ecotopianetwork

Kontrol Makinası: Teknolojiye Eleştirel Bir Bakış-D.Drawn(D-Teknoloji)


12-09-2002
Çevirenin Notu: Çevirenin metine yaptığı eklemeler, açıklamalar vb, […] ile gösterilmiştir.

“Teknolojiyi eleştirmek demek, … onu basitçe makinaların montajlanması [biraraya getirilmesi] olarak değil, toplumsal bir ilişki, bir sistem olarak ele almak; onun genel çatısını ele almak demektir. Bu, teknolojik aracın onu üreten toplumu yansıttığını, ve onun [teknolojinin] temerküz etmesinin [ing. introduction] bireyler arasındaki ilişkileri değiştirdiğini anlamak demektir. Teknolojiyi eleştirmek demek, insani faaliyetinin kâra tabi kılınmasını reddetmek demektir.”
— Daggers Drawn’dan

Teknoloji, içinde geliştiği düzenin toplumsal ilişkilerinden bağımsız olarak, bir boşlukta gelişmez. [Teknoloji] bağlamın [ona anlam kazandıran koşulların] bir ürünüdür, ve bu nedenle kaçınılmaz olarak bu bağlamı yansıtır. Bu nedenle, teknolojinin tarafsız [nötr] olduğu iddiası tamamen temelsizdir. Mevcut toplumsal düzenin yeniden üretilmesini garanti altına almak amacıyla geliştirilen diğer sistemlerden –hükümet, meta değişimi, evlilik ve aile, özel mülkiyet …– daha fazla tarafsız olamaz. Böylece, ciddi bir devrimci analizin teknolojinin eleştirel bir değerlendirmesini içermesi zorunlu olarak gerekir.

Teknolojiyle, basitçe bireysel varlıklar olarak araçları, makinaları veya hatta “makina montajlanması”nı kast etmiyorum; aksine [toplumsal ilişkilerin] ömrünü uzatan ve ilerleten, toplumsal ilişkileri yeniden üretmek amacıyla tasarlanmış, bütünleşmiş bir teknikler, makinalar, insanlar ve maddeler sisteminden bahsediyorum. Başlangıçtan itibaren açık olmak için, ben toplumsal ilişkileri teknolojinin ürettiğini söylemiyorum; ama, [teknolojinin] hakim sistemin gereksinimleriyle uyumlu olarak [toplumsal ilişkileri] yeniden üretmek üzere tasarlandığını söylüyorum.

Kapitalizmin toplumsal ilişkilere hakim olmasından önce, araçlar, teknikler ve hatta pekçok makina yaratılmış ve belirli işlere uygulanmaktaydı. Hatta kelimenin tam anlamıyla teknolojik olarak nitelendirilebilecek, sistematik teknik ve makina uygulamaları bile vardı. Bunun çoğunlukla tam da iktidarın katı bir düzene ihtiyacı olduğu yerlerde –manastırlarda, engizisyonun işkence odalarında, kadırgalarda [savaş gemilerinde], iktidar için yaratılan anıtlarda, hanedanlık Çin’i gibi güçlü imparatorlukların bürokratik, askeri ve polisiye yapılarında– kullanıldığını görmek oldukça ilginç. Ancak bunlar, kendi başlarına veya kendi küçük toplulukları içinde yarattıkları araç ve teknikleri kullanma eğilimine sahip olan büyük bir halk kitlesinin günlük yaşamı açısından, oldukça çevreseldiler [marjinaldiler].

Kapitalizmin yükselişiyle beraber, kaynakların büyük ölçekte çıkarımı ve işlenmesi gereksinimi, o zamana değin toplulukça paylaşılan [bu kaynaklara] gelişmekte olan kapitalist sınıf tarafından kanlı ve acımasız bir şekilde el konulmasına; ve emek de dahil olmak üzere kaynakların kullanımındaki azami etkinliğe erişilmesine imkan verecek, gittikçe daha fazla entegre hale gelen teknolojik bir sistemin geliştirilmesine yol açtı. Bu sistemin amaçları, kaynakların çıkarılması ve işlenmesindeki etkinliği çoğaltmak ve sömürülenler üzerindeki kontrolü arttırmaktı.

Endüstriyel tekniklerin ilk uygulamaları ticari gemicilikte, askeri gemilerde ve plantasyonlarda [büyük ölçekli tarım alanları] gerçekleşti. O zamanlar gelişebilen bu en sonraki [plantasyonlar], kâr amaçlı büyük ölçekli çiftçilik yapılan yeni bir sistemdi. [Bu sistem], ağır işlerde çalışmaya zorlanan bol miktardaki sözleşmeli [ing. indentured, bağıtlı] hizmetkar ve suçlunun ortaya çıkmasını sağlayan, köylülerin –özellikle de Britanya’da– mülksüzleştirilmesi [topraksızlaştırılması] ve insanları evlerinden kopararak hizmetkarlığa zorlayan Afrika köle ticaretinin gelişmesi sonucunda gelişebilmişti. İlki de [ticari gemicilik] keza büyük ölçüde sömürülen sınıfların mülksüzleştirilmesine dayanıyordu –pekçokları kaçırılıyor ve gemilerde çalışmaya zorlanıyordu. Bu bağlamda dayatılan bir endüstriyel sistem, işçilerin bir makinanın dişlilerini oluşturduğu ve birinin dahi kendine düşeni yapmamasının işin tümünü riske atacağı, işin eşgüdümlülüğü yönteminde olduğu üzere mamül [imal edilmiş] makinalar montajından temellenmemektedir.

Ancak, bu sistemin, sistemin kendisini tehdit eden bazı belirli yönleri vardı. Farklı bilgi ve deneyimlere sahip çeşitli mülksüzleştirilmiş grupları biraraya getiren plantasyon sistemi, yasadışı bir birlik ve ortaklaşa bir ayaklanma için zemin hazırlayabilecek etkileşimlere fırsat yarattı. Keza gemilerde kölelere benzer bir durumda yaşayan gemiciler, farklı yerler arasında bir çeşit mülksüzleştirilenler arası enternasyonalizm yaratacak bir iletişim aracı işlevi gördüler. Kuzey Atlantik sahillerinde 1600 ve 1700’lerde farklı ırklardan mülksüzleştirilmişlerin dahil olduğu, yasadışı birlikler ve ayaklanmalar sicili oldukça esinlendiricidir; ancak, bu aynı zamanda kapitalizmi tekniklerini daha da geliştirmeye zorlamıştır. Irkçı ideoloji ve işbölümü [ing. division of labor] bileşimi, siyah kölelerle Avrupa kökenli sözleşmeli hizmetkarlar arasındaki bir uçurum yaratmak üzere kullanıldı. Bunun yanısıra, sermaye –her ne kadar ekonomik olduğu kadar toplumsal nedenlerle– malların ve kaynakların taşınması olmadan yapamasa da, [sermaye] büyük ölçekte satmak üzere kaynakların imalat yoluyla metalara dönüştürülmesine ağırlık vermeye başladı.

Metaların üretiminde küçük ölçekli zanaatkarlara dayanılması, pekçok nedenle sermaye için tehlike oluşturuyordu. Ekonomik olarak, yavaştı ve etkin değildi; ve yönetici sınıfların eline yeterince kâr bırakmıyordu. Ama daha önemlisi, zanaatkarların görece bağımsız olmaları onların kontrol edilmesini güçleştiriyordu. Kendi çalışma saatlerini, kendi çalışma hızlarını vb. kendileri belirliyorlardı. Böylece, gemilerde ve plantasyonlarda oldukça etkin olduğunu ispatlayan fabrika sistemi, metaların imal edilmesine de uygulandı.

Yani, endüstriyel sistem basitçe (ve hatta esas olarak bile) metaların imal edilmesinde daha etkin olduğu için geliştirilmemiştir. Kapitalistler metaların bu şekilde imal edilmesiyle özel olarak ilgili değillerdi. Onlar daha ziyade; basitçe sermayenin yayılması, kâr yaratılması ve refah ve iktidar üzerindeki kontrollerini devam ettirme sürecinin bir parçası olarak metaları imal ediyorlardı. Böylece, fabrika sistemi –ki bildiğimiz üzere teknoloji demek olan tekniklerin, makinaların, araçların, insanların ve kaynakların bütünleşmesi [yekpare bir bütün haline gelmesi]– üretim sürecinin en devamsız [salınımlı, düzensiz] kısmını –yani, insan emeğini– kontrol etmenin bir yolu olarak geliştirildi. Aslında fabrika, –insani kısımlarda dahil olmak üzere– her bir kısmın diğer kısımlarla içsel olarak bağlantılı olduğu devasa bir makina olarak şekillendirildi. Sınıf mücadelesinin sistemdeki zayıflıkları gösterdiği üzere, bu sürecin mükemmelleştirilmesi zaman almasına rağmen, bu merkezi amaç başlangıcından itibaren endüstriyel teknolojiye içkindi; çünkü, [endüstriyel teknolojinin] gerisinde yatan neden buydu. Ludditler [19uncu yüzyılda İngiltere’de makinaların işçilerin zararına olduğuna inananlara verilen ad, makinaları kırmalarıyla tanınırlar] de bunun farkındaydı, ve bu onların mücadelesinin kaynağını oluşturuyordu.

Kapitalizmde geliştirilen teknolojinin, kesinlikle kapitalist yönetici sınıfın hayatlarımız üzerindeki kontrollerini devamlı kılmak ve arttırmak üzere geliştirildiklerini fark edersek, işyerlerindeki sınıf mücadelesine yönelik olarak geliştirilmeyen teknik ilerlemelerin sıklıkla askeri ve denetleme tekniklerinde olması hiç de şaşırtıcı olmaz. Sibernetik ve elektronik, bilginin daha önce bilinmeyen düzeylerde toplanması ve depolanmasını sağlıyor; giderek daha fazla yoksullaşan ve potansiyel olarak isyankarlaşan dünya nüfusunun çok daha fazla gözetlenmesini mümkün kılıyor. Keza bunlar, yöneticilerin kontrolü hiç kaybetmeden iktidarı merkesizleştirmesine imkan tanıyor –kontrol tam olarak, geliştirilen teknolojik sistemin içinde bulunuyor. Tabii ki tüm toplumsal yüzeyi kontrol etmek üzere atılan bu ağ, aynı zamanda bunun oldukça kırılgan olduğu anlamına da geliyor. Her yerde zayıf bağlantılar var, ve yaratıcı asiler bunları buluyor. Ancak mümkün olduğunca bütünü kontrol etme gereksinimi; zayıf bağlantıları yeterince çabuk bir şekilde onarabileceklerini umarak, düzenin yöneticilerini bu riskleri kabule zorluyor.

Böylece bildiğimiz haliyle teknoloji; tekniklerin, makinaların, insanların ve kaynakların entegre endüstriyel sistemi, tarafsız [nötr] değildir. Yönetici sınıfın çıkarları doğrultusunda yaratılmış; asla bizim gereksinim ve arzularımıza hizmet etmeyi amaçlamayan, aksine hakim düzenin kontrolünü daimi kılmayı ve çoğaltmayı amaçlayan özel bir araçtır. Anarşistlerin çoğu devletin, özel mülkiyetin, meta sisteminin, ataerkil ailenin ve örgütlenmiş dinin içsel olarak tahakkümcü kurumlar ve sistemler olduklarını; ve kendi uygun gördüğümüz bir şekilde yaşamlarımızı belirlemekte özgür olacağımız bir dünya yaratmak istiyorsak yıkılmaları gerektiğini kabul eder. Aynı anlayışın endüstriyel teknolojik sisteme uygulanmaması gariptir. Fabrikaların hiçbir tür bireysel girişime alan bırakmadığı, iletişime her polis ajanının erişebildiği ve onun nasıl kullanılabileceğini saptadığı devasa sistemler ve ağlar [ing. networks] tarafından hakim olunduğu, bir bütün olarak teknolojik sistemlerin insanlara gereksinimin ellerden ve gözlerden, bakım yapan işçilerden ve kalite kontrol müfettişlerinden daha fazla olmadığı bu çağda bile; “üretim araçlarının ele geçirilmesi” çağrısında bulunan anarşistler hala var. Ancak, bildiğimiz teknolojik sistemin bizzat kendisi tahakküm yapılarının bir parçasıdır. Sermaye tarafından sömürülenlerin daha etkin bir şekilde kontrol edilmesi için yaratılmıştır. Hayatlarımızı geri almak için, bu teknolojik sistem –devlet gibi, sermayenin kendisi gibi– yıkılmalıdır. Özel araçlar ve teknikler söz konusu olunca, bunun anlamı tahakküm dünyasına karşı sürdürdüğümüz mücadelemiz içinde belirlenecektir. Ancak özgürlükte arzuladıklarımızı yaratmak için imkanların önünü açmak üzere, kontrol makinasının yıkılması gerekecektir.

Çeviri: Anarşist Bakış
Kaynak: “The Machinery of Control” (Willful Disobedience dergisi, Cilt 3, Sayı 2, 2002).
http://www.savaskarsitlari.org/arsiv.asp?ArsivTipID=1&ArsivAnaID=9368

Advertisements

October 31, 2009 Posted by | anti-endustriyalizm, anti-kapitalizm, isyan, somuru / tahakkum | Leave a comment

Uygarlık vs. İlkellik (derleme)

Elfun

Bugünün kanlı dünyasının acı veren açıklamasıyla, Paleolitik toplumlara yaptıkları cehaletin, sefaletin, açlığın ve kanlı yaşamın hakim olduğu bir yaşam suçlamaları yanlıştır.

Toplayıcı-avcılar besinlerini doğrudan doğadan ilişkide bulundukları hayvanlardan ya da bitki kökü, meyve vs. den elde etmektedirler. Ve tarım gibi beslenmek için hem çevresel etkilere hem de diğer insanlara muhtaç olduğun bir işlemi gerçekleştirmeyip, sürekli olarak kamp alanlarını değiştirirler, ancak bu kıtlıktan değil, doğanın sunduğu zengin ikramdan yararlanmak amaçlıdır. Afrika’da yaşayan !Kung’lardan birinin Richard Lee’ye “Dünyada bu kadar çok mongongo fıstığı varken neden toprağı ekelim!” demesi bunun güzel bir örneğidir. Yine Richard Lee’nin aktardığı üzere, “!Kungların çalışma süreleri konusundaki ölçümleri yaparken, Kalahari Çölünün o bölgesinde üç yıldır şiddetli kuraklık hüküm sürüyordu ve zaman kurak mevsimdi. Komşu Botswana’da, çiftçilik ve hayvancılıkla uğraşan nüfusu 500bin dolayındaki Bantuların üçte birinden çoğu o kadar zor durumdaydı ki, Birleşmiş Milletler Dünya Gıda Programı onları açlıktan kurtarmak için bir yardım kampanyası başlatmak zorunda kalmıştı. Bu arada !Kunglar ise, çok az çaba harcayarak, toprağın doğal ürünleriyle sağlıklarını çok iyi koruyabiliyorlardı.

Tarım, yani yiyeceğin üretilmesi; doğadan kopuşu, toprağın kontrolü ve yabancılaşmanın şekilleşmiş halidir. Yiyecek üretimi insana bir külfet getirmiştir. Günümüzde hala varlıklarını sürdüren birkaç toplayıcı-avcı grup, tarımın henüz ele geçiremediği Inuit’in karlı bölgeleri ya da Avustralya Aborjinlerinin yaşadığı çöller gibi, dünyanın ekonomik açıdan en az ilgi çeken bölgelerinde yaşamaktadır. Çiftçilik gibi tatsız bir işi reddeden Tanzanya’daki Hazdalar, Filipinlerdeki Tassadaylar, Botswana’daki !Kunglar ya da – Richard Lee’ye göre, yanı başındaki çiftçiler açlıktan kırılırken, birkaç yıllık kuraklığı kolayca atlatan – Kalahari Çölündeki !Kung Sanları zamanlarının çoğunu, oyunlarla, sohbetle ve dinlenmekle geçirecek kadar boş zaman sahiptir. Tarım toplumlarında ise, sürekli, monoton, ağır bir çalışma vardır. Uygar toplumlarda çalışmaya tapınası bir değer olarak bakılmaktadır. Tıpkı, dinsel bir ritüel gibi insanlar günde 8 saat bu ibadeti gerçekleştirmekteler. Yaşamsal olarak gerekli ve gereksiz tüm ihtiyaçlarını –genelde kendileri üretmezler- , bir şeyler üreterek elde ettikleri gelirle sağlarlar. Bugün çalışan bir işçi 1 saatte ürettiği malı, 200 yıl önce 8 saatte üretmekteydi. Tarımla başlayan üretici çalışma, son sürat devam etmekte.

Yine toplayıcı-avcı yaşam tarzındaki avcılık, uygarlığın bir değeri olan evcilleştirme ile belirgin şekilde farklılık içerir. Bağımsız, özgür ve hatta eşit bir varlık olarak değerlendirilen avlanmış hayvan ile avcı arasındaki ilişki, bir çiftçi ya da çoban ile üzerinde mutlak bir denetim sağlanmış olan taşınabilir varlıklar arasındaki ilişkiden açıkça farklıdır. Hayvanların evcilleştirilmesi ile birlikte doğal seleksiyon bozulmakta ve daraltılarak yapay bir düzeyde taşınan organik dünya, kontrol edilebilir bir tarzda yeniden oluşturulmaktadır. Bitkiler gibi hayvanlarda işlenecek birer nesneye dönüştürülmüştür. Özgürlük durumundan, birer aciz asalak durumuna getirilen bu hayvanlar, hayatta kalabilmek için tamamen insana muhtaç hale gelmişlerdir. Özgürlüğe inanan insanlar olarak bizler, bu karşılaştırmadan daha özgür olan ilişki biçimini seçeceğimiz açıktır.
Toprağın kontrolü ve mülkleştirilmesi tarımla birlikte oluşmuştur. Roussea’ya göre, bölünmüş toplum, ilk defa küçük bir toprak parçasını ekerek, bu toprak benimdir diyen ve başkalarını kendisine inandıran kişinin eylemiyle çıkmıştır. Amerika’nın kolonileştirilmesinden sonra, hayatta kalmayı başaran yerliler şöyle soruyordu: “Toprağı satmak? Neden havayı, bulutları ve o büyük denizi değil de toprağı satmak?” Tarım, malı ve mülkü yaratıp, yüceltmektedir. İlk insanlar, farklı grupların toplayıcılık veya avcılık yaparken bölgeleri paylaşamamaları yüzünden birbirleriyle savaşmamışlardır. En azından toprak mücadelesi, etnografik literatür içinde yer almamaktadır; kaldı ki kaynakların çok daha bol olduğu ve henüz uygarlıkla ilişkinin kurulmadığı tarih öncesinde, böyle mücadelelerin cereyan etmiş olması ihtimali çok daha düşüktür. Toplayı-avcı topluluklarda mülkiyet anlayışı olmadığı gibi, bu insanlara atılan sürekli çatışma, insan öldürme suçlaması yalnızca çağdaş toplumumuzun değerleridir. Günümüz, avcı-toplayıcıları ile tarımla geçinen toplulukları karşılaştırdığımızda bu fark belirgin olarak ortaya çıkar, keza Paleolitik sanatta insanın insanı öldürdüğü herhangi bir temsile rastlanmazken, insanlar arasındaki çatışmayı betimleme saplantısı Neolitik dönemle birlikte gelişmiş ve savaş sahneleri yaygınlaşmaya başlamıştır. Örneğin Turnbull tarafından incelenen Mbuti pigmeleri türünden çiftçi olmayan grupların, hayvanları saldırgan olmayan bir ruhla, hatta bir tür mahcubiyetle öldürdüklerini göstermektedir. Oysa herhangi bir uygarlığın veya devletin oluşumu ile savaş arasında vazgeçilmez bir ilişki bulunmaktadır.

Erkekler tarafından kadınlara dayatılan şiddet de tarımla birlikte ortaya çıkmış ve kadınları birer ağır yük hayvanına ve çocuk bakıcısına dönüştürmüştür. Tarım öncesi toplayıcı yaşamdaki eşitçilik, erkeklere olduğu kadar kadınlara da eksiksiz bir şekilde uygulanmıştır, bunu sağlayan şey, görevlerin özerk olması ve kararların, bu kararları hayata geçirecek kişiler tarafından verilmesi olgusudur. Üretimin olmadığı ve çocuk emeğini gerektiren zararlı otların yolunması türünden tatsız işlerin bulunmadığı bir dönemde, kadınlar ağır gündelik işler altında iki büklüm olmadıkları gibi, sürekli olarak çocuk doğuran bir varlık olarak da değerlendirilmemişlerdi (Eleanor Leacook). Ayrıca, Rosalind Miles’ın belirttiği gibi, erkekler, kadınların emeğine hükmedip faydalanmadıkları gibi “kadınların bedenini, çocukları ya çok az kontrol ediyorlar ya da hiç etmiyorlar; bekareti ve iffeti fetişleştirmiyor, kadınların cinsel ayrıklığı olması gerektiği talebinde bulunmuyorlardı.” Zubeeda Banu Quraishy ‘de Afrika’dan bir örnek gösteriyor “Mbuti toplumsal cinsiyet ilişkilerinin ayırt edici özelliği uyum ve dayanışmaydı.”

Vahşi hayvanların et üreten birer makineye dönüştürülmesiyle birlikte, “toprağı işleme düşüncesi, insanlara dayatılan bir erdem haline geldi, bunun anlamı, evcilleştirme ve sömürü doğrultusunda, insanların kendi doğasındaki özgürlükten koparılmasıdır. Bakunin’nin “Savanaların ve bozkırların özgür insanı nasıl olurda toprağı ekmeye başlasın?” sorusuna cevabı baskı ve zorla olmuştur. Özgür insanın baskı ve zora dayalı kurduğu ilk uygarlık olan Sümerler tarafından kurulan ilk şehirlerin başlıca niteliği, bu şehirlerin gelişkin bir örgütlenmeyi ve görev dağılımını içeren fabrikalara sahip olmasıdır (Rice). Uygarlık bu noktadan sonra, insan emeğine dayalı kitlesel yiyecek üretimini, binaları, savaşları ve otoriteyi temsil etmektedir. Yiyecek üretimi özü itibariyle siyasal tahakküm için gizli bir gönüllülüğü içerir. Uygarlaştırıcı kültür başından beri bu tahakkümün propaganda aygıtı olmuştur.

Tarım aynı zamanda hızlı bir çevresel yıkım potansiyelini de beraberinde getirmiştir. Doğa üzerinde kurulan tahakküm, uygarlığın ortaya çıktığı yemyeşil alanları kısa sürede çorak ve cansız kılmıştır. Geviş getiren hayvanların evcilleştirilen ilk iki türü olan keçiler ve koyunlar için açılan otlaklar, Yunanistan, Lübnan ve Kuzey Afrika’nın çıplak hale getirilmesinde ve Roma ile Mezopotamya imparatorluklarının çölleşmesindeki başlıca faktördür.

Toplayıcı halkların beslenme rejimi çiftçilerin beslenme rejiminden çok daha sağlıklıdır. Üretim, sınırlı sayıda yiyeceğe dayanan daha küçük bir beslenme rejimi sağlar, çeşitli olumsuz koşullar ve iklimin beklenmeye hareketlerinden dolayı daha az güvenilirdir ve harcanan insan emeği bağlamında çok daha pahalıdır (Farb). Beslenme bozuklukları ve dejenaratif hastalıklar genel olarak evcilleşme ve tarımla birlikte ortaya çıkmıştır. Kanser, kalp damarlarının tıkanması, kansızlık, diş hastalıkları ve ruhsal bozukluklar, tarımın musibetlerinden yalnızca bir kaçıdır; ayrıca eskiden kadınlar doğum esnasında fazlaca zorlanmadıkları gibi, ya hiç acı duymamışlar ya da çok az duymuşlardır. Yiyecek üretmeyen insanlar 1500’ü aşkın yabani bitki türü ile beslenirken, uygarlıklar, yalnızca altı bitki türünden biri veya bir kaçıyla beslenmiştir; bunlar buğday, arpa, darı, pirinç, mısır ve patatestir. Yenilebilen bitki türü sayısı hızla azalırken, dünya nüfusunun geçimi artık yalnızca 20 bitki türüne bağımlı hale gelmiştir. Doğal bitkilerin yerine suni melezleri geçirilmiş, bu bitkilerin genetik çeşitliliği giderek azalmıştır.

Teknolojinin, tarımdaki hedefi biyosferin doğal dengesini bozan tamamen yapaylaşmış bir çevre, yani topyekün kontroldür. Yiyecek üretimi arttıkça, bu yiyeceklerin sağlıklılığı hızla azalmaktadır. Ve bir zamanlar yiyecek üretimi için kontrol altına alınan topraklarda, adeta açlığa zemin hazırlarcasına, bugün kahve, tütün, alkol hububatı, esrar ve diğer uyuşturucular zihinlerin kontrolü için üretilmektedir. İşleme, depolama, ulaştırma ihtiyaçları besinlerin tatsız ve yavan hale gelmesinde önemli rol oynamaktadır. Teknoloji ise bu tatsızlık sorununu, kimyasal tatlandırıcılar ile halletmeye çalışmaktadır.

Fizyolog Jored Diamon tarımın başlangıcını etkisinden hiçbir zaman kurtulamadığımız bir felaket olarak tanımlamıştır. Gerçekten de tarım her bakımdan bir felaket olmuştur ve öyle olmaya da devam etmektedir; bugün canımıza kasteden yabancılaşmanın tüm maddi ve manevi kültürünü yaratan şey, bu felaketin kendisidir. İşte bu yüzden, tarım tasfiye edilmediği sürece özgürleşmek mümkün değildir.

Kontrol altına almanın, hükmetmenin, işbölümünün, uzmanlaşmanın, yabancılaşmanın olmadığı bu anarşi durumu uygarlık varolduğu sürece yaşanamaz. Sorunun sadece devlet ya da kapitalizm olmadığını anlamak için, tahakküm ilişkilerinin her türlüsünü sorgulamak yeterlidir.

Unutmadan, Florida’daki Kızılderili babalarının ölmeden önce kendi ailelerindeki beşinci kuşağı gördüklerini anlatan 16. yy İspanyol canlı tanıklara rağmen, uzun süre, ilkel insanların 30-40 lı yaşlarda öldüklerine inanılmıştı, ancak günümüzdeki araştırmalar (özellikle Robson ve Boyden), toplayıcı-avcıların, yaralanma ve şiddetli enfeksiyon dışında, çoğu zaman uygar insanlardan daha fazla yaşadıklarını keşfetmişlerdir. Ki yine de, oyunla, boş zamanla, özgürce geçen bir 30-40 sene, 7 yaşından başlayıp 20’li yaşlarda biten okul dönemi ve hemen peşinden başlayan ve 60’lı yaşlarda emeklilikle biten ancak yine de devam eden çalışma döneminden oluşan uygar insanın 70 yılından daha seçilesidir.

John Zerzan “Gelecekteki İlkel” ve Richard Leakley “Göl İnsanları” kitaplarından derlenerek yazılmıştır.

October 31, 2009 Posted by | antropoloji, arkeoloji, isyan, sistem karsitligi, türcülük, doğa / hayvan özgürlüğü | Leave a comment

DÜNYANIN BÜTÜN İŞÇİLERİ ÇALIŞMAYI BIRAKIN!


Gezegen ve insanlık tarihi, varoluşundan bu yana böyle muazzam ve vahşi bir yıkıma ve yok oluşa sahne olmamıştı. İnsanlığın 3-4 milyon yıllık varlığının şu son 200 yılda bu kadar tehlikeli ve ölümcül olmamıştı. Gezegen ve insanlık bir kıyametin kıyısında…

İktidarlarını asırlardır baskı, kan, zulüm, zor ve kölelikle sürdüren tahakküm mekanizmaları, Sanayi Devrimi’nden bu yana iktidarlarını koruyabilmek, geliştirmek ve yayılabilmek için özgürleştirici olduğu inancıyla “ilerleme, gelişme ve modernlik” kavramları adı altında bütün toplum tarafından sahiplenilen teknolojiyi ve acizleştiren uzmanlaşmaya yol açan işbölümünü kullana gelmektedir.

İnsanlık Sanayi devriminden bu yana, kapitalizmin temel kaynaklarından biri olarak birer üretim aracına ve bir makinenin dişlisine indirgenmiş durumdadır. Hayatlarımız ve değerlerimiz çalışma ve iş hayatı tarafından işgal altındadır. Çalışma ve iş daha önceleri kölelerin efendileri için yapmak zorunda oldukları bir uğraşken son iki asırda insanoğlunun en büyük değeri haline gelmiştir. Üretmek, çalışmak, çalışkanlık, üretkenlik kavramları sistemi ayakta tutan ve sistemin üzerine dayandığı en büyük değerlerdir.

Sanayi toplumunun ikinci asrında yaşayan bir nesil olarak bu değerleri bugünden sorgulamak ve eleştirmek imkansız gibidir. Çünkü doğduğumuz günden bu yana hayatımızda “çalışmak, çalışmak ve hep çalışmak” olmuştur. Sistem insanlığı çalışmanın esaretine iterken aynı derecede de acizleştiriyor ve hayatta kalabilmek için çalışmak farz kılınıyor.

Fakat “çalışmak=hayatta kalmak” müthiş ve saçma bir yanılsamadan başka bir şey değildir. Hayatta kalmak için çalışmak zorunda olmaya inanmak bugünkü uygarlığın en içi boş ve acizleştiren inançlarından biridir. Bugüne kadar bir işçinin açlığını gidermesi için bir fabrikada ömrü boyunca vida sıkmak zorunda olması, bir ofis çalışanının susuzluğunu gidermesi için bütün gününü bilgisayar başında ve dört duvar arasında kırtasiye işleriyle uğraşarak geçirmesi ve teknolojinin her geçen gün daha da gelişmesiyle kendi kendisini sürdürmesi ve yenilemesi için her geçen gün yeni angaryaları insanın gündelik yaşamına empoze etmesi kadar saçma bir yaşam biçimi görülmemişti. İnsanoğlu bir zamanlar kendi yiyeceklerini üretebilirken veya toplayabilirken, kendi barınmalarını sağlayabilirlerken veya kendi sağlıklarını koruyabilirken kısaca kendi kendilerine hayatta kalabilirken bugün yaşamlarını teknolojinin, ilerlemenin ve uzmanların ellerine teslim ederek acizliklerini gönüllü olarak ilan etmiş durumda.

İş saatlerinin ve çalışmanın daha azalacağı inancı öngörülerek geliştirilen teknoloji bugün her geçen gün artan angaryalara, yeni teknolojilere ve kendi kendisini sürdürmeye gereksinimi olduğundan insanlığı aksine daha fazla çalışmanın ve iş hayatının batağına sokmaktadır. Her geçen gün yeni teknolojiler ve yeni sektörler ortaya çıkıyor. Teknoloji ve sanayi özü itibariyle insanın değil teknolojinin ve sanayinin ihtiyacına göre işliyor. Teknoloji ve sanayi toplumu insanlığı her geçen gün kendisine bağımlı kılıyor. En basit yeteneklerimizi bile bize unutturarak teknoloji ve makine karşısındaki acizliğimizi yüzümüze vuruyor. Gündelik yaşamdaki en basit yeteneklerimizi bile iş ve çalışma hayatının hızına yetişebilmek için pratik olmak adına feda ediyoruz. Hayatlarımızı ve hayatlarımız üzerindeki sorumluluklarımızı uzmanların, eksperlerin ve bilir kişilerin ellerine teslim ediyoruz.

Teknolojinin ve daha fazla çalışmanın insanlığı bu acizlikten, gezegeni de yok oluştan kurtaracağını düşünüyoruz. Fakat kesinlikle yanlış düşünüyoruz..Çünkü bugün gezegeni ve insanlığı yok eden şey çalışmanın üzerinde temellendiği TEKNO-ENDÜSTRİYEL KAPİTALİST UYGARLIĞIN ta kendisidir.

Gezegeni kendi gelişimi ve çıkarı uğruna sömüren, talan eden, yok eden, insanlığı bir makinenin dişlisine indirgeyip birbirine düşüren, kendi yaşamını bile sürdüremeyecek kadar acizleştiren, dört duvar arası ve havasız olan kentlere hapseden, aç bırakan, katleden, köleleştiren insan dışındaki diğer canlıları teknolojinin emrindeki kölelere dönüştüren, onları katleden, kitlesel olarak imha eden bu sistem kendi varlığını ancak insanların onun için çalışmasıyla sürdürebilir. Onun için çalışacak kimse bulamazsa birkaç gün içinde çöküş sinyalleri vermeye başlar.

Onu ortadan kaldırabilmek için onun yaşam kaynaklarını sorgulamak kaçınılmazdır. Onun olmazsa olmaz değerlerine ve dayanak noktalarını sorgulamadığımız sürece varlığını sürdürecek ve sistem kendisini yeniden üretecektir.

Medya ve her türlü beyin yıkama aygıtı bize uygarlığın değerlerini fazlasıyla empoze etmiş görünüyor. Bu sistemi topyekün ortadan kaldırmakta ve her türlü tahakküm biçimini parça parça etmekte samimi olan Devrimci hareket bu sistemin üzerinde temellendiği “ilerleme, demokrasi, modernizm, teknolojik gelişme, çalışma-üretim” gibi değerleri sorgulamalıdır. Bu değerler sistemin insanlık arasında filizlendiği en meşru kavramlardır.

Tahakkümün ve köleliğin filizlendiği yer olduğuna inandığımız bu değerler, bugün ilaç şirketlerinin ilaçlarını satabilmeleri için yeni salgın hastalıkları yaymasını ve insanların her geçen gün tıp endüstrisine daha da bağımlılaşmasını, otomobil endüstrisinin küresel ısınmanın birinci nedeni olmasını ve muazzam bir ekolojik yıkımı getirmesini, hayvan endüstrisinin dünyayı hayvan otlakları açmak için çöle çevirmesini ve ormansızlaştırmasını,insanların gündelik yaşamın stresinden ve rutininden her geçen gün anti-depresanlara daha da bağımlılaşmasını, teknolojileri sürdürmek ve geliştirmek için yeni teknolojilere ihtiyaç duyulmasını ve angaryaların artmasını ve bu tekno-endüstriyel sistemin bitmek bilmeyen enerji kaynaklarına ihtiyaç duymasını ve bu ihtiyacını gidermesi için doğayı ve uygarlığın elinin değmediği alanları talan etmesini içeriyor.

Bizlere ihtiyaç olarak sunulan şeyler, aslında tamamen tekno-endüstriyel kapitalist sistemin ihtiyaçlarını karşılamak adına bize ürettirilen şeylerdir ve bu sistemin yıkımı yolunda mücadele etmek için sistemin can damarı olan üretimi reddetmek ve durdurmak gerekiyor. Olası yıkıcı bir hareketin özgürlükçü, çalışmanın, işbölümünün ve dolayısıyla teknolojiyle gelen uzmanlaşmanın olmadığı yerel ve desantralize bir yaşam biçimini geliştirmesi gerekiyor.

“Çalışmayı bırakın!” sloganı mantıklı bir öneri gibi görünmese de, arzuladığımız karşıt hareketin özgürlükçü ve tahakküm ilişkilerinin kırıntısının bile olmadığı, yerel ve doğayla uyumlu ilişki biçimlerini geliştirmesi halinde sistem adına çalışmak yerine, kendi kendimize, bize unutturulan yeteneklerimizi ve becerilerimizi yeniden kazanacağız ve kendi hayatlarımız üzerindeki kontrolü alabileceğiz.

Karşıt hareketin, çalışmak gibi sistemin kendini meşrulaştırdığı ve yeniden ürettiği değerleri yüceltmekten çok reddetmesi gerekiyor. Bu reddediş yaşam derdi olmayan, aylaklığı savunan küçük burjuva bir tavır değil, aksine hayatta kalmak ve ihtiyaçlarımızı karşılayabilmek için sorumluluk almakla alakalıdır. Ve sistemin can damarı olan çalışmanın ve üretimin karşısında bireysel değil toplumsal bir başkaldırıyı öneriyoruz. Çünkü biliyoruz ki, sistem üretim olmadan işleyemez.

Bunun için devrimi beklemek yerine, sistemi yeniden üretmeyeceğimiz ilişki biçimleri geliştirmek gerekiyor. Kendi hayatlarımız üzerinde kontrol alabileceğimiz, dayanışmayı ve paylaşımı merkeze alan yerel ilişki biçimlerine ihtiyacımız var. Özgürlükçü ilişki biçimlerini şimdiden yaratmadığımız sürece, devrimden sonra özgürlüğe ulaşmak bir hayalden öteye gitmeyecektir.

http://www.savaskarsitlari.org/arsiv.asp?ArsivTipID=1&ArsivAnaID=19233

October 31, 2009 Posted by | anti-endustriyalizm, anti-kapitalizm, isyan | 2 Comments

KÜRESEL KAPİTALİZME KARŞI GEZEGENSEL İSYAN!

19-21 HAZİRAN TARİHLERİNDE SELANİK’TE GERÇEKLEŞEN EYLEMLERE DESTEK AMACIYLA İSTANBUL’DA DAĞITILAN BİLDİRİ….

Kapitalist …ler 19-21 Haziran tarihleri arasında Yunanistan’ın Selanik kentinde yine gezegenin geleceği ve nasıl sömürüleceğini tartışmak üzere bir araya gelecekler…

Her zamanki gibi gezegenin ve üzerinde yaşayan canlıların daha fazla mahvedilmesiyle sonuçlanacak kararların alınacağı bu buluşmaya karşı muhalifler, anti-kapitalistler, anarşistler ve sosyalist-komünistler de orada olacaklar. Kapitalizme karşı öfkelerini haykırırlarken kendi alternatiflerini de halklara sunacaklar. Kimisi burjuva iktidarına karşı proletarya iktidarını önerecek, kimisi daha demokratik ve devletin daha az müdahale ettiği bir kapitalizm önerecek, kimisi de bütün iktidarlara karşı işçi konseylerini, sendikalarının veya birliklerinin oluşturduğu federasyonları önerecek…

Fakat kimse (belki de çok az kişi) gezegeni tehdit eden gerçek sorunun uygarlığın ta kendisi olduğu konusunda bir şeyler söylemeyecek. Bir çok eylemci sanki sorun sadece üretim araçlarının kontrolünün kimin elinde olduğuymuş gibi, kapitalizme saldıracak fakat uygarlık, teknoloji gibi kavramlara dokunmayıp onlara özgürlükçü bir nitelik atfedecek. Çünkü bir çoğumuza göre uygarlık insan olmanın ayrıcalığı, teknoloji ise doğaya karşı verilen mücadelede kurtuluş ve özgürlük silahımızdır. Hiçbirimiz medeniyetin ve konforun cazibesinden vazgeçmek niyetinde değiliz. Konfor, kolaylık, pratiklik, rahatlık ve insan olmanın ayrıcalıklılığı bugünkü uygarlığı ve teknolojiyi karşılıklı besleyen duygulardır. Hayatımız bu duygular üzerinden döner.

Ya, doğamızda var olan vahşilik, özgürlük, insanilik, doğrudanlık ve vicdani duygularımız…? Bu duygularımızı nasıl besleyeceğiz?

Daha eskisiyle kıyasladığımızda son 10.000 yıldır gezegende ne olup bittiğine bir baksanıza…Doğadan kopuş, yabancılaşma, evcilleşme, çalışma zorunluluğu, salgın hastalıklar, ekolojik yıkım, doğal ortamların yok edilmesi, doğal ormanların katli, erkek egemenliği, toprak için savaşlar, devletler, ordular, silahlar, katliamlar, küresel ısınma, boğucu endüstriyel kentler, trafik kazaları, hormonlu yiyecekler, obezite, kar için hastalık yayan ve iyileştiren tıp, hayvan türlerinin genetik veya türsel tahakkümü veya evcilleştirilmeleri, hayvan endüstrisi, yollar, virüs gibi genişleyen kentler ve daha sayısız bir çok sorun…

Sizce bunun tek nedeni sadece Kapitalizm mi? Tabii ki, hayır. 10.000 yıl öncesine tarım hayatına geçilene kadar bu sorunlardan hiçbiriyle karşılaşılmazken, doğadan kopuşla karşılaşılmaya başlanmıştır. Kısacası bütün sorunlar Uygarlıkla birlikte ortaya çıkmıştır.

Ve bugün verilmesi gereken mücadele Uygarlığın ta kendisine karşı verilmelidir. Aksi takdirde tarih her zaman tekerrür edecektir. Artık bir iktidardan başka birine, bir tahakkümden bir diğerine geçmek yerine top yekün bir yıkım istiyoruz. Devletlerin tahakkümü yerine teknolojinin ve uygarlığın tahakkümünü istemiyoruz.

İnsanlığın doğayla iç içe, ekolojik, kendi doğal yaşam alanlarında, hayvan-insan evcilleştirilmesinin, işbölümünün, çalışmanın, fabrikaların, kentlerin, otomobillerin, toplu taşıma araçlarının, yolların hayvan çiftliklerinin, devletlerin, orduların, federasyonların, işçi konseylerinin vs. olmadığı, yaşamak için teknoloji yerine işbölümünü gerektirmeyen küçük aletlerin kullanıldığı, küresel olmayan, özgür, anarşik ve vahşi bir gezegen istiyoruz.
İSYAN EDİLECEKSE UYGARLIĞA KARŞI OLMALI!

October 31, 2009 Posted by | anti-kapitalizm, eko-savunma, isyan, sistem karsitligi, somuru / tahakkum | Leave a comment

BİLİM KAPİTALİZMİN İKTİDAR ARACIDIR

“BİLİM VE İKTİDAR” KİTABINDAN NOTLAR

-Dünyanın tüm bölgelerinde uygarlığa geçiş, işbölümünün kast sistemlerinin ve toplumsal eşitsizliğin belirlenmesiyle eş anlı olarak gerçekleşti. Mısır’daki piramitler ya da Çin Seddi için kölelerin çalıştırılması zorunluydu. Şiddet uygarlığın ayrılmaz bir parçası olageldi—Ilya Prigogine (Önsöz)…

*UYGARLIK ŞİDDETE DAYANIR…

-Bilim, Endüstri Devrimiyle eski toplumun geleneksel değerleri yerine kendi faaliyetinin iktidara yardım etmesini sağladı – Augusto Forti (Giriş)

*BİLİM KAPİTALİZMİN İKTİDAR ARACIDIR!

-2. Dünya Savaşı boyunca yürütülen askeri araştırmalar jet motoru, uyduları, dünya çevresinde yörüngeye oturan roketler, radar, elektroniğin ve bilgisayarların gelişmesi, DDT, penisilin ve daha bir çoklarının geliştirimesi gerçekleşti. Bilim, savaşın kazanılmasında etkili oldu—Augusto Forti (Giriş)

*2. DÜNYA SAVAŞI ESNASINDA BİLİM MUAZZAM ADIMLAR ATTI.

-Bilimin bize anlattıkları doğru olabilir, ama önemli olan yalnızca hakikat değildir –Federico Mayor

*BİLİM HERŞEYİN ÇARESİ DEĞİLDİR.

-İnsanın sömürülmesinin yeni değişkenleri, kol emeği, çalışma saatleri, ücret düzeyleri ve fabrika disiplini değil yalıtılma, ayrı tutulma, yalnızlık, ihmal edilme ve dışlanmadır.

*SÖMÜRÜ BİÇİMLERİNİN DEĞİŞİMİ…

-Bu yüzyıl İktidarın rasyonelleşmesine dayanır…

-Modern bilimsel düşüncenin kökeni Eski Yunan’a ve Akdeniz dünyasına dayanır –Augusto Forti

-Teknoloji gerçek fabrika sistemidir. Fabrika sistmi gerçek bir sistem olarak yani bir kurallar ve yönetmelikler kompleksi olarak görülür ki, bu da özünde teknolojinin hem bir pratik hem de aynı zamanda bir iktidar yapısı olduğu anlamına gelir.
Endüstri Devrimi geleneksel rutinden bir kopmayı işaret eder ve iktidarın farklı toplumsal failler arasında yeni bir dağıtımının yapılmasını zorunlu kılar—Franco Ferrarotti

*TEKNOLOJİ BİR İKTİDAR BİÇİMİDİR…

-Hem MArx hem de Marksistler teknolojinin yalnızca üretim sürecindeki arabulucu bir alet olmadığını göremiyorlar. Teknoloji, fabrika sisteminde doğrudan doğruya bir üretici güç haline gelmiştir ve doğrudan doğruya bir toplumsal rol oynar ve iktidarı yönlendirir.

*TEKNOLOJİ NÖTR DEĞİLDİR..

– Fransız Devriminden sonra insanlık doğal yerini yeniden inşa etmek zorundaydı; toplum bütünsel yeniden inşaya ihtiyaç duyuyordu. Yeni değerlerin keşfedilmesi ve bu değerlerin çeşitli toplumsal grupların temel ön varsayımları olarak işlev görecek şekilde formülleştirilmesi zorunluydu. Bireysel istenç, doğası gereği anarşizandır ve bundan dolayı bireysel istence güvenilmez. Ama bundan dolayı bireysel istence güvenilmez. Ama bunun tam tersine bilimin özneler arası bağlayıcı bir değeri vardır. Bilim bireysel tercih ilkelerine yaslanmaz. 18. y.y.’da Batı dünyasının büyük Endüstriyel ya da kapitalist piyasa ekonomilerinin ortaya çıkışından büyülenmişizdir. Bizler bugün hala 18. y.y. felsefi, ekonomik ve politik terimleri bazında kapitalizmden sosyalizme konuşuyor ve düşünüyoruz ve yeni toplumsal gerçekliklerin bundan böyle bu kategoriler içerisinde özümsenmeyeceğini fark etmiyoruz. Oysa 18. y.yılın ideolojik kavramsal çerçevesi eskidi.

*BİLİM FRANSIZ DEVRİMİNİN ÖNGÖRDÜĞÜ İKTİDARIN EN ÖNEMLİ ARACI HALİNE GELDİ

*BİLİM, BİREYSEL İSTENCE DAYANAMAZ, ÖZNELERARASI BAĞLAYICILIĞA DAYANIR.

-İktidardaki insanlar ancak bilimsel kültürün sağladığı araçlar hizmetlerine sunulduğu ölçüde yaşayabilir. Savaşabilir ve gerçekten güçlü olabilirler.

*İKTİDAR BİLİME DAYANIR.

-Bilim ve bilim adamları sıklıkla var olan iktidarlara hizmet eder.

*BİLİM İKTİDARA HİZMET EDER…

-Bilim bir kez tamamen örgütlü bir grup faaliyet haline geldikten sonra neredeyse kaçınılmazcasına bürokratikleşme eğilimine girer. Bunun bireysel yaratıcılık yeteneği üzerinde bariz şekilde olumsuz bir etkisi vardır.—Franco Ferrarotti (Endüstri Devrimi ve Bil. Tek. İkti.)

*BİLİM BÜROKRATİKLEŞME EĞİLİMİNDEDİR. BİREYSEL YARATICILIĞI YOK EDER.

-Bilim günümüzde devlete ihtiyaç duyar. Bilim 2. Dünya savaşından sonra dev bir girişim haline geldi. Bugün hükümetlerin para yardımı olmaksızın geliştirilebilecek tek bir bilimsel proje dahi yoktur muhtemelen..

-Tıp alanında Devrim 1937 yılında kükürtlü ilaçlarla başladı. Bu devrim, insana binlerce yıllık çaresizliğinden sonra, J. Bernard’ın anlatımıyla çok uzun bir süredir toplu ölümlere neden olan ölümcül hastalıklarla baş etme gücünü verdi- Gerard Huber

-20. y.y.’ın iktidarları ırksal ya da toplumsal ideolojilerini açıkça biyoloji üzerine kurdular. Bu doğal ayıklanma teorilerinin kullanılmasında ve bunların bir toplumsal eleme ve hiyerarşileştirme şemasına izdüşümünden oluşan “Sosyal-Darwincilikten” beslenir (3. Reich Nazi otoriteleri ve SSCB’deki Lisenkocular)

http://yabanil.net/?p=148

October 31, 2009 Posted by | anti-kapitalizm, sistem karsitligi | Leave a comment

   

%d bloggers like this: