ecotopianetwork

GDO’LAR SERBEST BIRAKILDI. ÜRETİCİLER VE TÜKETİCİLER BÜYÜK TEHDİT ALTINDA!!!

http://www.ekolojistler.org/gdolara-izin-veren-yonetmelik-yayinlandi-.-ureticiler-ve-tuketiciler-buyuk-tehdit-alt.html

n698280760_758165_2887

GDO’lara İzin Veren Yönetmelik Yayımlandı
ÜRETİCİLER VE TÜKETİCİLER BÜYÜK TEHDİT ALTINDA!!!

Tohumluklar dışındaki genetiği değiştirilmiş organizma ve ürünleri ile genetiği değiştirilmiş organizma ve ürünlerini içeren gıda ve yem maddeleri hakkında karar verme, işleme, ithalat, ihracat, izleme, tescil, etiketleme, kontrol ve denetim ile ilgili usul ve esasları kapsayan “Gıda Ve Yem Amaçlı Genetik Yapısı Değiştirilmiş Organizmalar Ve Ürünlerinin İthalatı, İşlenmesi, İhracatı, Kontrol Ve Denetimine Dair Yönetmelik” 26.10.2009 tarih ve 27388 sayılı Resmi Gazete ’de yayımlanarak yürürlüğe girdi. Genetiği Değiştirilmiş Organizmalara karşı çıkan ekolojist örgütler ise tepkilerini dile getirmek için yeni bir eylemlilik sürecine hazırlanıyor..

Gdo’ların yem ve gıda olarak kullanılmasına izin veren yönetmelikle ilgili bir açıklama yapan Ekoloji Kolektifi, “Gdo’lara izin veren hükümete seslenerek, Kopenhag iklim değişikliği zirvesine giderken gdonu da al git” dedi. Geçtiğimiz hafta Akdeniz Üniversitesi’nin biyoteknolojik yöntemlerle tarımsal üretime izin veren yönetmeliğine dava açıldığını söyleyen açıklamada, gıdayı tekellerine almak isteyen şirketler ülkeyi yönetiyor denildi.

Yapılan açıklamada “Tarım ve Köy İşleri Banklığı tarafından yayımlanan gdolara izin veren bu yönetmelik ile Türkiye gıda emperyalizminin tutsağı haline gelmiştir, bundan sonraki süreçte kentliler yedikleri besinlerin, köylüler ve çiftçiler ise ürettikleri ürünlerin geleceğinin ellerinden alındığını bilmelidir” denildi. Açıklamanın devamında ise şu ifadelere yer verildi.

“Türkiye’de yaklaşık beş yıldır Biyogüvenlik sistemine ihtiyaç duyulduğunu Gdoya Hayır Platformu bileşenleri ile haykırıyoruz. Buna karşın gıdayı ve tohumu gdolardan koruyan bir yasayı hükümet çıkarmamak için ayak diriyor. Bu da yetemezmiş gibi Cartagene Biyogüvenlik Protokolün’deki yükümlülüklerinin bile gerisinde bir yönetmelikle Türkiye’nin kapılarını gdolu ürünlere sonuna kadar açıyor. Gıda ve yemlerde gdo kullanımını serbest bırakıyor.

Sınır Kapılarında Denetim Yok

Sadece antibiyotiğe direnç geni taşıyan gdolu gıdalar ile gdolu bebek mamalarının ülkeye girişi yasaklanıyor. Peki bu ürünlerin ülkeye giriş yapmadığının tespitinin nasıl yapılacağını soracak olursanız, bakanlık bu konuda bile hiçbir tedbir almaya gerek duymuyor. Bu konuda gerektiğinde bir düzenleme yapılacağı belirtiliyor. Peki bu hükümetin sayın Bakanlığı siz denetimini yapmadığınız bu ürünlerin ülkeye girip girmediğini nasıl denetleyeceksiniz. Daha önce sorduk bir kez daha soruyoruz, çocuklar için zararlı gördüğünüz gdolar neden büyükler için zararlı değildir.”

Basitleştirilmiş İzin Sistemi

Gdolu ürünleri Türkiye’ye ithal etmek isteyen kişi ve şirketler için basitleştirilmiş bir izin sistemi getiren yönetmelik kapsamında gdolu gıda ve yemlerin risklerinin hangi kriterlere göre yapılacağına ilişkin bir düzenleme yapılmıyor. Bu gıda ve yemlerin hangi koşullarda riskli olacağının belirli koşullara bağlanmamasının tüketiciler ve üreticiler açısından büyük sakıncaları olacağını belirten Ekoloji Kolektifi, “ekonomik ve sosyal risk kriterleri belirlenmediğinde, bu ürünlerin takibi ve denetimi konusunda bir alt yapı oluşturulmadığında, yem olarak giren ürünlerin tohum olarak kullanılmasının önü alınamayacağı gibi, bu gıdalardan kaynaklı yaşanacak sağlık sorunlarının da neler olduğunun tespitinin mümkün olamayacağını” belirtiyor.

GDO’lu Gıdalara Etiket Bile Yok

Genetiği değiştirilmiş ürünleri tüketmek istemeyen tüketicilere seçme hakkı bile tanımayan bu yönetmelik uyarınca ancak binde dokuzun üzerinde gdo içermesi durumunda bu gıda ve yemlerin etiketleneceğini düzenleniyor. Buna göre tüketicilerin hangi üründe gdo olduğunu bilebilme olanağı da tamamen ellerinden alınıyor. Gdosuz ürün üreticilerinin ise ürünlerinin üzerinde gdosuz olduğunu belirtmeleri yasaklanıyor.

GDO’lu Yemler Tohum Olarak Kullanılabilir

Gdolu yemlerin hayvanlar tarafından tüketilmesi ve hayvanlardan da insanlara bu gdoların geçişi karşısında bu ürünleri ithal eden, satan ve kullandıran kişilere hiçbir cezai sorumluluk getirilmiyor. Aynı zamanda bu yemelerin tohumluk olarak kullanılmasının nasıl engelleneceği, tohumluk olarak kullanıldığı zaman yaptırımın ne olacağı da yönetmelik de düzenlenmiş değil. Bu durum ülkenin genetik varlıklarını tehdit edeceği gibi tarım ve hayvancılık sistemlerinde de onarılmaz yaralara yol açabilir.

Köylüler ve Çiftçileri Zor Günler Bekliyor

Bu ürünlerin kullanılmasından doğacak zararla ilgili şirketlere para cezası dışında bir yaptırım ise öngörülmemiş. Ürünlere İlişkin Teknik Mevzuatın Hazırlanması Ve Uygulanmasına Dair Kanun, Yem Kanunu, Gıdaların Üretimi, Tüketimi Ve Denetlenmesine Dair Kanun Hükmünde Kararnamenin Değiştirilerek Kabulü Hakkında Kanun hükümleri uyarınca, gdolu gıda ve yemlerden doğacak zararlarla ilgili adli ve idari para cezası öngören yönetmelik çiftçilerin ve köylülerin bu ürünleri kullanımlarından kaynaklanan doğrudan ve dolaylı zararlarının nasıl tazmin edileceğine yönelik bir ip ucu bile sunmuyor. Bu durumda ekosistem ve tarımsal yapılarda onarılmaz tahribata yol açan gdo üreticisinin ürünlerinin piyasadan toplatılması ve uygulanacak para cezası ile kurtulmasının alt yapısı oluşmuş durumda.

Dipten Gelen Sese Kulak Verin

Ekolojist sosyalist çiftçi, tüketici, kentli ve köylü örgütleri tarafından dava konusu edilmesi beklenen yönetmelik, iklim değişikliği zirvesine hazırlanan Türkiye’nin politik yönelimini de ortaya koyuyor. Aralık ayı içinde BM 15 taraflar Konferansı kapsamında iklim değişikliğine neden olan gıda, su, enerji, tarım gibi konularda, hükümetin gıdayı, suyu, toplum sağlığını önceleyen politikalara ağırlık vermeyeceğini gösteriyor. Gıda egemenliği ekseninde, tohumun ve tarımın kamusal politikalarla desteklenmesi; fosil yakıtlardan vazgeçilmesini, kentlerin kapitalist dönüşümüne karşı yeni bir sürece hazırlanılması gerektiğinin altını çizen Ekoloji Kolektifi, önümüzdeki günlerde, gıdanın, suyun, toprağın ve toplumun geleceği için dipten gelen dalga adı altında pek çok örgütün birleşik bir eylem süreci yaratacağını vurguluyor.

Ekolojistler.org haber
26.10.2009 Pazartesi

Advertisements

October 26, 2009 Posted by | anti-endustriyalizm, anti-kapitalizm, tarim gida GDO | Leave a comment

Frankfurt Okulu’nun Doğa ve Toplum İlişkisine Yaklaşımı – Kürşad KIZILTUĞ

İskenderiye Yazıları dergisinin Ekoloji genel başlığı içerisinde toplanan yazılardan oluşan bu sayısında Frankfurt Okulu’nun görüşlerinden bahsetmeye neden gerek duyulduğu sorulabilir. Öyle ya ekoloji ya da ekolojik sorunlar denilince artık herkesin yüzeysel olarak bildiği, Ozon Deliği, hava ve denizlerin kirliliği ya da son derece güncel bir konu olan nükleer santral gibi konulardan bahsetmek gerekir gibi hazır yargılar varken Frankfurt Okulu’nun bunlarla ne ilgisi olabilir? Böyle genel geçer yaklaşımların yanlışlığını hemen belirtmekte yarar var: Bu sayıda yer alan ekoloji ile ilgili diğer yazılarla paylaştığımız ortak sav “ekolojik sorunların tümünün toplumsal sistemden kaynaklanan sorunlar olduğu ve ekolojik bir politikanın da ancak bugünkü kapitalist toplumsal sistemi hedef aldığında gerçek bir çözüm olabileceği” şeklindeki yalın önermedir. Daha açık bir ifade ile doğayı, bütünüyle sanayi ve teknolojinin hammadde kaynağı ve üretimin ihtiyaçları için sınırsızca sömürülebilecek bir alan olarak gören, genel olarak insanlık değil sermayenin maksimum karı temel dürtüsünü tüm toplumsal sistemin temeline yerleştirmiş olan kapitalist sistemdir. Ancak bu tahakkümcü anlayış kapitalizmle birlikte ortaya çıkmamış, en eski egemenlik ve sömürü ilişkilerinin Aydınlanma Felsefesi ve Sanayi devrimi sürecinde doğaya aktarılmasıyla gelişmiştir.

Frankfurt okulunun bu konuyla ilgisi dolaysızdır. Ancak yanlış anlamaya yer vermemek için belirtelim, adlarını biraz sonra anacağımız bu düşünürlerin hiç biri doğrudan doğruya doğanın tahrip edilmesinden, teknolojinin yıkıcı etkilerinden, ekolojik sorunlardan ve buna karşı yürütülmesi gereken politik mücadeleden bahsetmiş değildir. Aslına bakarsanız bu tartışmaların hepsi de ancak ikinci dünya savaşı sonrasında, Batılı devletlerin hızlı ekonomik büyüme ortamında giderek ekolojik sorunların gözle görülür hale gelmesiyle başlamıştır. Ancak Frankfurt Okulu, ekolojik sorunlar görülür bir şekilde ortaya çıkmadan ve Avrupa’da muhalif hareketlerin gündemine girmeden önce daha 30’lu 40’lı yıllarda, doğayı tahakküm altına alma düşüncesini rasyonalize eden Aydınlanma Felsefesini; pozitivist bilim felsefesini; kapitalist sanayileşmenin sonucu olan teknolojik rasyonaliteyi; ekonomik mantığın tüm toplumsal ilişkileri – bireyler arasındaki ilişkileri bile – niceliksel ilişkilere indirgemesini; toplumsal hedefler açısından bütün etik değerlerin bir yana bırakılarak verimlilik ölçütünün temel alınmasını; her şeyin metalaştırılması ve ölçülebilen bir nesneye dönüştürülmesi yoluyla insana dair ne varsa şeyselleşmesi sürecini; yabancılaşma olgusunu; kitle kültürünü ve birbiriyle bağıntılı olarak tüm toplumsal – kültürel sorunları eleştiren son derece keskin bir teori – kendi ifadeleri ile Eleştirel Teori – geliştirmişlerdir. Aslında son derece geniş bir alana yayılan bu teorik eleştiri mirasının bütünsel ve sistematik bir teori oluşturmadığını görürüz. Kendileri de zaten böyle bir amaca karşıdırlar. Çünkü her türlü kapalı teorileştirmeye, realitenin tek yanlı ve durağan bir formülasyonuna karşıdırlar. Çok geniş ve her an elden kaçabilecekmiş gibi görünen bu teorik eleştirinin konumuzu ilgilendiren yanı hemen ortaya çıkıyor: Modern toplumda tahakkümcü ilişkilerin sanayileşmeyle bağlantısını ve doğanın – hem insanın iç doğası hem de dış doğa olarak – baskı altına alınma sürecinin incelenmesi. Bu eleştiriyi en ileri noktasına vardırdıklarında bugün bizim için alarm sinyalleri veren ekolojik sorunları doğuran kaynağa, doğayı tahakküm altına alma anlayışının Aydınlanma Felsefesindeki ve Sanayileşme paradigmasındaki köklerine kadar giderler. Ve her ne kadar kendileri bir politik praxis önerisinde bulunmasalar da bugünkü bir özgürleşme politikası için çok önemli araçlar sunarlar: Toplumu özgürleştirmeyi hedefleyen bir politika, doğanın ve insanın iç doğasının özgürleştirilmesini de içermediği sürece yeni tahakküm ilişkilerine gebedir. Bunun geleneksel sosyalist politika için ne gibi eleştirel sonuçları olduğu açıktır. Öte yandan bugünkü yeşil hareketlerin, kapitalist toplumun sınırları içinde kalınarak doğanın tahribatının durdurulabileceği yanılgısını da çürüten çok güçlü argümanlar sunarlar. Bu uzun girişten sonra Frankurt Okulunun kurucu üyeleri Max Horkheimer, Theodor Adorno ve Herbert Marcuse’ün konumuz açısından önemli görüşlerini burada aktarabiliriz. 1

Bilindiği gibi iki dünya savaşı ve faşizmin yükselişi, Sovyetler Birliğinde sosyalizmin beklenenden farklı olarak bir bürokratik tahakküm devletine dönüşmesi, Avrupa’da işçi sınıfı hareketlerinin yenilgiye uğraması ve kapitalizmin hızlı bir toparlanma sürecine girmesi gibi temel olgular, Avrupalı radikal entelektüelleri Marksizmin teorik sorunlarıyla uğraşmaya yöneltmiş ve bazı temel savlarının tartışmalı görülmesine yol açmıştır. Avrupa’da Marksizm bu etkenler sonucunda hem kurucularından hem de Sovyetlerdekinden oldukça farklı yönelişlere girmiştir. Kapitalizmin beklenenden çok daha uzun süre ayakta kalması olgusu ve bunun nedenlerinin ekonomik ve politik alanda değil kültürel alanda aranması gerektiği savında özetlenebilecek bu teorik yöneliş Batı Marksizmi adıyla anılacak olan düşünürler kuşağının yetişmesine yol açmıştır. Bunlar arasında Marksizmin Hegeldeki köklerine dönerek pozitivist sızmalardan arındırmayı ve bir özgürleşim felsefesi olarak yeniden kurmayı hedefleyen Frankfurt okulunun ayrı bir yeri vardır.

Modern kapitalist toplumu ekonomik sömürü ilişkileri açısından değil sanayileşme, teknolojik rasyonalite, kitle kültürü ve bunların dolayımıyla kurumsallaştırılan yeni tahakküm ilişkileri açısından incelerler. Derin ve oldukça zor kuramlarının Marksizme yönelik en önemli katkısı ve eleştirisi, Aydınlanma Felsefesi ile başlatılabilecek modernleşme ve sanayileşme sürecini özgürlüğe doğru gelişen bir ilerleme değil tam tersine giderek karmaşıklaşan bir bürokratik ve kültürel bir tahakküm sonucunda özgürlüğün daha da yitimi süreci olarak görmeleridir.

İlk dönemlerinden başlayarak epistemolojik sorunlar, modern kültürün eleştirisi, pozitivizmin eleştirisi, otoriter kişilik gibi alanlar üzerine çalışmalarıyla gelişen entelektüel ilgileri ileri dönemlerinde kapsamlı bir biçimde insanın doğayla ilişkisi sorunsalı üzerine yoğunlaşmıştır. Özellikle 40’larda Adorno ve Horkheimer’in birlikte yazdığı Aydınlanmanın Diyalektiği adlı çalışmalarında, Horkheimer’in Akıl Tutulması adlı yapıtında, Marcuse’nin 60’lı – 70’li yıllarda yazdığı Karşıdevrim ve İsyan, Eros ve Uygarlık, Tek Boyutlu İnsan gibi kitaplarında bu temel sorun ana temadır. Diğer yandan Walter Benjamin, Pasajlar adlı yapıtında, Tarih Üzerine Tezler ve Mekanik Yeniden Üretim Çağında Sanat Yapıtı adlı denemelerinde teknolojik ilerleme fikrinin eleştirisi ve teknolojik gelişimin getirebileceği yıkıcı ve özgürleşimci olanaklar üzerine önemli perspektifler geliştirmiştir.2

Tarihsel gelişimi sınıf savaşımlarının tarihi boyunca ilkel toplumlardan kapitalizme ve zorunlu olarak komünizme giden bir ilerleme biçiminde gören klasik Marksist görüş, üretim güçlerinin gelişiminin insanı “kör doğa yasalarının” boyunduruğundan kurtararak onun üzerinde denetim kurmasını sağladığını söyler. Bu denetimin sonucunda elde edilen artı ürünün sömürücü sınıflar tarafından temellük edilmesi klasik Marksizm açısından insanın özgürleşmesinin önündeki temel engeldir. Bu engel, yani üretim araçları üzerindeki özel mülkiyet kaldırıldığında toplumsal sınıflar da ortadan kalkacak ve komünizmin gelişiyle birlikte doğaya egemenliğin sağladığı özgür bir toplum kurulacaktır. Yani insanların yönetiminden şeylerin yönetimine geçilecektir. Çünkü Marksizm açısından tüm tahakküm ilişkilerinin kaynağında özel mülkiyet olgusu vardır. Doğayı, daha önceki kapitalist toplumun, Aydınlanma Felsefesinin, ve hatta tek tanrılı dinlerin de öğrettiği gibi, insan için verilmiş, denetlenmesi ve fethedilmesi gereken bir nesne olarak gören bu anlayış (Doğanın Tahakküm altına alınması paradigması) klasik Marksizm tarafından pek fazla eleştirilmeden bir ön kabul haline getirilmiştir. 3 Bu söylediklerimizi destekleyen ifadelere Marks, Engels ve Lenin’de bolca rastlamak mümkündür. (Engels Anti – Dührig’te “sanayileşmenin teknik temelinin devrimci olduğunu söylüyordu; Marksa göre tarih aynı zamanda insanın doğayla mücadele alanıdır.)

Adorno ve Horkheimer bu anlayışı büyük ölçüde eleştirmişlerdir: “Onlara göre, insanın başlangıçta doğadan kopuşu ve bu kopuş üzerinde gittikçe yükselmesi süreci insanın kurtuluşu için gereken ilerlemeyi getirmemişti. Çünkü insanın ayrılmaz bir parçası olduğu doğa egemenliğinin bedeli, insanın kurtuluş için her zamankinden daha büyük imkanlar yarattığı bir çağda bile insanı daha çok ezen bir toplumsal ve ruhsal işbölümü olmuştu. Doğaya bağımlılık sınıfların güçlenmesiyle aynı oranda artmış, böylelikle, insanların çoğunluğunun toplum düzenine bağımlılığı da kendini insanların üzerinde kaçınılmaz, olağan bir durumu olarak göstermişti. Teknolojinin ilerlemesi bugüne kadar ancak baskı aygıtlarını yetkinleştirmişti.

Bunun yanısıra, uygarlığın ön koşulu olarak aklın yapısı insanın kendisindeki doğanın baskı altına alınması üzerine kurulmuş, ego ile id arasındaki insanın kendiliğinden dürtülerinin akılcı denetim altına alınmasına yol açan psikolojik bir bölünme yaratmıştı. Aklın, mantığın ve bilimin aracı olarak incelmesi, insanın dışındaki doğa dünyasını zamanla sadece elle tutulabilen nicel nesnelere indirgemiş, varolan şeylerle bilgisel kavramlar arasındaki ayrımı ortadan kaldırıp işlemsel bir kimliğe indirgemişti. ” 4

Anderson’un bu açıklayıcı pasajı okulun yaklaşımını özetliyor, ancak burada özenle vurgulamamız gereken bir nokta var. Frankfurt okulu düşünürleri doğanın tahakküm altına alınması kavramını kullanırken birbirini besleyen iki süreci anlatıyorlardı. Birincisi insanın içindeki doğasının, daha doğrusu doğal yanının baskı altına alınması. Diğeri doğanın sanayi ve teknoloji tarafından baskı altına alınarak bütünüyle rasyonalize edilmiş teknik ve yapıntı bir yaşama alanı yaratılması yoluyla insanın doğadan yabancılaşması. Yani bu ikinci anlayış yine insanın, doğanın denetlenmesi dolayımı ile baskı altına alınmasına vurgu yapar. Ancak bugünkü anlamda bir ekolojik kavrayışla doğanın yok edilmeye doğru gidişini ve insan türünün varlığını da tehdit eden bir doğa tahribatı anlayışına rastlanmaz. Aslında bu nokta çok önemli çünkü modern sanayi kapitalizmi ekolojik sistemi hiç bir biçimde bozmayacak şekilde yeniden yapılandırılsa bile bu onun doğa tahakkümcü yapısını değiştirmez. Böylece liberal çevreci düşüncenin, sanayinin, çevreyi kirletmeyecek şekilde ehlileştirilmesi ile sorunların çözülebileceğine ilişkin hayalinin ne denli uzlaşmacı olduğu ortaya çıkar. Çünkü bugünkü haliyle sanayi toplumu her şeyden önce insan üstünde tahakküm kurulması demektir. Bu da insanın insanı sömürmesine dayalı ilişkilerin olduğu gibi kalarak insanın doğayı sömürmesini de getirecek şekilde genişlemesinden kaynaklanır.
Frankfurt okulunun insan doğa ilişkisine eğilmesi 1940’lı yıllarda yani olgun dönemlerinde başlar. Teorileri önemli bir değişiklik geçirir: tarihin itici gücünü, başlangıcı sınıf çelişkisinden çok daha eski dönemlere kadar giden ve kapitalist üretim ilişkilerinin aşılmasıyla da sona ermeyecek olan bir çelişkide ararlar: İnsan ile Doğa arasında, hem birbirinden ayrı hem de iç içe iken daima var olan çelişkide.

Horkheimer’e göre doğal dünyayı insanın işleyebileceği ve denetimi altında tutabileceği bir alan olarak gören Aydınlanma anlayışı, kendini boyun eğmenin bir nesnesi olarak gören insan anlayışına denk düşüyordu. Politik alandaki bu paralel gelişmenin en açık görünümü ise, politik araçsalcılığı burjuva devletinin ortaya çıkıp yükseldiği dönemde çok işe yarayan Machievelli’nin savunduğu politik düşünceler olmuştur.5 Horkheimer’e göre bugünkü kapitalizmin araçsal politika anlayışının temellerini atan Machievelli’nin düşüncesinin özü insanı doğadan ayrı ve ona hükmetmesi gereken üstün bir varlık olarak gören diyalektik olmayan bir varsayıma dayanır.

Gerçekten de en eski kutsal kitaplar olsun, daha sonraki teolojiler olsun hep tanrının doğayı insana hizmet etmesi için yarattığını vaaz etmişlerdir. İnsanın doğanın efendisi olduğu anlayışı evrimci kuramın bu teolojilere son darbeyi vurmasıyla bile değişmemiştir. Bilakis sanayi devrimi bu düşünceyi laikleştirerek sürdürmüştür. Doğa kapitalist fabrika işletmesinin hammadde kaynağı olarak görülmektedir. Tarih, toplum ve kültür bilimleri de insanın doğadan evrimsel bir farklılaşma yoluyla ayrılarak uygarlığı kurduğunu belirterek kültür kavramını “doğadan bütünüyle farklılaşmış olmak, doğanın üstünde tamamen insan yapımı bir maddi dünya kurmak” şeklinde kavramışlardır. Horkheimer’in ifadesiyle diyalektik olmayan bu anlayış insanla doğayı uzlaşmaz karşıtlıklar olarak görür: Uygarlaşma ( ya da modernleşme ) aşağı bir varlık kademesi olan doğadan kesin bir uzaklaşma olduğuna göre bu tür bir uygarlık anlayışı bunu bilinçli bir hedef haline getirir. İlerlemenin tek yolu doğayı kendi amaçlarımız için sınırsızca dönüştürmek ve kendi içimizdeki doğal yanımızı da uygarlaştırmak/aklileştirmektir.

Bu anlayışın iki önemli ve yıkıcı sonucu vardır: birincisi doğanın ya da ekolojik sistemin yıkımı, ikincisi insan benliğinin ayrılmaz bir yanı olan doğal yanının yok sayılarak akılcı bir denetim altına alınması. Horkheimer’e dayanarak söyleyebiliriz ki Dekart’tan beri bu ikilem yani insan ve doğa, akıl ve duygu karşıtlıkları gibi ikilemler batı düşüncesinin temelini oluşturuyor. “Doğa üzerindeki egemenlik, insan üzerindeki egemenliği getirir. Her özne sadece dışsal doğanın (gerek insanın fiziksel varlığının, gerekse insanın dışındaki doğanın) köleleştirilmesine katılmakla kalmaz, bunu yapabilmek için kendi içindeki doğayı da boyunduruk altına alır.”6 Burada bir yanlış anlamaya yer vermemek için şunu belirtelim: Horkheimer tarihsel bir sıralamayla önce doğanın tahakküm altına alındığını sonra da insanın insanı sömürü ilişkilerinin doğduğunu söylemiyor. Burada söylenen toplumdaki sömürü ilişkilerinin tarihsel bir devamı olan doğanın sömürülmesinin, aynı zamanda insanın iç doğasını da bugüne kadar görülmedik ölçüde rasyonelleşmiş şekilde tahakküm altına aldığıdır. Yani modern kapitalist sanayi toplumunda insanın özgürlük olanakları görünürde artarken, bu yeni yaşama biçimi sınıf farkı gözetmeksizin, tüm insanların hem içsel dürtülerini hem de bedenlerini, daha önceki toplumsal sistemlerdekinden çok daha kapsamlı, rasyonel ve incelmiş denetim biçimlerine maruz bırakmaktadır. Üstelik bu denetim ve baskı kültürel hayatın öylesine ayrılmaz bir bileşeni olmuştur ki kolaylıkla görülemeyecek şekilde içselleştirilmiş ve rasyonalize edilmiştir. Tüm doğayı nesneleştiren bu sistem insan duygularını ve bedenini de denetimin konusu olacak şekilde nesneleştirmiştir.7 Modern hayatın her bir anı bizden öylesine uyum talep eder ki “İçten gelen, kendiliğinden davranışlarımızın yerini, boğazımızı sıkan mekanik zorunluluklara yönelttiğimiz dikkati dağıtacak her türlü duygu ya da düşünceyi silmemizi gerektiren bu zihniyet”8 bizi dev bir makinenin parçaları haline getirir. Diğer bir deyişle modern rasyonalizm, toplumu da düzenli işleyen ve hiç aksamayan dev bir makine gibi yönetmek istemektedir. Sözü edilen rasyonalizm, Adorno ve Horkhemer’in Adınlamanın Diyalektiği’nde belirttikleri gibi sanayi ve teknolojinin gerisindeki sermaye tekellerinin rasyonalizmidir.

“İnsanın doğayı boyunduruk altına alma çabalarının tarihi, insanın insanı boyunduruk altına almasının da tarihidir. Ego, benlik kavramının gelişimi bu iki yanlı tarihi yansıtır.”9 Doğayı sömürmek için insan üstündeki sömürü ilişkilerini kullanan bugünkü sistem her şeyi olduğu gibi insanın doğasını da denetim altına almak zorundadır. “Egonun ilk çabası, tutkulara yani içimizdeki doğaya egemen olmaktır. Ego, mazbut ve sağlıklı duygulara karşı anlayışlıdır ama kedere, üzüntüye yol açabilecek her şeye karşı da katıdır. En önemli çabası ve kaygısı, duyguların yargıları etkilemesini önlemektir.”10

İnsanın hem içindeki hem de dışındaki doğa üzerinde kurduğu bu baskıya karşı doğanın tepkisi de aynı ölçüde yıkıcı olur. Bir yandan uygarlığın otoritesinin bireyde içselleşmiş biçimi olan egoya karşı bilinçli ya da bilinçsiz bir öfke büyümeye başlar. Bu öfkenin dışavurumu aileye ya da toplumdaki değerler sistemine karşı birikmiş bir öfke şeklinde olur. Bu da akla topyekün bir karşı çıkış ya da suça yöneliş şeklinde gelişebilir. Ancak bundan da kötüsü bastırılan ilkel doğa tüm uygarlığa karşı bir isyan halini de alır ve politik biçimini faşizm şeklinde gösterir. Horkheimer, Nazilerin, Alman halkının engellenmiş arzularını kullanarak iktidara geldiklerini belirtiyor. Bastırılan doğal dürtülerini, tümüyle doğayı ve insan doğasını tahrip eden modern uygarlığa yönelten kitlelerin başkaldırısı, Naziler tarafından manipüle edilmiştir. Ama sonuç doğanın çok daha büyük bir yıkımı olmuştur. “Modern faşizmde rasyonellik artık sadece doğanın bastırılmasıyla yetinemeyecek bir noktaya ulaşmıştır; rasyonellik şimdi doğanın isyankar gizil güçlerini kendi sistemine bütünleştirerek doğayı sömürmektedir. (…) Bastırılmış doğal dürtüler Nazi rasyonelliğinin emrine girdi. Ve bu dürtüleri tatmin etme çabalar, yadsınmalarıyla sonuçlandı.”

Aklı ve doğayı uzlaşmaz karşıtlıklar olarak gören modern rasyonalizm nasıl akıldan yana doğanın baskı altına alınmasını öne çıkarıyorsa aynı karşıtlığı veri alan romantizm ve uygarlık karşıtı düşünceler de doğa lehine aklın reddini öne çıkarır.11 Doğanın akla karşı isyanını uygarlığın tümüne karşı bir isyana dönüştüren duygusal tepki toplumun uygarlık öncesi ilkel aşamalara dönmesini talep eder.12 Günümüzde son derece yaygın olan bu uygarlık, teknoloji ve akıl karşıtı yöneliş görünüşteki radikalliğine rağmen hem modern kapitalist toplumun hem de onun mantıksal bir devamı olan faşizmin rasyonalitesi ile aynı öncüllerden hareket eder. “Aklın alçaltılmasına ve ham doğanın yüceltilmesine yol açan akıl doğa özdeşliği rasyonelleşme çağına ait bir mantık sapmasıdır. “13 Bu tür yapay karşıtlıkların eninde sonunda tahakküm sisteminin meşrulaştırım aracı olacağını belirten Horkheimer bugünkü bunalımı aşmanın yolunun ilkel evrelere geri dönmek değil doğaya yardım ederek bağımsız düşüncenin önündeki zincirleri kırmak olduğunu, aksinin ise toplumsal tahakkümün en barbarca biçimlerine sürükleyeceğini söyler.

Ağırlıklı olarak alıntılar yaptığımız Akıl Tutulması kitabı Frankfurt okulunun son döneminde geliştirdiği aydınlanma eleştirisinin bütün temalarını içerir. Frankfurt okulunun önerdiği çözüm genel önermeler düzeyindedir, İnsan ile doğanın barışması, akıl doğa karşıtlığının eleştirisi ve bastırılan insan doğasının serbestiye kavuşturulması. Bu son nokta özellikle Herbert Marcuse’ün çalışmalarında daha da öne çıkmıştır. 68 hareketinin de verdiği ivmeyle Marcuse insanın içindeki içgüdüsel doğanın özgürleşmesini yani cinsel libidonun özgürleştirilmesini anlıyordu. Marcuse, Eros ve Uygarlık adlı yapıtında bu sorunu ayrıntılı işlemiştir. Marcuse’e göre Tarih boyunca baskının ve sömürünün birbirini izleyen türlü biçimlerini yaratmış olan toplum, modern kapitalist aşamada yabancılaşmış emeğim özgürleştirilmesi yoluyla bu baskılara son verebilecek olanakları da yaratmıştı. Bu baskı ortadan kaldırıldığında haz ilkesi dış dünyanın gerçeklik ilkesi ile uzlaşacaktır. İnsani ve doğal kurtuluş o zaman erotik kuruluşla birleşecektir. 14

Marcuse Karşıdevrim ve İsyan adlı kitabının Doğa ve Devrim başlıklı ikinci bölümünde ekolojik yıkımı da dikkate alan ancak bunu insanın evrensel özgürleşme sorunu içinde gören bir gözle yazar. Marcuse’e göre devrimin yeni tarihsel modeli, yansımasını “muhalefetin biçiminin radikal değişiminde, yeni bir duyarlılığın oynadığı rolde” bulmaktadır. Bu yeni duyarlılık radikal hareketin insanla doğa – kendi doğası ve dış doğa – arasındaki ilişkiye yönelen duyarlılıktır. “Doğanın ihlalinin insanın ihlalini daha da şiddetlendirdiği sömürgen toplumlara karşı mücadelede doğanın bir müttefik olarak keşfi” yeni radikal hareketin özelliğidir. “Doğanın özgürleştirici güçlerinin ve bunların özgür bir toplumun yapılanmasındaki hayati rolünün keşfi, toplumun değişiminde yeni bir güç haline gelir.”15

Daha bu ilk satırlardan da anlaşılacağı üzere Marcuse de Adorno ve Horkheimer’in temalarını ortaklaşmakla birlikte onlardan çok daha radikal, politik ifadelerle konuşmaktadır. Bu nedenle 68 öğrenci hareketleri içinde oldukça popüler olmuş ve devrimci radikalizmden yana tavrı nedeniyle de Adorno ile araları açılmıştır. 16

Marcuse’e göre doğa tarihin bir parçasıdır artık. Ve aynı zamanda insan tarihinin bir nesnesi durumuna da gelmiştir. Doğa artık o başlangıçtaki ham doğa değildir. İnsan her an, doğayla, toplum tarafından dönüştürülmüş biçimiyle karşı karşıyadır. Doğanın özgürleştirilmesi teknoloji öncesine dönüş anlamına gelmez. “İnsanı ve doğayı sömürünün hizmetindeki bilim ve teknolojinin yıkıcı kullanımından kurtarmak için teknolojik uygarlığın başarılarının kullanımını geliştirmek anlamına gelir.” “Doğanın özgürleştirilmesi, doğadaki yaşam arttırıcı güçlerin elde edilmesi, yani bitmez tükenmez rekabetçi hareketlerin içinde harcanmış bir hayata yabancı olan duyusal estetik niteliklerin elde edilmesidir: bunlar özgürlüğün yeni niteliklerinin nasıl olacağına dair bize fikir verirler. “17

Marcuse ekoloji hareketi ile insanın özgürleşmesi sorunu arasındaki somut bağın farkındadır. Bu nedenle ekolojik sistemin bozulmasına karşı girişilecek mücadelenin açıkça siyasi bir mücadele olacağını vurgular. Doğanın ihlalinin kapitalist ekonomiden ayrılamayacağını belirtirken bir uyarıda da bulunur: “Oysa aynı zamanda ekolojinin siyasi işlevi kolayca “nötralize” edilerek Düzen’in güzelleştirilmesine de hizmet edebilir.” 18 Marcuse özgürlük sorununu doğayla insan arasındaki ilişki çerçevesinde çözümlerken kitabın ileri sayfalarında sorunun çok boyutluluğunu öne çıkartır.

Özgürleşme hem insanlar arasındaki sömürü ve tahakküm ilişkilerini ortadan kaldıracak; hem insanın doğayı tahakküm altına almasına son vererek insanın iç doğasını da özgürleştirecek; cinsel sömürü ilişkisini sona erdirdiği gibi erotik dürtülerin de yaşamın bütününe yayılmasını sağlayacak; doğal ve toplumsal yaşamın estetik bir biçimde yeniden inşasını gerçekleştirecek çok geniş kapsamlı bir devrim sorunudur.

Notlar:

1. Burada Frankfurt okulunu tanıtan bir yazıya girişmeyi gerekli görmüyoruz. Bu konuda oldukça yeterli kaynak kitaplar ve adı geçen yazarların bazı yapıtları yanı sıra hem İskenderiye Yazıları Dergisi’nde olsun hem de başka dergilerde çok sayıda yazı yayınlanmıştır.
2. Walter Benjamin’in teknoloji üzerine görüşlerine bruada girmeyeceğiz, çünkü Frankfurt Okulu ile yoğun bir etkileşimi olmasına rağmen hiç bir zaman okulun bir üyesi olmamış ve onların karamsar dünya görüşünü paylaşmamıştır. Yıkıcı yanlarını ortaya koymakla birlikte teknolojinin özgürleşimci olanaklarına vurgu yamış ve geleceğin değiştirilebilirliğine ilişkin umudunu hiç yitirmemiştir.Bkz. Walter Benjamin, Pasajlar, çev. Ahmet Cemal, Yapı Kredi Yay., İstanbul 1994, ayrıca Michael Löwy, “Yanngın Alarmı”, ‘Dünyayı Değiştirmek Üzerine’ içinde, çev. Yavuz Alogan, Ayrıntı yay., İstanbul 1998.
3. Tam da bu noktada şöyle bir itiraz şekillenebilir: Sanayinin ve Teknolojinin bugünkü yıkıcı niteliği kapitalist sistemden kaynaklanmaktadır, kapitalizm ortadan kaldırıldığında zaten çevre sorunları kalmayacaktır basitleştirmesinde ifade bulan indirgeyici yaklaşımlar olabileceği gibi toplumun temel sömürü problemleri çözümlenmeden ekolojik sorunlar yalnızca ikincil sorunlardır türünden daha “radikal” itirazlar da geliştirilebilir. Birinci türden itirazların yanlışlaması basittir: bizatihi sosyalizmin yaşanmış deneyimleri, sınırsız bir kar güdüsünün yerini yüksek toplumsal refah adına üretimi kışkırtan yarışmacı bir sanayileşme anlayışının alabileceğini gösteren bir örnek olmasının yanı sıra yarattığı ekolojik problemlerle de kapitalizmin hiç de gerisinde kalmadığını kanıtlamıştır. Öte yandan ikinci yaklaşımın da zayıflığı şurada ortaya çıkar: İnsanın tarihsel özgürleşme problemi yalnızca emeğin ekonomik sömürüsünün ortadan kaldırılması sorununa indirgenemez. Özgürleşme aynı zamanda yabancılaşmanın, hiyerarşik toplumsal ilişkilerin ve insanın – modern sanayi toplumu ile ortaya çıkan – doğayla olan kopukluğunun da ortadan kaldırılmasını ön – gerektirir. Dolayısı ile bugünkü toplumda insanı, dev sanayi metropollerinin ve anonimleşmiş bürokratik aygıtların tahakkümü altında etkisiz bir nesneye dönüştüren modern kapitalist sanayi toplumu ortadan kaldırılmak isteniyorsa, üreticiyi hiyerarşik bir sistemin nesnesi haline getiren, yabancılaşmanın kaynaklandığı alan olarak kitlesel merkezi üretim sisteminin ve onun üretim birimi olan fabrika üretiminin de ortadan kaldırılması gerekmektedir. Bu şu anlama gelir: üretimin özgürlükçü, ekolojik ve hiyerarşik olmayan bir yeniden yapılandırılması. Yoksa bütünüyle teknolojiye ve üretime karşı olmak anlamına gelmez.
4. Perry Anderson, Batı’da Sol Düşünce,çev. Bülent Aksoy, Birikim Yay., 1982, s. 126 – 128.
5. Martin Jay, Diyalektik İmgelem, çev. Ünsal Oskay, Ara yay, 1989, s. 371.
6. Max Horkheimer, Akıl Tutulması, çev. Orhan Koçak, Metis yay, 1986, s. 136
7. Bu konuda benim “Temizlik, Tüketim Kültürü ve Beden Stratejisi” yazıma bakılabilir. (İnsancıl Dergisi, sayı 108, Eylül 1999 ) Özellikle Michel Foucault’nun Hapishanenin Doğuşu, Deliliğin Tarihi, Cinselliğin Tarihi gibi büyük çalışmaları Batı toplumlarında modernlik sürecinin insan bedeni üzerinde bu türden bir tahakkümü nasıl rasyonalize ettiği ve bunu yapmak için geliştirdiği söylemler üzerine yoğunlaşır.
8. Horkheimer, Akıl Tutulması, s. 140
9. Agy, s.146
10. Agy, s. 147, Burada söz konusu olan ego kavramı Freud’un terimleriyle düşünürsek ego id ve süperego olarak bölünmüş olan benliğimizin bir katmanıdır. İd içimizdeki temel dürtülerin oluştuğu ilkel benliğimize ya da doğal yanımıza karşılık gelirken süperego ise uygarlığın bizden taleplerini temsil eder. Ego ise bu ikisinin gerilimini akılcı bir biçimde çözmeye çalışıp topluma uyumlanmamızı sağlayan bilinçli benlik alanıdır. Freud teorisi bu benlik yapısını evrensel ve değişmez bir insan özü olarak tarif eder. Öte yandan Horkheimer’e baktığımızda bunun modern batı toplumunda aklın insanın doğal yanı üzerinde tahakküm kurmaya başladığı dönemde ortaya çıkan tarihsel bir durum olduğunu görürüz
11. Geç romantik filozolardan Nietzsche’nin akıl ve modernlik karşıtı felsefesinin günümüz irrasyonalist felsefelerinden özellikle de postmodernistlerden ne denli itibar gördüğünü biliyoruz.
12. Derin ekoloji ya da new age felsefeleri gibi mistisizmler.
13. Horkheimer, Agy, s. 162
14 Anderson, Agy, s 128 – 129
15. Herbert Marcuse, “Karşıdevrim ve İsyan” çev. Gürol Koca – Volkan Ersoy, Ara Yay, 1991, s. 55
16. İskenderiye Yazılarında yayınlanan Adorno – Marcuse mektuplaşmalarına bakınız.
17. Marcuse, agy, s. 57
18. Agy, s 57

http://dusundurensozler.blogspot.com/2007/11/frankfurt-okulunun-doa-ve-toplum.html

October 26, 2009 Posted by | ekoloji, somuru / tahakkum | Leave a comment

Guatemala’da iki yerli lideri “maden şirketi” tarafından katledildi

– – 01 Ekim 2009

Guatemala’da iki gün içinde iki yerli lideri katledildi ve onlarca kişi de yaralandı. 27 Eylül günü Las Nubes’te yer alan Kanadalı HudBay Minerals’e ait Guatemala Nikel Şirketi’nin işlettiği nikel madeninin güvenlik görevlilerinin açtığı ateşte bir Qeqchi yerli lideri katledildi, bir düzine kişi de yaralandı. HudBay Minerals ise yaptığı açıklamada, katledilen kimse yokmuş gibi davranarak, madeni protesto eden göstericilerin şiddet olayları çıkararak şirketin beş güvenlik görevlisini yaraladığını iddia etti.

HudBay Minerals’in açıklamasında göstericilerin sağa sola saldırarak araçları ateşe verdiği, yerel bir polis karakolunu basarak buradan silah çaldıkları, ABDli bir STK’ya ait bir hastaneyi yerle bir ettikleri ve onlarca kişiyi yaraladıkları iddia edildi. Ancak bütün bu olaylara dönük en ufak bir iz bulunmaması ya da Guatemala polisinin iddia edilen olaylara dönük herhangi bir soruşturma açmaması, HuDBay Minerals’in yalan söylerken ayarı kaçırdığını ortaya koyuyor.

Olaya ilişkin hazırlanan ilk tutanakta şirketin güvenlik görevlilerinin madeni protesto eden yerlilere AK-47 makineli tüfeklerle ateş açtıkları ve topluluğun önde gelen kişilerini öldürmek üzere hedef gözeterek ateş ettikleri belirtilirken tutanakta, şirketin muhtemel amacının o bölgedeki yerlileri topraklarından kovmak olabileceği iddiası da yer aldı. Olayda hayatını kaybeden yerli liderinin Adolfo Ichi Chamán adlı bir öğretmen olduğu açıklandı.

Bir gün sonra bir silahlı saldırı daha

Chamán’ın cenazesinin kitlesel katılımla gerçekleştirildiği gün, yine El Estor bölgesinde yerli eğitimcileri ve aktivistleri taşıyan bir minibüse ateş açıldı. Bu saldırıda da Martin Choc adlı bir öğretmen hayatını kaybederken en az dokuz kişi de yaralandı.

Kanadalı şirketlerin sicili kabarık

Dünyada maden işletmeciliğinde neredeyse tekel konumunda olan Kanadalı maden şirketlerinin sicili oldukça kabarık. Maden işlettikleri yerlerde doğal hayatı tahrip eden, yaşayan halkı sürdüren, maden karşıtı hareketin aktivistlerini orduyla işbirliği içinde katleden şirketler, medyaya verdikleri rüşvetlerle de kamuoyu oluşturmak konusunda uzmanlaşmış durumdalar.

Madencilik faaliyetlerini yürütebilmek adına sahte ÇED (çevre etki değerlendirmesi) raporları, doğal hayatı yok etme, yanlışlıkla olan “kazalar”, yerli topluluklarının sürülmesi, rüşvet, yolsuzluk ve her türlü ahlaksızlığı hayata geçiren şirketlerin ciddi bir bütçeye sahip olmaları da Guatemala’da gayrı resmi bir saadet zinciri kurmalarını sağlıyor.

[UpsideDown World / Latinbilgi – S.T.]

http://www.latinbilgi.net/index.php?eylem=yazi_oku&no=3061

October 26, 2009 Posted by | anti-kapitalizm, eko-savunma, isyan, kir yasami, yerli - yerel halklar | Leave a comment

MST Topraksız İşçi Hareketi – Diyar Saraçoğlu

mst2
– – 04 Şubat 2009
(Movimento dos Trabalhadores Rurais Sem terra)

Topraksız İşçi Hareketi (MST)serbest piyasa kapitalizmine ve onun ideolojisi olan neoliberalizme karşı Latin Amerika’da direnişte önemli rol oynayan hareketlerden biridir.

Topraksızlar, önceden belirledikleri büyük toprak sahiplerine ait toprakları işgal edip burada alternatif bir yaşam sürmekte. “İşgal et, diren ve üret”, kısa adıyla MST’yi anlatmanın en iyi yolu.

MST bütün eylemlerini 1964 Brezilya toprak yasasının “Özel mülkler, ekilmediği ya da mülk sahibi ile işçiler arasında çelişkiler ortaya çıktığı ya da çevresel zararın doğduğu koşullarda kamulaştırılabilir” ile ilgili maddesine göre yapmaktadır.

Askeri diktatörlükten uzun yıllar sonra, Brezilya yeni demokratik esintilerden nasibini alıyordu. Halkın memnuniyetsizliğini ortaya koyan eylemler hızla artmıştı, özellikle Sao Paulo’nun dış mahallelerinde önemli sendika mücadeleleri yaşanıyordu; bunlar İşçi Partisi ve sonrasında Birleşik İşçiler Sendikası’nın orijinal çıkış noktasını teşkil ediyordu.

Bu durum, diğer şeyler arasında, ordu tarafından uygulanan ekonomik modelde baş gösteren krizin yarattığı bir boşalmaydı. Bu krizin bir sonucu olarak, -ülkenin Güney ve Orta bölgelerinin kırsal kesimlerinin kapitalist modernleşmesi nedeniyle olduğu kadar Kuzey ve Orta-Batı bölgelerdeki kuraklık ve sefalet nedeniyle topraklarını terk eden- köylülerin şehirlerde iş bulma olasılıkları gittikçe azaldı. Diğer yandan, tarımsal koloni bölgelerine göç etmek de bir çözüm olarak işe yaramadı. Köylüler açısından tek çıkış yolunun yaşadıkları yerlerdeki toprağı yeniden ele geçirmelerine olanak sağlayacak farklı eylemler aramak olduğu -özellikle ülkenin bütün bölgelerinden yeterinden fazla işlenmemiş toprak olduğu göz önünde bulundurulursa- çok daha açık hale geldi. Böylelikle 70’li yılların sonu itibariyle toprak işgalleri başladı.
pict_cuh12_016_full

Hareket önceden belirlediği toprağı işgal edip geceleri kamyonlarla, traktörlerle getirdiği aileleri buralara yerleştirmekte. Yerleşimin ardından güvenlik en büyük sorun çünkü toprak sahiplerinin saldırıları her şekilde devam etmekte. İlk yerleşimden sonra karar alma sürecinden, toprağın işletilmesine kadar her şey kolektif olarak yapılmakta.
Hareket toprağı zapt etmenin ve köylü ailelerini yerleştirmenin yeterli olmadığının farkında; ayrıca köylüler için toprağı işleme koşullarını yaratmak ve yaşamlarını sürdürmeleri için zorunlu ihtiyaçları temin etmek zorunda. Teknolojik devrimin modern tekniklerini kullanmalarına olanak sağlayan teknik bilgi, krediler, tohumlar, makineler olmadan; ürünlerini satacakları pazarlar olmadan, toprak bir özgürlük alanı olmak yerine bir kâbusa dönüşüyor ve çareyi toprağı çok düşük fiyatlara satmakta ya da tamamen terk etmekte buluyorlar. Bu nedenle, MST toprağın zapt edilmesiyle mücadelenin bitmediği gerçeğinde ısrar ediyor; diğer hedeflerine ulaşmak için örgütlü bir biçimde mücadeleyi devam ettirmeleri gerekmekte.

Topraksızların mücadeleleri sırasında üretmeye çalıştıkları alternatif yaşam biçimine göz atacak olursak;

Kolektif karar alma: Herkesin söz sahibi olduğu hiyerarşik bir yapının olmadığı karar sürecini işletmekteler…

Alternatif Eğitim: Teorik ve pratik olarak, alışılan örneklerin aksine (bizim ve diğer ülkelerde verilen) eğitimler almaktalar.

Teorik Dersler: Gramsci, Rosa Luxemburg, Marx, Engels, Lenin, Paulo Freire
Pratik Dersler: Tarımda karşılaşılan Sorunlar

Yeni Tip Yapıların İnşaatı

Sağlıklı İlk Yardım

Alternatif Doğal Tıp: Tekellerin elinde bulunan sağlık sektörü karşısında kendi yetiştirdikleri bitkilerden oluşan ilaçların kullanıldığı, herkesin ücretsiz yararlandığı bir sağlık hizmeti sağlanmakta. Hareketin içindekiler “Eğer bir bitkiyi sen yetiştirirsen o seni iyileştirmek ister” mantığına sonuna dek inanmakta ve doğal tıp yöntemlerinin geliştirilmesi için sürekli çalışmakta.

Ekolojik Tarım: Tüm dünyayı ele geçiren GDO tohumlu tarım ürünleri yerine tamamen ekolojik bir tarım yapılmakta.

Öyle ki diğer herkes Topraksızların yaptıkları doğal tarıma o kadar güvenmekte ki Topraksızların işgal ettiği alanlardan elde edilen balları (tamamen doğal oldukları için) alabilmek için çok yüksek ücretler ödemeyi göze alarak sıraya girmiş vaziyette.

Ayrıca uluslararası tarım tekellerine karşı kendileri ve diğer küçük çiftçiler için tohumlar da üreterek terminatör tohumlara karşı üretimi sürekli kılmaktalar.

Bütün bunları gerçekleştirirken hareket hiçbir zaman bürokratik bir yapıya bürünmemiş vaziyette. Kolektif liderlerden oluşan harekette, genel başkan ya da sekreter gibi bir kavram yok. Böyle bir yapının oluşması halinde hareketlerinin amacından şaşacağına inanıyorlar.

MST kendi yol haritasını çıkartırken Marx’tan tutun da Mao’ya, Özgürlük Teolojisine, çevreci akımlardan, feminist hareketlere kadar birçok alandan fikirler çıkartarak şekillendirmekte. Toprak reformunun tek başına yeterli olmadığını bütün alanlarda bir değişim kaydedilmesi gerektiğini savunmaktalar.

Hareket kendi içerisinde değişimin de birebir gözlenebildiği bir yapıda. Örneğin Charles Trocate isimli işçi, harekete ilk katıldığında okuma yazma dahi bilmezken şimdi eğitim koordinatörü olarak çalışmaktadır.

MST sesini herkese duyurabilmek için birçok değişik yola başvurmakta. Büyük ve uzun yürüyüşler de bu yöntemlerden biri. 2006 yılında 12700 kişinin katılımdan oluşan 267 km uzunluğundaki büyük yürüyüşte seslerini daha iyi haykırma fırsatı buluyor hareket. Bu yürüyüşte herkesin kucağında yolu tamamlayan 8 aylık bebekten tutun da 89 yaşındaki yaşlılara kadar herkes yer almakta. Yürüyüş tüm yolculuk süresince büyük bir coşkuyla sürmekte. Bir yandan gitar çalıp, dans edip bir yandan da seslerini tüm dünyaya haykırıyorlar. Yürüyüş başkent Brasil’e varıldığında yapılan bir eylemle sona ermekte. Bu yürüyüş eylemi kendi tabirleriyle toprağın büyük toprak sahiplerinin elinde toplanmasına ve çokuluslu tekellere peşkeş çekilmesine karşı yapılmış bir eylem.

MST yürüyüş sırasında ve diğer birçok eyleminde

-Kadın Çiftçi Hareketi

-Baraja Karşı Hareket.

-Küçük Çiftçiler Hareketi

-İşgal Fabrikaları İşçileri

-ve Devrimci Kiliseler, gibi yapılanmalar tarafından da desteklenmekte. Böylece temelde aynı istekler için mücadele veren birçok yapının dayanışması da sağlanmakta.

Bütün bunları gerçekleştirirken maddi problemlerinin büyük kısmını ise yine kendileri karşılamakta. Yukarıda adı geçen hareketler de maddi desteklerini topraksızlardan esirgememekte.

MST yıllar süren mücadelesinden kendi deyimleriyle 4 sarsıcı kavramı ortaya çıkarmıştır:

Üretimden sanatsal üretim sürecine dek uzanan kolektif yaşam tarzı.

Beyinsel-Bedensel çalışmanın simgelediği eğitim sisteminin özgürlüğü.

Bir bakış birliği içerisinde fikirsel çeşitliliğe olan saygısı.

Neoliberal politikalar karşısında ısrarcı karşı duruşu.

Yaklaşık 30 yıllık bir geçmişe sahip olan topraksız hareketi her geçen yıl biraz daha büyüyüp gelişmekte. Şu anda hareketin işgal ettiği toprakların yüzölçümü İrlanda’nın, Belçika’nın yüzölçümünden daha büyüktür.

MST nihai hedefini “Demokrasi, ulusal egemenlik ve eşitliğe dayalı bir sosyalist toplum” olarak nitelemekte.

Topraksızlar kısacası başka bir dünya istiyor ve bunun için mücadelesine de her daim devam edecek… Ve bizim kendi mücadelemizde onlardan almamız gereken çok ders var.

Kaynaklar

* MST Web Adresi: http://www.mst.org.br

* Topraksızlar, Metin Yeğin

* http://en.wikipedia.org/wiki/Landless_Workers%27_Movement

* http://www.mstbrazil.org

diyarsaracoglu@gmail.com

http://www.latinbilgi.net/index.php?eylem=yazi_oku&no=2447

October 26, 2009 Posted by | anti-kapitalizm, ezilenler, isyan, kir yasami, sistem karsitligi, somuru / tahakkum, tarim gida GDO, yerli - yerel halklar | Leave a comment

Başarılı Anti-otoriter Toplantılar için Öneriler

Zaman ve yer

Toplantıları belli bir zaman ve yerde yapın ki üyeleri ne zaman nerede olacaklarına emin olabilsinler ve yeterli miktarda bir katılım için her üyeyi teker teker aramak zorunda kalınmayın. Her üyenin diğerini görebileceği ve duyabileceği özel bir mekâna ihtiyacınız var. Üç kişi bir kafe masasında buluşabilir, ama daha fazla insan için daha iyi bir mekân hatta belki de bir oda kiralamak gerekir.

Birinin (Yerel/Şube sekreteri) oraya erken gitmekten ve toplantının başlamasından 5 dakika öncesinde mekânın hazır olduğunu kesinleştirmekten sorumlu olması gerekir. Eğer üyeler geç başlamaya alışırlarsa geç gelmeye başlarlar.

Uzunluk

Toplantıları kısa tutmalısınız. Bu çok zor olabilir ve bundan sonra anlatılacakların büyük kısmı bunun nasıl yapılabileceğiyle alakalı. Uzun toplantılar bıktırıcıdır ve fazla boş zamanı olmayan üyeleri dışlayıcı hale de gelebilirler.

Toplantı notları

Not tutulmayan veya ardından notlar dağıtılmayan bir toplantı nerdeyse tamamen boşunadır. Bazı şeyler unutulur ve neye karar verildiği hakkında net olunamaz. Bu büyük kavgalara ve kalıcı hasara yol açabilir. İyi toplantı notları süreç için vazgeçilmezdir.

İyi toplantı notları uzun değil, kısa olur. Herkesin dediklerini kaydetmezler veya özetlemezler. Bu konuda eğitim almadan bunu doğru düzgün yapmak nerdeyse imkânsızdır ve bu kötü yapılırsa yararsız olmaktan bile kötü olur.

İyi notlar, hangi kararların alındığını ve kimlerin bu kararları uygulayacağını içerir.
“Barry, cumartesi günkü mitinge bildirileri getirecek.”
“Jill, Salı günkü gösteriyle ilgili duyuru listemize email atacak.”
“George mitinge pankartı getirecek.”

Notlar, toplantıdan sonraki 24 saat içersinde herkese (örneğin email ile) dağıtılırsa çok kullanışlı olurlar. Böylece insanlara ne yapmaya karar verdiklerini aktarırlar ki bu, söz konusu olaydan sonra neleri unuttuklarını onlara hatırlatmaktan çok daha iyidir.

Kolaylaştırıcılık

Üç veya dört kişiden yüksek katılımlı her toplantıda bir kolaylaştırıcıya ihtiyaç vardır.

Kısaca kolaylaştırıcı şunları sağlamalıdır:

1. Toplantının başında bir gündem oluşturulması ve ona sadık kalınması.

2. Birinin not tuttuğuna ve karar alındığında onun doğru kaydedildiğinden emin olmak. Eğer tartışma karmaşıksa, not tutandan alınan kararı yüksek sesle okuması istenebilir.

3. Konuşmak isteyen herkesin bunu yapma şansının bulunması. Tabi zaman elverirse ve herkes en az bir kere konu hakkında konuşmuşsa. Ayrıca bir konu hakkında ilk konuşmalar yapılırken biri ikinci defa söz almadan önce herkesin en azından bir defa konuşmasını sağlamak iyi bir fikirdir.

4. Hepiniz arkadaş olsanız bile bunu formel biçimde uygulamaktan çekinmeyin, insanların ellerini kaldırmalarını ve birbirlerini bölmemelerini sağlayın.

5. İnsanları bir karara ulaşmaya teşvik edin. Herkes en az bir defa konuştuktan sonra nasıl bir karar alınabileceğine dair öneriler getirerek sürece yardım edin.

6. İnsanların konuya bağlı kalmalarını sağlayın, söz konusu meselede bir karara varılmadan birdenbire yeni bir konuya zıplamalarını engelleyin.

7. Zıt fikirlere sahip iki üye arasındaki “konuşma”nın toplantıyı kaplamasına engel olun. Hatta herkesin belli bir mesele hakkında iki defadan fazla konuşmamasını sağlamaya çalışın.

8. Yanınızda oturanlarla toplantıyı nasıl yöneteceğiniz hakkında fısıldaşmayın, söylenen her şeyin herkes tarafından duyulduğuna emin olun.

9. Tutumlar belirlendikten sonra insanların oy vermeye hazır olup olmadığını kontrol edin. Zaman kısıtlıysa kontrol ederken bunu hatırlatın.

Toplantı yapısı

Eğer yerel anarşist grubunuz iyi giderse oldukça meşgul olacak, belki de pek çok projeyle uğraşacaktır. Bu iyi olsa da korkunç toplantılara neden olabilir: Gündeme madde üstüne madde eklenirken insanlar “düşünce akışı” tarzında darmadağınık raporlar sunacak ve ardından odaksız tartışmalar yapılacaktır. Müdahale olmadan bu toplantıların normal akışı olacaktır ve tartışmalar uzarken insanlar artık gitmek zorunda kalacaklarından gündemlerin sonlarındaki maddeler sıkıştırılarak veya düzgün şekilde tartışılmadan halledileceklerdir.

Bu türden toplantılar sinir bozucu ve yararsızdır. Çok daha üretken toplantılara olanak sağlayacak bir plan aşağıda verilmiştir:

a. Öneriler – Gündemleri oluştururken ilk sorulan üyelerin – mümkünse yazılı – belli bir öneriye sahip olup olmadıkları olmalıdır. Kullanılabilir zamanın çoğunluğu bu başlıklara harcanmalı ve toplantının en başına alınmalıdırlar.

b. Raporlar – Üyelerin rapor etmek istedikleri şeyler önerilerden hemen sonra gelmelidir. Raporlar olabildiğince kısa olmalı ve yeni gelişmelere odaklanmalıdır. Raporlar hakkında sorular sorulabilir, ama çok zaman yoksa veya rapordan bir öneri çıkartmak gerekmiyorsa tartışma engellenmelidir.

Toplantınızı iki tane birer saatlik bölüme ayrın ve ortasına sigara molası koyun.

Bölüm 1

A. Gündem maddeleri (3 dakika)
B. Önceki toplantıların notları (5 dakika)
C. Öneriler (35 dakika)
D. Raporlar (15 dakika)
E. Diğer işler (2 dakika)
MOLA

Bölüm 2

Bir konu hakkında bir yada daha fazla üye tarafından hazırlanmış bir giriş. Tüm üyelerin katılımıyla konu hakkında 40 dakikalık bir tartışma.

Evet, tüm işleri bir saate sığdırmak zorundasınız. Normalde bu oldukça mümkündür; WSM kolektifleri bu rutini yıllardır sürdürmektedirler. Her zaman katı şekilde aynısını tekrar etmezler, ama toplantılar bunun mümkün olduğunu ve en iyi toplantılarımızın buna uyanlar olduğunu bilecek kadar benzer işler.

Bölüm 2 (eğitim bölümü de denebilir) pek çok açıdan esastır:

1. Toplantının çok daha değerli olmasını sağlar. Normalde hem eğitici, hem de eğlencelidir.

2. Gruba bütünlük vermede ve siyasal tutumları ortaklaştırmada çok işe yarar.

3. Bir mücadelenin ufak ayrıntılarından uzaklaşıp büyük resme göz atmanızı sağlar. Eğer bir barınma mücadelesindeyseniz, üyelerin işlerin nasıl gittiğine dair sunum yaptıkları düzenli bir eğitim bölümü kimin hangi kapıları dolaşacağını paylaştırmakla sınırlı mekanik konularda boğulmamayı sağlar.

4. Dolaşımdaki en son yeni fikir üstüne teorik bir tutum geliştirmeyi sağlayabilir. Herkes “İmparatorluk” hakkında mı konuşuyor? Bu tür kitapları okumayı seven birine 20 dakikalık bir özet yaptırın ve sonrasında fikirleri tartışın.

5. Bir üyenin belli ölçüde uzmanlaştığı bir konuda diğer üyelerin de “hız kazanmasını” sağlayabilir.

6. Katılmak isteyebilecek insanları çağırmanız için iyi bir fırsat yaratabilir.

7. Bazen örgüt dışındaki birini tartışmayı başlatıcı olarak çağırmak iyi olabilir.

8. Fazla ek çalışma gerektirmeyebilir. Örneğin biri bir yazı yazmak için araştırma yapıyorsa onu ilk taslağı üstüne konuşmak için çağırın. Bu, onun hangi alanlarda daha fazla uğraşmaya ihtiyacı olduğunu anlamasını da sağlayabilir. Mevcut uzmanlıkların her türünden yararlanın ve araştırma zamanı azsa insanları kısa bir okumaya sahip olsalar da başlatıcı olarak çağırın.

9. İleriyi planlayın: Önünüzdeki üç veya daha fazla ay içersinde yapılacak konuşmaların yarısından fazlasını önceden kararlaştırın ki üyeler araştırmaya hemen başlayabilsin. Diğerleri süren mücadelelere veya bireysel uzmanlık alanlarına dayanacaklarından daha kısa süre gerektirebilirler.

Rotasyon ve eğitim

Bunların hepsi sizin örgütünüz için yararlı olacaktır, ama başka örgütlere ve mücadelelere de bu bilgileri götürebilirsiniz. Genelde herkes sinir bozcu toplantı süreçlerini nasıl düzelteceğini bilen birileriyle konuşmayı sever. Yani toplantıları tüm üyelerin iyi bir toplantının nasıl düzenleneceğini öğrenebileceği bir yer olarak düşünün.

Yukarıda saydığım tüm görevler rotasyona tabi tutulmalıdır ki herkes kolaylaştırıcılıkta, not tutmada ve az sayıda insana bir konuşma yapmada tecrübe kazanabilsin. Yeni üyelerin ilk toplantılarda bu işlerin nasıl yapıldığını gözlemlemesine izin verin, ama en kısa zamanda onları rotasyonlara katılmaya teşvik edin.

Bireysel Disiplin

Bir toplantıyı kolaylaştırmak ve bir arkadaşınıza susmasını veya rahatsız etmeyi kesmesini söylemek zor olabilir. Eğer siz de benim gibi inatçı bir geveze iseniz kendi davranışlarınıza dikkat etmeye çalışın. Çok konuşuyorsanız, tekrar konuşmak için elinizi kaldırmadan önce gerçekten konuşmaya ihtiyacınız olup olmadığını kendinize sorun. Bazı tartışmaları kazanamayabilirsiniz ve sürecin devam etmesine izin vermek daha iyi olabilir.

İngilizce Orijinali:
Related Link: http://www.anarchistblackcat.org/viewtopic.php?f=25&t=406

http://www.anarkismo.net/article/9723

October 26, 2009 Posted by | ozyonetim | Leave a comment

   

%d bloggers like this: