Geri dönüşüm hiçbir zaman yeterli olmayacak, birkaç sebepten dolayı. Birincisi, evlerimizden çıkan atıklar buzdağının sadece görünen bir parçası. Çöpe gönderdiğimiz her bir ıvır zıvırı üretim için 70 kutu atık meydana geliyor. Yani ev atıklarımızın %100’ünü bile dönüştürebilsek problem çözülmüyor. Ayrıca atıkların bir kısmı dönüştürülemiyor çünkü ya çok miktarda zehirli madde içeriyor ya da en baştan geri dönüştürülemeyecek şekilde tasarlanıyor. Mesala metal, kağıt ve plastiğin karıştırılması ile üretilen meyve suyu kutularında olduğu gibi, o maddeleri gerçek bir geri dönüşüm için ayrıştıramazsınız.

Gördüğünüz gibi bu, kriz içinde bir sistem.

Bütün yol boyunca pek çok sınırı zorluyoruz. İklim değişkenliğinden mutluluğun azalmasına, bu sisteme çalışıyor. Ama bu kadar yaygın bir problemin avantajı pek çok müdahale noktasının bulunması. Burada ormanları kurtarmaya çalışan ve temiz üretim ile ilgili çalışan insanlar var. İşçi hakları, adil ticaret, bilinçli tüketim, atık gömülerin ve çöp yakım tesislerinin bloke edilmesi ve en önemlisi hükümetin tekrar halkın yanında ve halk için olması için çalışan insanlar var. Bütün bu çalışmalar gerçekten çok önemli ama ciddi değişim, bağlantıları büyük resmi gördüğünüzde gerçekleşecek. Bu sistemin her yerindeki insanlar ortak bir amaçla bir araya geldiklerinde şu andaki doğrusal sistemi, insanları ve kaynakları harcamayan yeni bir sisteme dönüştürebileceğiz. Aslında ihtiyacımız olan bu eski kullan-at zihniyetinden kurtulmak.

Eşitlik ve sürdürülebilirlik ilkelerinden yola çıkan yeni bir düşünce sistemi var artık. Yeşil kimya, sıfır atık, kapalı döngü üretim, yenilenebilir enerji, yaşayan yerel ekonomiler. Bütün bunlar şu anda oluyor. Bazı insanlar, bu gerçekçi değil, fazla idealist, olmayacak diyorlar. Ama ben hala o eski yolda devam etmek isteyenlerin gerçekçi olmadığını düşünüyorum. Hayal görüyorlar. Unutmayın ki o eski zihniyet ve sistem de kendiliğinden ortaya çıkmadı. Yer çekimi gibi birlikte yaşamamız gereken bir gerçeklik değil. Eski sistemi insanlar yarattı. Bizde insanız. Haydi o zaman artık yeni bir sistem yaratalım.

Düzenleyen : Deniz KARTAL 20.11.2009

http://www.dunyalilar.org/html/seylerinhikayesi.html

http://www.storyofstuff.org/

December 28, 2009 Posted by | anti-endustriyalizm, anti-kapitalizm, ekoloji, sistem karsitligi, tuketim karsitligi | 5 Comments

%d bloggers like this: